DAHA GÜÇLÜ UMUT VE MÜCADELE AZMİYLE

0
427

Türkiye 2019 yılına dinci faşist bir tek adam diktatörlüğü rejimiyle girmiş bulunuyor. Emekçi kitleler ve halk örgütsüzleştirilmiş, diktatörlük yanlısı olmayan basın ve muhalefet susturulmuş durumda. Erdoğan ve taraftarlarının sözü dışında  kimsenin sözü yok. Bu esaret rejimini ABD işbaşına getirdi ve onun muhalefeti saf dışı etmesinin arkasında durdu. Türkiye’nin bu duruma gelmesine engel olamayışımız karşısında Türkiye solu olarak çok ciddi düşünmeliyiz. Türkiye bu duruma nasıl geldi ve nasıl kurtulabiliriz?

AKP Türkiye solunun zaafları ve yenilgisi üzerinden iktidar oldu 

Bugünkü rejim emperyalizm, dinsel gericilik  ve yeni-liberalizm tarafından oluşturuldu. Bu yapı Türkiye solunun ve ilerici güçlerinin on yıllar boyunca tasfiye edilmesi yoluyla kuruldu. Süreçteki asıl dönüm noktası Türkiye solunun 12 Eylül 1980 askeri darbesi karşısındaki yenilgisi oldu. Askeri darbe örgütsüzlük ve bireycilik yayma politikalarıyla toplumun kimyasını değiştirdi ve solu liberalleştirdi. Türkiye solu 12 Eylül Amerikancı faşist darbe karşısındaki yenilgisinden bu yana toplumda bir güç haline gelemedi. Yer yer bazı gelişmeler sağlanmış olsa da sosyalist sol ne 90’lı ne de 2000’li yıllarda etkili bir güç olmayı başaramadı. 

Başarısız kalmamızın en önemli sebebi, sol hareketin tarihi fırsatları değerlendirecek yapıda olmayışıdır. 1970’li yılların devrimci yükselişini bile değerlendiremedik. Gezi Direnişi dahi geldiği gibi gitti. Sol hareket esas olarak örgütsüzlük ve grupçuluk yüzünden etkisiz kaldı. Zayıf örgüt yapıları yüzünden etkili olamadık, mücadelenin sürekliliğini sağlayamadık ve sürekli bölündük. Grupçuluk yüzünden  güçlerimizi birleştiremediğimiz gibi birbirimizi güçten düşürdük. İşte bugünkü diktatörlüğü engelleyemeyişimiz ve ülkemizi özgürleştiremeyişimiz ve haliyle özgürleşemeyişimiz bu yüzdendir. 

Baskıların da elbette çok büyük önemi var. Türkiye solu tarihi boyunca sürekli baskı altında kaldı. 1921 yılında Türkiye devrimci hareketinin önderleri Mustafa Suphiler katledildi. Türkiye sosyalistleri, Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemininin  ağır baskıları yüzünden etkisiz kalacaktı.  Sonrasında çok partili sistem adına gelen Bayar-Menderes diktası, sosyalist hareket açısından çok daha ağır bir baskı rejimiydi. Türkiye devrimcileri bu dönemi hapislerde geçirecek, Nazım Hikmet bile ülkeyi terk etmek zorunda kalacaktı.

Sol hareket 1960’lı yıllardaki nispi demokratik ortam sayesinde kitleselleşme olanağı bulabildi. Bu gelişme hem Türkiye içindeki hem de dünya çapındaki elverişli koşullar sayesinde gerçekleşebildi. Türkiye devrimci hareketinin elverişli iç ve dış koşulları değerlendirmesinde Mihri Belli ve Kıvılcımlı’nın anti-emperyalist devrimci politik çizgileri önemli rol oynadı. Milli Demokratik Devrim çizgisinden yetişmiş Denizler, Mahirler ve İbrahimler, devrim amacıyla örgüt kurup savaştılar. Bu genç liderler ve savaşçılar 12 Mart Amerikancı askeri darbesi tarafından çok kısa zamanda yenilmiş oldukları halde kendilerinden sonraki sürece damgalarını vurdular. 

