Hamza Yalçın Yazdı: “DEMOKRAT KOMUTAN” BAŞBUĞ DA ŞİMDİ İÇERİDE

0
232

Hamza Yalçın

AKP, uzun yıllar birlikte çalıştığı İlker Başbuğ’u da içeri tıktı.  26 ncı Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurmak ve yönetmekten, ağırlaştırılmış müebbed hapsi talebiyle yargılanıyor. Bu olay çok insanın kafasını karıştırmaya devam ediyor.

Orduyu emperyalizmin ve işbirlikçilerin baskı ve terör örgütü gören sol düşüneye sahipburadan hükümete demokrat nitelikler yakıştırabiliyor. Bu yaklaşımla İlker Başbuğ, başında bulunduğu orduyla ülkemizin ABD emperyalizmine, uluslararası tekellere  ve işbirlikçilerine satılmasına, halkın soyulmasına destek olmuştur. Komuta ettiği güçler ülkenin bağımsızlığından ve halkın özgürlüğünden yana güçleri baskı ve terör yoluyla sindirmişti. Teröristbaşı iddiasıyla yargılanmak için  bundan daha kuvvetli sebep zor bulunur. ABD yöneticileri yıllardır hizmetlerinden yararlandığı Başbuğ’un tutuklanmasına tepki göstermiş ve gelişmelerden endişe ettiklerini bildirmiştir.

Bu durumda mahkeme Başbuğ’u en büyük ulusalararası terör örgütü NATO hiyerarşisi içinde, onun bir parçası olarak  çalışan, 500 bini aşkın askere, beş komanda tugayına, onlarca uçak filosuna, yüzlerce savaş uçağına, saldırı helikopterlerine, savaş gemilerine vb sahip olan ve Avrupa’nın en büyük ordusu durumundaki bir silahlı gücün başındaki bir insan olduğu için mi teröristbaşı iddiasıyla yargılayacak? AKP-Gülen iktidarına bağımsızlıkçı erdemler yakıştırmak için kanıtlar üretmesiyle ünlü Yeni Şafak yazarı Tamer Korkmaz Başbuğ’un tutuklanmasını ABD karşıtı yeni bir adım olarak yorumlayabilir.

Genelkurmay Başkanının başında olduğu gücün yürüttüğü Kürt savaşında on binlerce Kürt ve Türk genci bombalarla, kurşunlarla ölmüştür. Hatta ordunun savaşta kimyasal silah kullandığı iddiaları sık sık gündeme geliyor Bu savaşa karşı olanların cephesinden bakıldığında Genelkurmay; bu savaşta ölen askerin de gerillanın hükümetle birlikte sorumlusudur. Ağırlaştırılmış hapis cezası talebiyle yargılanmak için bundan daha uygun gerekçe zor bulunur.

Sosyalist fikirleri dolayısıyla 12 Eylül döneminde ordudan atıldıktan yıllar sonra üsteğmenlikten ihraç edilmiş eski subayların albaylığa terfi edilmelerinin hemen ardından Başbuğ’un hapse atılması, Türkiye’nin demokratikleştiğine ve başımızda emperyalizme karşı ulusal çıkarlarımızı savunan halkçı bir yönetimin olduğuna yorulabilirdi.

Başbuğ’u başka cepheden suçlamak da mümkün. Atatürkçü laik düzen denen sistemin cephesinden  bakıldığında Başbuğ, korumaya and içtiği bir siyasal düzenin, iktidar tarafından ABD ve Avrupa ile  işbirliği içinde tasfiye edilmesine engel olmamış, hatta mevcut idareye destek olmuştur. “Atatürkçü laik düzen”in hukuku açısından bakıldığında Başbuğ rahatlıkla “gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde” olmakla suçlanabilir. Hatta Başbuğ devleti savunmaya çalışan arkadaşlarının ABD işbirlikçileri tarafından tutuklanıp hapislere atılmasına destek olduğuna göre teröristlikle suçlanabilir.

“Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız/Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız/ Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti/ Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız” diye marşlar söylemiş bir komutan tam da en yüksek rütbeye geldiğinde emekliliğine iki sene kala cumhuriyetin yıkılmasına komuta ettiği silahlı güçlerle destek vermiştir.