Milli Demokratik Devrim Hareketi’nin ve sonrasındaki devrimci çıkışların süreklilik sağlayamamalarının en önemli sebebi örgüt sorunuydu. Sonrasında ise bu soruna ilave olarak solu güçten düşüren grupçuluk gelişecekti. Türkiye solu 1970’li yıllarda bir önceki süreçten ders çıkaramadı. Daha örgütlü mücadele yerine kendiliğindencilik çizgisi izlendi. Solda dayanışmacılık yerine ise grupçu rekabetçilik gelişti. 1980 sonrasında hem örgütsüzlüğün hem de grupçuluğun birden azmasına sebep olan sol liberalizm. 

Denizler, Mahirler ve İbrahim’ler devrimci sol harekette önce bir bölünmeye  sonra ise dayanışma temelinde birliğe öncülük edeceklerdi. Mahirler ile Hüseyin İnan geleneği Kızıldere’de bir tek örgüte dönüşmüşlerdi. İbrahim Kaypakkaya Nurhaklarda Sinanları ihbar eden haini cezalandırmıştı. Mihri Belli, Mahirlerin cezaevi firarı üzerine “Şimdi en büyük devrimci eylem onları yakalatmamaktır” demişti. Mahirlerle Denizlerin Kızıldere’de  bir örgütte birleşmeye dönüşen ve İbrahimlerin de dayanışma yoluyla birlik sağlayan tutumları o günlerde Türkiye solunun bütün devrimci kesimlerinde ve halkta saygı yaratmıştı.  Bu birlik ve dayanışma geleneği Kızıldere ve İbrahim sonrası sürdürülemediği gibi, yerini rekabete bırakacaktı. Dünya sol hareketindeki Sovyet, Çin, Arnavutluk bölünmeleri de Türkiye solundaki grupçuluğu körükledi. Grupçuluk 1980’li ve 90’lı yıllarda gruplar ve gelenekler arasında sol hareketin birliğine karşı aşılmaz duvarlar örecekti. 12 Eylül 1980 askeri darbesi karşısındaki büyük yenilginin baş sebebi işte bu örgütsüzlük ve grupçuluk oldu. Sol gruplar birbirleriyle rekabet yüzünden güçlerini birleştiremedikleri gibi birbirlerine güç ve itibar kaybettirdiler. Sol hareketin ağırlıkla küçük-burjuva sınıf temeline dayanması, örgütsüzlüğü ve grupçuluğu körükledi. Grupçuluk, zayıf ve disiplinsiz örgüt yapılarıyla birleşince ortaya kof siyasal hareketler çıkacaktı.

 Bu yüzden sol hareket 1970’li yıllarda olağanüstü bir fırsatı kaçırdı. Liderler 12 Mart askeri darbesi tarafından öldürüldüğü ve örgütler dağıtıldığı halde devrimci hareket 1974 sonrası elverişli iç ve dış koşullar sayesinde çok daha geniş kitleleri kucakladı. İşçi sınıfı, öğrenci gençlik, aydınlar, şehir ve kır emekçileri sol harekete aktı. Alevilikle sol hareket adeta bütünleşti. Kadınların kitlesel uyanışı gerçekleşti. Türkiye solu bu süreçte güçlü bir örgütlü mücadele kuramadığı ve sol güçler arasında rekabet yerine dayanışmayı hayata geçiremediği için tarihin kendisine sağlamış olduğu muazzam şansı kullanamadı ve çok ağır bir yenilgi aldı. Emperyalizmin işbirlikçisi faşist rejim yükselen demokratik muhalefetin karşısına sivil faşist MHP’yi çıkarmıştı. Sol hareket sivil faşistlerle çatıştırılarak onun toplumu aydınlatan ve alternatif insan ilişkileri kuran yapıcı yanlarını geliştirmesi zorlaştırılırken sağ-sol çatışması halini alan kendiliğindenci süreçte ilerici güçler yıldırıldı. 1980 askeri faşist darbesi bu yılgınlıktan yararlanarak kendisine meşruiyet sağladı. Askeri darbe hem MHP’ye hem de sol harekete birden karşıymış görünerek kitlelerin tepkilerini etkisizleştirirken asıl olarak sol hareketi ezdi. MHP lideri Türkeş “Fikirlerimiz iktidarda kendimiz hapisteyiz” diyordu. Tarafsız görünümlü askeri darbe dinciliğe çok daha yüzeysel olarak dokunmuştu. Erbakan ve arkadaşları geçici bir süre hapis yatarken Erdoğan, Gül gibi genç dinci kadrolar serbest kaldılar. Askeri rejim din istismarının önünü açacak tedbirler aldı. Gülen Cemaati’nin de yolu açıldı. Ne bir sağlam mücadele örgütü kurabilmiş ne de bir birlik ve dayanışma sağlayabilmiş olan Türkiye solu bu süreçte büyük zarar gördü. 1970’li yollarda sosyalist solda birikmiş olan olağanüstü güçlü enerji, örgütsüzlük ve sol içi rekabetçilik yüzünden boşa harcandı. Sivil faşist güçlerle küçük çaplı bir iç savaş halini alan mücadeleler ve 1980’li yollardaki cezaevi direnişleri bu muazzam devrimci enerjinin açığa vurulduğu alanlar arasındadır. 

Dinciliğin iktidar yürüyüşü 

1980’li yıllar ve sonrası dönem Türkiye’de dinciliğin, şovenist milliyetçiliğin ve bireyciliğin yükseldiği yıllar oldu. Her üç akım birden devlet destekliydi. Rasyonal aklı esas alan bireyciliğin dinciliğe ve milliyetçiliğe karşı koruyucu rol oynayacağı sanılabilir. Oysa bireycilik, hele ki sol harekete yapışmış bireycilik, kolektif mücadeleyi bir yana bırakarak bireylerin güçsüzleşmesine yol açtığı için sol hareket iyice örgütsüz hale gelirken çaresiz insanlar yığınlar halinde dinciliğin ve milliyetçiliğin etkisine girdiler. Türkiye solu birbirini körükleyen bu üç akıma karşı direnemeyişi yüzünden olağanüstü inisiyatif ve güç kaybetti.

1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Türkiye solunun varlık göstermeyişi kitlelerin milliyetçilik ve bireycilik yanında dinciliğe yeni ve güçlü bir ivme oldu. Dincilik daha öncesinden emperyalizm tarafından hem dünya çapında hem de Türkiye özelinde desteklenmişti. Amaç Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak ve Türkiye solunun ve yurtsever güçlerin önünü kesmekti. Egemen güçler sosyalizme karşı mücadelede dini ve milliyetçiliği çok etkili kullandılar. 1960’lı yıllarda yükseltilen anti-emperyalist mücadele, egemen güçlerin milliyetçiliği istismar etmelerini büyük ölçüde önleyebilmişti.

Türkiye solu 1960’lı yıllarda kısmen de 70’li yıllarda yurtseverliğe vurgu yapması sayesinde şoven milliyetçiliğin önünü kesmeyi başardı. Ancak süreç boyunca dincilik ağır adımlarla da olsa sürekli gelişecekti. Ayrıca Türkiye solunun 90’lı yıllardan başlayarak yurtseverliği ve emperyalizme karşı mücadeleyi önemsememeye başlaması faşizmin kitleler arasında gelişmesinde ve Türkiye sosyalist hareketinin tecrit olmasında büyük rol oynayacaktı. 

Dinciliğin tarihi emperyalizmle doğrudan ilişkilidir. Egemen güçlerin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD eksenine yerleşmesi dinci gericiliğin önünü açtı. Türkiye egemenlerinin kendilerini ABD emperyalizminin kucağına attıkları dönemde 1946 yılında çok partili sisteme geçişle birlikte burjuva partileri dinsel gericilikle flört etme rekabetine girişti. CHP ile DP arasında dinciliğe taviz verme yarışı başladı. Emperyalizm ulusal demokratik güçleri ezdirmek için 1963 yılından itibaren Komünizmle Mücadele Dernekleri kurdurttu. Örneğin Fethullah Gülen hem Gladyo hem de MİT bağlantılı olarak o zamanda sahneye çıktı.  Gülen mevcut yasalara aykırı çalıştığı halde o bağlantıları sayesinde iktidarlar tarafından korundu. Sol hareket sürekli baskı altında tutulup tasfiye edilirlen dincilik alttan alta sürekli  gelişecekti.