Ne var ki Başbuğ yukarıdaki gerekçelerle değil de en alakasız nedenle, yani hükümete yeterince itaat etmemekten suçlanıyor. Bir sebep bir ara hükümete karşı yayın yaptığı söylenen ve kimselerin ilgilenmediği bazı internet siteleri. Üstelik sözkonusu siteler Başbuğ öncesinden, şu anda hükümetle yağlı-ballı durumdaki Özkök ve Büyükanıt  adlı generallerin Genelkurmay Başkanlığı dönemlerinde kurulmuş. Başbuğ tutuklama mahkemesine verdiği ifadede, işbaşına geldikten bir süre sonra sözkonusu siteleri kapattırdığını da belirtmiş. Ne var ki bunlar Başbuğ’un serbest bırakılmasına veya tutuksuz yargılanmasına yetmemiş.  Öyle anlaşılıyor ki Başbuğ, o türden siteler kurmanın devletin temel faaliyetleri arasına girdiğini, devletin esas olarak yasadışı çalıştığını, o tür faaliyetlerden ceza verilmeye kalkışılırsa ortada yüksek düzeyde kamu görevlisi kalamayacağını, üstelik AKP iktidarının bu tür yasdışı ve gizli işlerin alasını yaptığını diyememiş.

AKP İktidarı Bir Darbe Yönetimidir

Başbuğ’u ve başkaca generalleri darbecilikten yargılayan AKP-Gülen iktidarının kendisi Amerikancı bir hükümet darbesi ile işbaşına geldi. Hatırlanacağı gibi Saddam’ı devirerek Irak’ı işgal etmek isteyen ABD, Türkiye’nin bu işe katılmasına gönüllü durmayan Ecevit hükümetini parlamento oyunlarıyla devirmişti. 2000’lerin başında Ecevit’in partisini böldüler ve onu neredeyse diri diri mezara sokacaklardı. Bir tasfiye operasyonu da Erbakan’a yapılmıştı. 1990’lı yıllarda dincilik Türkiye’de öyle hızlı gelişiyordu ki Erbakan’ın birkaç seçim sonra oyların yüzde yetmişini alacak hale gelmesinden korkuluyordu. 28 Şubat darbecileri bu gerekçeyle Erbakan’ın partisini bölmüş işini bitirmişlerdi.  İşte AKP; hızla gelişmekte olan dinciliği Batı güdümüne almak için kuruldu. Hükümet darbesi Ecevit’in başındaki koalisyon hükümeti uygun bir zamanda düşürülüp AKP’nin seçimlere sokulmasıyla hallolacaktı. İşin içinde şekli seçimler, particilikler falan olduğu için bazı sol gruplar bile bu olayın bir darbe olduğunu anlamakta zorlandılar.

AKP’nin işbaşına getirilmesi süreci aynı zamanda uluslararası bir komplodur. Bu olay “Arap baharı” adı verilen sürecin Türkiye’deki hazırlığıdır. AKP’nin iktidara gelmesiyle yaklaşık eşzamanlı olarak orduda tasfiyeler yapılmıştı. Ordunun başına dinci ve koyu Amerikancı olarak tanınan General Özkök getirildi. Polis zaten dincilerin elindeydi. AKP, ordu ve polisin yanında bir de ABD destekli özel istihbarat sistemine sahipti. O sayede 28 Şubat darbesinden çok daha güçlü bir darbe yönetimi kurdu. Bunu da Sorosçu sivil toplumculuk çizgisinde seçim vb yoluyla tezgahladı. Süreç Büyük Ortadoğu Projesinin gerçekleşmesi yönünde devam etti. Hiçbir general Başbakan Erdoğan’a söz bile edemeyecekti. Çünkü arkasında ABD olduğunu biliyorlardı. Erdoğan, yanına verilen Gülen ile birlikte devleti ABD’nin planlarına uygun olarak baştan aşağıya yeniden örgütleyecekti. ABD ile Avrupa politik ve mali desteklerini eksik etmediler. Körfez’in Arap yönetimleri AKP’ye büyük mali destekler sundular. Amaç geleneksel laikliği tasfiye ederek yerine ABD planlarıyla uyumlu bir dinci sistem kurmaktı. AKP bu yöndeki adımlarını demokratik söylemler ve İsrail karşıtı  palavralar eşliğinde attı.