Yükselen dincilik daha çok Erbakan’ın örgütü çevresinde birikmişti. Gülen Cemaati ise dünya çapında doğrudan CIA ile çalışan gruplardan biriydi. Erbakan emperyalizmin ve İsrail’in kullanımına yeterince elverişli görülmediği için 1990’lı yılların sonuna doğru tasfiye edildi. ABD emperyalizmi 2000’lerin başlarında Erbakan’ın örgütünden Erdoğan ve arkadaşları ile Gülen’i birleştirerek bugünkü gidişin yolunu açtı. Lafta milliyetçiliği kimseye bırakmayan MHP,  ABD’nin bu planına çok aktif yardımcı oldu. 

Erdoğan iktidara ABD ve İsrail işbirliği ile getirildi. Bunun nasıl tasarlandığını şimdilerde Erdoğan iktidarıyla alttan alta işbirliği içinde görülen Erol Mütercimler de yazdı ve söyledi. Erbakan çok kez söyledi. Amaç ABD’nın dünya egemenliğinin ve İsrail’in bölgedeki konumunun güçlendirilmesiydi. Erdoğan işbaşına geldikten sonra, bir askeri darbe ile devrilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu iddiasını yaydı. Halbuki Erdoğan’ın önü 28 Şubat Darbesi ile açılmıştı ve kendisi bir hükümet darbesiyle işbaşına getirilmişti. Sivil darbeye itirazı olan iki lider Ecevit ile Erbakan’dı. Her ikisi de bireysel olarak ve sessizce direndi. Halkı direnişe çağırmadılar. Emperyalistler Ecevit’in başında olduğu koalisyon hükümetine emekçi düşmanı IMF reçeteleri uygulatarak onu yıprattılar. Koalisyon ortağı olan MHP’nin lideri Bahçeli hükümetin en çok yıpranmış olduğu bir sırada erken seçim isteyerek onun devrilmesinin yolunu açtı. Erken seçimin sonuçları baştan belliydi. Bahçeli de Ecevit de barajı geçemediler. Emperyalizm Erbakan’ın partisini içinden bölmüş ve AKP’nin kurulmasını sağlamıştı. Ardından AKP 2002 yılında girdiği ilk seçimi kazanarak iş başına geldi. Emperyalizmin tezgahladığı bu sivil darbe sonucu sadece AKP ile Baykal’ın başında olduğu CHP yüzde 10’luk seçim barajını aşabildi. Zamanın Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları Erdoğan’ın başa getirilmesi planını desteklediler. Desteklemeyenler ABD’nin müdaheleleriyle tasfiye edilmişlerdi. O dönemdeki ABD Büyükelçisi Eric Edelman, görevini bırakırken verdiği bir söyleşide dört yıldızlı generallerle arayı uydurduklarını belirtiyordu. Erdoğan’ın başbakan olmak için yasal engeli de Baykal’ın yardımıyla aşılacaktı. Baykal’ın bu konuda Erdoğan’a yaptığı yardım onun da dış güçler tarafından yönlendirildiğine işaret eder. Zaten Türkiye’deki burjuva parti liderlerinin hemen tamamı bulundukları mevkiye ya doğrudan ABD tarafından seçilerek ya da onun onayıyla yükselerek geldiler. ABD İnönü gibi bir sağ Kemalisti bile beğenmeyip tasfiye etmişti. Süleyman Demirel neredeyse açıktan açığa ABD tarafından başa getirilmişti. Ecevit dahi onların onayıyla gelmişti. 

ABD, Avrupa ve İsrail, Erdoğan’ın iktidarda kalması için onun hep arkasında durdu. Erdoğan-Cemaat iktidarı tarafından düzenlenen Ergenekon operasyonlarının arkasında ABD ve İsrail vardı.  Temel amaç Türkiye yönetimini  Ortadoğu’nun “kontrollü istikrarsızlaştırılması” planına uygun hale getirmekti. Ortadoğu’nun kontrollü bir şekilde istikrarsızlaştırılması ise İsrail’in önünü açmaya hizmet edecekti. Bu yolda Irak, Libya, Suriye ve İran rejimleri özellikle hedef alınacaktı. 

Cemaatin orduya karşı operasyonlarında İlker Başbuğ gibi bir NATO generalinin müebbet  hapis cezası alması insanlarda Başbuğ’un emperyalist planlara karşı direndiği izlenimi yaratmıştı. Bu izlenim yanlıştı. Başbuğ direnmedi. Ceza almasının sebebi, operasyonları yöneten Cemaat’in iktidar hırsı yüzünden operasyonların amacını aşması idi.

Kağıttan kaplan ordu ve korkak generaller

Ordu, CHP ve burjuva güçler Türkiye’de dinci diktanın kurulması sürecine direnemediler. Türk Silahlı Kuvvetleri adı verilen ordu kendisini  Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyan güç olarak lanse etmiştir.

Ordu Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumaya kalkışsaydı o zaman mevcut sistemi değiştirmek için emperyalizme karşı savaşması gerekirdi. Çünkü Türkiye emperyalizme bağımlıydı. Zaten ordu da işbirlikçi tekelci sermayenin egemen olduğu ekonomik, siyasal ve sosyal sistemi koruyordu. Generallerin vatan diye bildiği, işte o sistemin geçerli olduğu coğrafyaydı. Ordu, Türk ulusunun silahlı kuvvetleri değil işbirlikçi sermayenin ve NATO’nun ordusuydu. Emperyalizme bağımlı Türkiye’de ordu kendi halkına karşı örgütlenmiş olan bir iç savaş ordusuydu. CIA güdümlü 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri Türkiye emekçilerini, aydınları ve yurtsever güçleri ezmek amacıyla yapılmıştı. Generallerin bekçisi oldukları sistemin değişmesine direnemeyişleri tesadüf değildi.

Oligarşinin generalleri çok sağlam garantiler görmeksizin “vatan” için mücadeleye girmezlerdi, girmediler de. Ordu 1974 yılında Kıbrıs’ta emekçiler için savaşmadı. Doğu’da Kürtlere karşı yürütülen savaş ise tamamıyla işbirlikçi sermayenin egemenlik sistemini korumak amaçlıydı. Ancak iktidardakiler bu savaşları hep halkın çıkarı için yürütülen savaşlar olarak gösterdiler. Savaşanlar halkın çocuklarıydı. Savaş halktan alınan mali güçle yürütüldü. 

Atatürkçülük onların dilinde emperyalizme yeni-sömürgecilik ilişkileriyle bağımlı hale gelmiş Türkiye’nin resmî ideolojisiydi ve bu ideoloji aslında çoğu sol Kemalist olan yurtsever ve demokrat güçleri ezmeyi amaçlıyordu. Bu ideolojinin temellerinden üniter devlet anlayışı, işbirlikçi tekelci sermayenin parsellediği Türkiye sınırlarını garantiliyordu ve o zamanki sistemin dayandığı sınırlı laiklik ise bu ideolojinin temellerinden birisiydi. “Ordu ve geleneksel devlet dinciliğe izin vermez”, önyargısı haliyle yanlış çıkacaktı. Hiçbirisi ulusal güç değildi. Emperyalizm “Höt!” deyince hepsi birden teslim oldular. Direnmeye kalkanlar yapayalnız bırakıldı. Evet, dincilik emperyalizme bağımlı devlet eliyle iktidara geldi.