AKP liberallere demokrat görünmeye önem verdi. Marksist solun darbecilere karşı öfkesini kullanarak bir süre onları bile yedekledi. Gülenciler liberal solu yedeklemek için Taraf gazetesini kullandılar. Hatta yakın zamana kadar Türkiye solu darbecilik iddialarından ürküp gösteriler yapmaya başlamıştı. Odak’ta uzun süredir belirttiğimiz gibi o iddialar darbeciler tarafından çıkarıldı. AKP iktidarı liberalleri ve solu askeri darbe söylemi ile korkutarak adım adım dinci bir diktayı kurdu.

İşbaşındaki generaller Amerika’dan destek görmedikleri için AKP’ye teslim bayrağı çekmişlerdi ama bir yandan da rejimi koruma yeminlerine sadık kalıyor görünmek için Aziz Nesin’in kurtla eşek  hikayesindeki gibi kendi kendilerini kandırmaya çalışmaktaydılar. Dincilik devleti ve toplumu tepeden tırnağa yeniden örgütleyecek iddialarını abartı göstermeye çalıştılar. Tasfiye edilen bir kısım general ise çıkış yolu olarak sivil hareketi gördü. AKP iktidarına karşı özellikle Alevi kitlenin ve geleneksel laik güçlerin kaygılarını değerlendirerek Cumhuriyet Mitingleri adıyla bir anda milyonlarca insanın katıldığı kitlesel mitingler örgütlediler. AKP’nin korktuğu darbe değil de buydu. Ancak bu sivil hareketin önderliği  mitingleri ileriye götüremeyip bölündü. AKP kitlesel mitinglerin yarattığı korkuyu dinci tabanı birleştirmek için kullandı. Ayrıca o mitingleri darbecilik olarak tanıtarak hem içeride hem de dışarıda kendisine meşruiyet sağladı. Ardından da Ergenekon operasyonları yoluyla Ulusalcı muhaliflerin kökünü kazımaya ve gerek devlet gerekse toplum içinde derinlemesine örgütlenmesini sürdürdü.

ABD ve Batı süreçte AKP’ye tam destek verdiler. Eski sistemi korumaya çalışanların Batılılardan destek arama çabaları boşa gitti. Çünkü AKP Irak’a işgal desteği teskeresinin reddedilmesinin ve hatta Türkiye’de gelişen Amerikan aleyhtarlığının sorumluluğunu da onlara yıkmıştı.

AKP ve Gülen iktidarı eski sistemin tasfiye edilmesine mırın-kırın edenlere karşı Ilımlı İslam projesinin hayata geçirilmesine daha uysalca boyun eğecek komutanları çıkardı. Sonra onları hedef alıp daha uslularını başa getirdiler. Sonra daha uslularına. Öyle öyle İlker Başbuğ bile aşırı biri haline geldi. Adamı paspas gibi kullandıktan sonra “terörist örgüt kurmak ve yönetmek” iddiasıyla onu da içeri tıktılar.

Başbuğ’a toplumdan destek gelmedi. ABD ise zaten öylesine itiraz etmişti. Silivri cezaevinden ona sahip çıkan olduğunu göremedik. Gelişmeler Alman papazı Niemöller’in Nazilerle ilgili ünlü sözlerindeki gibiydi:

“Naziler önce Komünistleri tutukladılar; Komünist değilim diye ses çıkarmadım. Sonra Yahudileri tutukladılar; Yahudi değilim dedim, sesimi çıkarmadım. Daha sonra sendikacıları tutukladılar; sendikacı değilim dedim, sesimi çıkarmadım. Sonra Katolikleri tutukladılar. Protestan olduğum için ses çıkarmadım. Sıra bana geldiğinde etrafta tutuklanmama ses çıkaracak  kimse kalmamıştı.”

 

ABD, önce askerlere solu ezdirdi. Sonra ezilme sırası solu ezen askerlere geldi. Onları da grup grup ve teker teker ezdiler. Önce kendilerine en çok karşı gördüklerini, sonra daha ılımlı ama hala yeterince taraftar görmediklerini gördüklerini… Arkadaşlarının ezilmesine ses çıkamayıp hatta destek olanlar sıranın kendilerine geldiğini gördüler. Gide gide sıra Bağbuğ’a kadar gelecekti. Genelkurmay Eski Başkanı hem yeminini hem de arkadaşlarını satan insan oldu. Açıkçası yargılanan generallerin hepsinde aynı şeyi görüyoruz: Görebildiğimiz kadarıyla hepsi hem yeminlerini hem de birbirini sattılar. Silah arkadaşlığı sözlerinin gerçek anlamda hükmü olmadığı anlaşılacaktı. Silah arkadaşlığı söylemlerinin hükmü ABD arkalarında olduğu sürece geçerliydi.