Kürt hareketi kendi çıkarlarının gösterdiği yolu tutarken Türkiye solu

Kürt hareketinin Ortadoğu’da ve Türkiye’de devrimin ve demokrasinin yolunu açacağı propagandasının doğru olmadığı görüldü. Kürt hareketi devrimi ve demokrasiyi değil kendisini esas aldı ve süreçten ne kazanacağı hesabıyla davrandı. Bu hem ABD’nin Ortadoğu’ya müdahelesi sürecinde (Bu süreçte IŞİD ve mezhep savaşları gelişti) hem de Türkiye’de tarihimizin en gerici rejiminin kurulması alanında yaşandı. Hatta Kürt hareketi AKP’nin iktidara yerleşmesi süreci boyunca zaman zaman AKP ile  çatışmalı bir ittifak ilişkisi içinde oldu. Erdoğan Kürt hareketi ile Türk ulusalcılarını birbirine karşı düşmanlaştırarak ve birbirine karşı kullanarak her iki tarafı da ezerken, kendi yolunu açtı. 

Türkiye solu bu süreçte muhalif güçleri birleştirerek bir direniş hattı örmeyi ne yazık ki başaramadı. Hatta bir kısım Türkiye solu bu süreçte eleştirisiz bir şekilde Kürt hareketini izledi. Bu tutum hem Türkiye soluna hem de Kürt hareketine birden zarar verecekti. Bu husus üzerinde biraz duralım:

1980 sonrası Türkiye’de Kürt hareketi geliştikçe Türkiye solu Kürt hareketinin etkisine girmeye başladı. Bu etki, dil ve  kavramlar alanında da kendisini hissettirdi. Türkiye, Türk ve Kemalizm kavramları Kürt hareketinin ezilen ulus milliyetçisi bakışıyla değişik bir içerik kazanacaktı. Kürt ulusal hareketi kendi kavramlarını dayatarak Türk ulusal kimliğini faşizmle özdeşleştirdi. İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm hakkındaki hatalı görüşünden destek alındı. İtirazlar genellikle şovenizmle suçlanarak terörize edildi. Kürt ulusal hareketi karşısında kendisini ezik hisseden Türkiye solu şovenist ilan edilmek korkusuyla Kürt hareketinin sivil halk ayrımı gözetmeyen bazı eylemlerine bile eleştiri yapmaktan çekindi. Türkiye solu şovenizmle suçlanma korkusu ve güçlüye hayranlık nedeniyle devrimci eleştiriciliği bir yana bırakarak dilini, kavramlarını ve hatta davranışlarını Kürt hareketine uydurmaya başladı. Türkiye solu bu kaygılarla ve en çok da Kürt hareketine şirin görünmek için Türkiye ve Türk kimliğini faşistlere bırakarak Türkiye’nin faşistleştirilmesine seyirci kalmak ve hatta istemeyerek destek olmak durumuna düştü. Faşizm ilerici muhalefetin Gezi Direnişi döneminde elde etmiş olduğu bayrağı da bu sayede onlardan geri aldı. Emperyalizm ve yurtseverlik Türkiye solunun dilinde giderek daha az yer almaya başladı. Kendi halkından uzaklaşan Türkiye solu ezik bir şekilde Kürt hareketinin çevresine yanaştı. 

Kürt hareketi Kürt halkını ayrı örgütlenmeye gerekçe sağlamak için Kemalizm eleştirisi adı altında Türklüğü hedef almıştı. Bu amaçla Kürt halkının Cumhuriyetle kötü anıları alabildiğine işlendi. Kemalizmin olumsuz yönleri öne çıkarılarak kavramın içi kötülüklerle dolduruldu. 

Türkiye solu, uzun yıllar Kemalizmin ve devletin yedeği bir sosyal şoven güç olarak ilan edildi. Kürt hareketi bu yoldan kendisine bir kimlik oluştururken diğer yandan aşağılayıp sindirdiği Türkiye solunu yedekledi. Yedeklenmeyenler ise şovenist ilan edildi. ÖDP’den Ufuk Uras’ın milletvekili seçtirilmesinde yaşandığı gibi Kürt halkının oy potansiyeli ve başka olanaklar Türkiye solunu bölmenin ve yedeklemenin araçları olarak kullanıldı. 

Umut Türkiye solunun bağımsızlığı ve birlik

Şimdi Türkiye’de bir korku imparatorluğu hüküm sürüyor. Halkın kendine güveni, umudu ve direnme azmi çok büyük hasara uğratılmış durumda. Erdoğan propaganda araçlarını kullanarak “Her şey bitmiş” görünümünü ayakta tutmaya çalışıyor. Ancak bu görüntü, 5 yıl önceki Gezi Direnişi’nde yaşanmış olduğu gibi, aldatıcıdır. Tam da her şey bitmiş sanılırken Gezi’de başlayan küçücük hareket bir anda on milyonu aşkın insanın katıldığı yurt çapında haftalarca süren gösterilere dönüşmüştü. Ancak örgütlülük ve birlik olmadığı için o gösteriler kalıcı sonuçlar alamamış ve ardından da karşı-devrim saldırıya geçmişti. 

Bugün halk terörize edilerek bireyciliğe hapsedilmiş ve baskılar karşısında güvenecek güç, tutunacak dal bulamadığı için sessiz durumda. Bireycilik, yukarıda belirtildiği gibi, 1980 askeri darbesinden bu yana gerek devlet eliyle gerekse piyasa diktası yoluyla topluma dayatılıyor. En kötüsü ise sol görüşlerin etkisindeki milyonlar ve sol hareketler bireycilikten olağanüstü çok etkilenmiş durumdalar. Örgütlü ve güçlü bir sol hareketin gelişmesine en büyük engel budur. Sosyalizm suyuna batırılmış bireycilik sosyalizmin özüne terstir. Bu yüzden bugün sol kesimde dayanışma yer yer dincilerin dayanışmacılığından daha geri durumda.  İki sözde solcu bir araya gelip ortak iş yapmaya kalktıklarında iktidar mücadelesi ve ayrılık ile sonuçlanıyor.. Bu korku ve kölelik düzeni en büyük gücünü herkesin küçük özel dünyalarına hapsedilmesinden alıyor. O küçük özel dünya hapishaneleri, faşizmin hücre tipi cezaevlerinden daha beter bir sistemdir. Çünkü insanları bölüyor, korkaklaştırıyor, köleleştiriyor. Bireycilik, örgütler düzeyindeki ifadesini grupçulukta bulurken solda grupçuluk ise solu itibarsızlaştırarak bireyciliğe meşruiyet sağlıyor. 

Umutsuzluğun aşılması için en büyük ihtiyaç birlik ve dayanışmadır. Türkiye halkları kendilerine dayatılan köleliği yıkma yeteneğine sahiptir. Erdoğan ne yaparsa yapsın halkın özgürlük isteğini ve mücadele yeteneğini yok edemez. Yeter ki halk saflarında birlik ve dayanışma gelişsin. Türkiye solu işçisi, emekçisi, aydını, genci, kadını, erkeği, Kürdü, Türkü, Alevisi, Sünnisi vb ile halkın çeşitli kesimlerini özgürlük mücadelesinde birleştirecek potansiyele sahiptir. 

Türkiye solu sosyalist kimliğine yakışır bir güç olarak ülke politikasında etkin olarak yer alabilmek için öncelikle güçlü örgüt yapıları kurmalı ve örgütlü mücadele etmelidir. Bu yapılar grupçuluğu ve sekterliği aşan nitelikte olmalıdır. Sekterlik, grupçuluk, rekabetçilik zaten sosyalizmin özüne terstir. Örgütlü-örgütsüz bütün sosyalistler başta solda olmak üzere bütün toplumda birlik ve dayanışma geliştirilmesi için öncülük etmelidirler.  Sol gruplar ezilen kesimler arasında örgütlenirken aynı zamanda toplumda grupçuluktan uzak bir örgütlülük ve dayanışma kültürü yaratılmasına öncülük etmek zorundadırlar. Diğer sol gruplara ve halka karşı grupçu örgütlenme yanlıştır.

Kaldı ki rejim grupçu rekabeti kullanarak sol hareketi kolayca etkisizleştiriyor ve hatta yönlendiriyor. Rekabetçi eylem anlayışı ayrıca solu deşifre ederek faşizmin tespit ettiği güçleri etkisizleştirmesine yol açıyor. Sol hareketler birbirlerine gösteriş olsun diye eylem yapmamalıdırlar. Bütün eylemler devrimci güçleri geliştirici olmalıdır. Ayrıca öyle davranmalıyız ki devrimci örgütlülük solda dayanışmacı birliği solda birlik de devrimci örgütlülüğü desteklesin. 