Ahmet Şık ve Hanefi Avcı benzeri tafiye sürecini polis teşkilatında anlatmışlardı (Bkz Haliç’te Yaşayan Simonlar- H Avcı; İmamın Ordusu- A Şık). Polis teşkilatında muazzam tasfiyelerle kurumlaşan dinciler uzun süre hizmetlerinde kullandıkları Hanefi Avcı’yı bile giderek aşırı görüp teröristlikten içeri atmışlardı.

İlker Başbuğ “Beni sadece Yüca Divan’da yargılayabilirsiniz” dahi diyemedi. “Paşa paşa” ifadesini verdi. Hata onu Hükümetin emriyle sorgulayan hakimi ikna etmek için kırk dereden su getirdi.

Yeni Rejimin Bekçisi Polis

Eski cumhuriyet aslında orduya emanetti. Başbakan onu yıktı ve yeni kurdukları cumhuriyeti polise emanet etti. Odak’da sık sık tekrar ettiğimiz gibi Türkiye’de burjuva düzeni asker postalı ve polis copu tarafından temsil edilmektedir. Yakın zamana kadar ağır basan süngü, postal, miğfer idi. Bunun alternatifi olarak demokratikleşme veya sivilleşme diye lanse edilen eğilim ise polis egemenliğine çıkmaktadır. Bu egemenlik bir yandan da tarikatların etkisinin artmasına dayanıyor. Türkiye burjuvazisinin DP-ANAP-AKP geleneği polis ve tarikatlar egemenliğini temsil eder. Eski AP de bu geleneğe dahil edilebilir. Devletin kurucusu parti olan CHP ise ordu egemenliğine yakındı.

Odak’ta daha önce işaret ettiğimiz gibi ordu egemenliğinin ortadan kalkması burjuva rejimi için daha risklidir. Çünkü ordu bu ülkenin en köklü kurumudur. Emperyalizmin en önemli dayanağı düzen kurumu da ordu oldu en milli düzen kurumu da. Ordu, devletin kurucusudur. Türkiye’nin burjuva düzeni ordunun kucağında büyüdü. Halk orduyu sevmese bile hakemliğine boyun eğmeye alışmıştır. Ayrıca ordu kurumsal yapısı gereği genelde daha ilkeli bir görünüm verir. Polis ise niteliği gereği daha pragmatiktir. Topluma önderlik edecek birikimi de zayıftır.

Asker; sıkıyönetim uygulamaları ve darbelerle ülkede halk kesiminde insiyatif bırakmadı. Sivil yönetimler de sendikasızlaştırmalar, örgütsüzleştirme ve sola saldırılarla askerden hiç geride kalmayarak demokratik hareketi etkisizleştirdiler. Şimdi dinciliğin önü çok değişik şekilde açıldı. Zaten Türkiye uzun yıllardır bir mezhepçi planın doğrultusunda gidiyor. Yeni dönemde bu, frenlenmesi çok zor hale geldi. Kaderlerini ABD’ye bağlamış yöneticiler ABD’nin aşırı isteklerini frenlemekte darbe yönetimleri kadar zorlanacaklardır. Bu anlamda rejim eskiye göre daha kolay yara alabilecek durumda.

Kemalizm

Askerler kendilerine Atatürkçü derken Batılılar vb onlara Kemalist derdi. Biz Kemalizmi ne kadar eleştirsek de Amerikancılar için Kemalist sıfatı kullanmamaya çalıştık.

Hareketimizin ilk yazılarında Kemalizm eleştirisi önemli yer tutuyordu. Çünkü Kemalizm Kürt sorununu anlamayı zorlaştırıyordu. Ayrıca o dönemde sömürü ve zulüm çarkı Atatürkçülük adına işletilmekteydi. Bununla birlikte biz Kemalizmin aydınlanmacı ve anti-emperyalist yanını da hesaba katıyor ve Kemalizm konusunda Kaypakkaya’nın ve Kürt hareketinin “Kemalizm faşizmdir” yaklaşımlarına mesafeli duruyorduk.

Doksanlı yıllarda ve özellikle 28 Şubat döneminde askerlerin sözde laiklik adına solu yedekleme çabalarına karşı durduk. Bu satırların yazarı bu tutumu nedeniyle 90’lı yıllarda ve özellikle 28 Şubat döneminde devletin hedefi oldu. İçinde yeraldığım grup hep hedef oldu. 28 Şubatçıların solu yeniden düzenleme planları sonucu, iki kez üstüste beraat ettiğim yargılamadan mevcut sisteme göre dahi hukuk skandalı niteliğinde bir kararla müebbed hapis cezası verilerek ülkeden çıkmak zorunda bırakıldım. Üzerime zorla ifade verdirdikleri bir eski arkadaşım davadan beraat etmişti. Söylediklerinin doğru kabul edilmesi için o insanın kendisine ceza verilmesi gerekirdi.

Daha sonra sömürü ve zulüm çarkının başına Kemalizmden beteri geliştiğinde Hareketimiz Kemalizm konusundaki eski söylemi sürdürmedi. Solun bir kısmı AKP iktidarının yanıltmalarından etkilenerek “Aman darbeyi önleyelim!” derdine düştüğünde biz aslında darbenin işbaşında bulunduğuna dikkat çektik. Bu yüzden bir yandan solun bir kısmı tarafından anlaşılmakta zorlandık diğer yandan da rejimin baskılarına muhatap olduk. AKP iktidarı hem adımızı Ergenekonducuya çıkardı hem de bir itirafçının yalan ifadesine dayanarak bana yeni bir hapis cezası daha verdi (*)

AKP rejimi sola karşı düşmanlıkta çok sinsi. Mesela bir yandan sosyalist oldukları gerekçesiyle 12 Eylül tarafından tasfiye edilmiş  ve çoğu benimle aynı davadan yargılanıp üzerime ifade vermiş olan insanlar albaylıktan emekli ediliyor. Yaşadığım İsveç’te 2010 yılında bir üniversitedeki eğitim hakkında araştırma görevi yaparken bazı eleştirici sonuçlara gitmekte olduğum için neredeyse “vatan haini” ilan edilecektim. İsveç’in düzenin bu yanlarını AKP’nin bazı uygulamalarıyla  karşılaştıranlar Türkiye’nin ne çok demokratikleştiğini düşünebilirler. Bu anlamda Türkiye’de hakikaten “İleri demokrasi” yani gayet ayrımcı ve sinsi bir baskı rejimi sözkonusu. Diğer yandan ise içinde bulunduğumuz dönemde eğitim ve dayanışma programıyla çalışan bir siyasi harekete karşı tutuklamalar  ve cezalandırmalar 1990’lı yıllarda kimsenin aklına gelmezdi. Rejimin devrimci hareketlere karşı iftiraları (ben de bu iftiralardan nasiplenmiş bir insanım) hiç bir dönemde böylesine etkin olmamıştı. Bekir Coşkun, Ece Temelkuran gibi yazarlar bile artık çalışacak gazete bulamıyor.

Önümüzdeki dönemde ülkemizde ne Kemalizm dahi aranır duruma gelecektir.  AKP Kemalizmi ve asker vesayetini tasfiye ediyormuş görünürken onun yerine polis ve tarikatların egemeniğini kurdu. Milletvekili olurken laik düzeni koruyacağına dair namus ve şeref yemini etmiş olan Başbakan “Dindar bir gençlik yetiştirmek” istediklerini belirtiyor.

Yeni dönemde sosyalist hareketin bağımsızlığı her zamankinden daha önemlidir. Demokrasi mücadelesine önderlik edebilecek biricik güç devrimciler. Sol AKP’nin ileri demokrasisinin yedeği olmamaya çok önem vermeldir. Hatta Türkiye’de demokrasi mücadelesinin geçmişte Kendisini Kemalizm olarak tanımlayan geleneğin (Amerikancı askeri geleneği kastetmiyorum) burjuva aydınlanmacı ve anti-emperyalist yanlarına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.  Bu anlamda özellikle Aleviliğe de daha dikkatli yaklaşılmalıdır. Aynı şekilde, içinde bulunduğumuz dönemde CHP’yi eleştirirken AKP’nin yedeği durumuna düşmemeye de özellikle dikkat edilmeldir.

(*) Şu an yurt dışında Kürt Ulusal Hareketi saflarında olduğunu iddia eden Hüseyin Kırlangıç isimli itirafçı şahıs ise zaman aşınımı gerekçesiyle beraat ettirildi. Bu şahıs Hareketimiz aleyhine çalışmaya devam ediyor.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here