Türkiye solu aynı zamanda mevcut iktidara karşı bütün muhalif güçleri birleştirecek bir çizgi izlemelidir. Birlikçi çizgi Türkiye solunun kendisi dışındaki güçlerden bağımsız çizgisidir. Türkiye solu öncelikle Vatan Partisi’nin yaptığı gibi bazı general eskilerinin  etrafında kümelenerek ülkesini ve halkını savunamaz. Onların korkaklığı ve güvenilmezliği Cemaat karşısındaki teslimiyetleriyle iyice açığa çıktı. Kaldı ki bu yolun pratikte Kürt yurtseverlerine düşmanlığa ve Erdoğan’la işbirliğine çıktığı görülmüştür. Türkiye solu kendi birliğini Kürt hareketinin çevresinde de sağlayamaz. Bu yol da Türklerden tecrit olmaya, Türkleri faşizme teslim etmeye ve hatta Türklüğü faşistleştirmeye çıkmaktadır. 

Türkiye solu baskılara karşı ezilenin yanında yer alırken etnik, dinsel vb gruplar arasındaki çatışmaların tarafı olamaz. Sol hareket, her türlü grupçu hesabı bir yana bırakarak, iktidarın muhalefeti bölme, düşmanlaştırma ve biribirinden karşı kullanma taktiklerine karşı durur.

Hem Kürt hareketi hem de ilerici, demokrat ve yurtsever Türk ulusalcı Atatürkçüler dostumuzdur. Birini diğerine tercih etmeye mahkum değiliz. Kemalistleri sevmiyorlar diye Kürtlerle, Kürt hareketini sevmiyor diye yurtsever ve demokrat Türk ulusalcılarıyla bağımızı koparamayız. Bu iki kesimden birinin tarafına geçersek bizim varlık nedenimiz ortadan kalkar. Kürt hareketi dinci faşistlere karşı savaşabilecek en örgütlü ve en mücadeleci güçtür. Onlarla omuz omuza mücadele etmeliyiz. Türkiye solu olarak disiplinli ve örgütlü mücadelede onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Demokrat ve ilerici Türk yurtseverleri bu ülkenin en büyük direniş potansiyelidir.

Onların yeri sahte anti-emperyalistlerin  ve hele hele MHP ve Erdoğan’ın safları değil özgürlük mücadelesinin saflarıdır. 

Türkiye solu olarak içinde bulunduğumuz zorlukların üstesinden gelmemiz için devrimci örgütlülük, dayanışma, solun bağımsız temelde birliği ve rejime karşı bütün muhalif güçlerin birleştirilmesi düşüncelerimizin ve eylemlerimizin odağında yer almalıdır. Türkiye solunun dayanışma temelinde birliği; birbirimize propagandadan, birbirimizle rekabetten ve polemiklerden uzak durarak birbirimizi anlama çabasına dayanan dayanışmacı ve özgürleştirici eşitler diyaloğu hepimizin ihtiyacıdır. 

Hayat reformisti ve ihtilalcisi ile Türkiye solunun önüne dayanışmacı ve bağımsız bir bütün olarak yeniden örgütlenme görevi koymuş bulunuyor. Sosyalistler birbirini güçten düşüren değil birbirine güç veren, birbirini itibardan düşüren değil birbirini yücelten insanlardır. Hepimiz ezenlere karşı ezilenlerin yanındayız. Ezilenlerin özgürlük mücadelesinin gelişmesi dışında özel hesaplar bize yakışmaz. Bu yüzden birbirimizi anlamaya ve bir olmaya mahkumuz. 

Türkiye solu Erdoğan’a karşı en geniş mücadele cephesini hayata geçirecek potansiyele sahiptir. Hayat bizi birbirimize, ülkemize ve insanlığa karşı sorumluluğa, örgütlenmeye, birliğe ve mücadeleye çağırıyor. Birlikte mücadele ederek, birlikte özgürleşerek faşizmin sarayını ve saltanatını başına yıkabiliriz

ODAK DERGİSİ

31.12.2018

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.