Neden Kapitalizmde Ahlâk İstisna, Ahlâksızlık Kuraldır?

1
45

Fikret BAŞKAYA baskayafikret@gmail.comİstanbul – BİA Haber Merkezi16 Temmuz 2011, Cumartesi

Kapitalizmin doğası, temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin zorunlu bir sonucu olarak, kendine özgü bir ahlâka sahip olamazdı ama geçmiş uygarlıklardan miras kalanı aşındırabilirdi.

Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Kapitalizm denmiyor da “eko­nomi” veya “piyasa ekonomisi” deniyor. Dolayısıyla söze yalan­la başlanıyor. Eğer kapitalizm denirse, sömürü, yağma, talan, kolonyalizm ve emperyalizm, ekolojik yıkım gibi kelimelerin ve kavramların imâ edilme ris­ki vardır. Dolayısıyla işin tadını kaçırmanın âlemi yok. Böylece kapitalizm denilen musîbetin in­sanlığın normal hali olarak görül­mesi, öyle algılanması amaçla­nıyor…

Oysa, kapitalizm netâmeli, tehlikeli bir sapmadır ve insan­lığın normal hali değildir. Macar iktisatcı/antropolog, “Büyük Dö­nüşüm” adlı ünlü eserin yazarı Karl Polanyi, kapitalizmin insan­lığın normal hâli olmadığını, yıkı­cı/ tehlikeli bir sapma olduğunu şöyle ifade ediyordu:

“Ama hiçbir toplum, insânî ve do­ğal özü ile iş düzenini bu şeytanî dişlilerin hasarından korumadan, çok kısa bir süre için bile böyle­sine ham hayallerden oluşan bir sistemin etkilerine dayanamız­dı”. Dayanamadığı ortada değil mi? Karl Marks, Karl Polanyi’den yüz yıl kadar önce, “Felsefenin Sefaleti” adlı ünlü eserinde, kapi­talist sistemin manzarasını şöyle resmediyordu:

“En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış-veriş ve pazarlık konusu ol­duğu zamann gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu oldu­ğu bir zamandır. Tek kelimeyle her sey ticaret konusu oldu. Bu, genel kokuşma ve evrensel öl­çekli alış-veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade et­mek gerekirse, bu, maddi olsun nanevî olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için paza­ra getirildiği bir zamandır.”

Hâlâ alınıp-satılmayan bir şey kaldı mı? Para, silah, uyuş­turucu, kadın, çocuk, su hava, insan vücüdunu oluşturan tüm organlar, sanat eserleri, eğitim/sağlık/iletişim hizmetleri… Peki neden böyle oldu, oluyor? Eğer bir toplumsal düzende, doğa, toprak, su ve insan emeği, meta kategorisine indirgenmişse, her şeyin metalaşması, paralı hale gelmesi, soysuzlaşması, çürü­mesi neden şaşırtıcı olsun? Bir yanda canlı yaşamı yok eden kör gidiş hızla yol alıyor, öte yanda bu kepazelik, ilerleme, moder­leşme, çağdaşlaşma, “muasır medeniyeti yakalama”, “kalkın­ma” sayılıp matah bir şey olarak sunuluyor…

Kapitalizm her ikisi de yı­kıcı, birbirlerini karşılıklı olarak yeniden üreten, besleyen ve az­dıran iki temel dinamik üzerinde yol alıyor:1. Sınırsız büyüme/genişleme/ yayılma; ve 2. Yıkıcı veya ‘çılgın’ rekabet. Her ikisi de tahripkâr bu iki temel eğilim, artık sınır diye bir şeyin de olmaması demektir. Oysa ahlâk sınır de­mektir, gerektiğinde potonsiyel olarak yapılabilir olanı yapma­mak, ondan sakınmak, kendini sınırlamak demektir. Sınırlama yoksa ‘sorumluluk’ kaygısı yok­sa, ahlâk da yoktur.

Durum böyledir ama yıkı­cı rekabet de sınırsız [üssel] bü­yüme, hâkim ideoloji tarafından ve onun yapıcı unsunlarından biri olan iktisat bilimi denilen ta­rafından sadece olumlanmıyor, aynı zamanda yüceltiliyor. Eğer her hâlükârda kazanmak, mutla­ka kazanmak kuralsa, ve birinin kazanması da diğerinin kaybet­mesiyle mümkünse [ zira kapi­talizm geçerliyken başka türlü olması mümkün değildir], birinin durumumun iyileşmesi öteki­nin durumunu kötüleştirmeden mümkün değilse, birinin “kalkın­ması” ötekinin yoksulluk ve se­falet ortamına itilmesi pahasına gerçekleşiyorsa, azınlığı zen­ginleştirmenin yolu çoğunluğun müküksüzleştirilmesinden/ yok­sullaştırılmasından geçiyorsa, ve bu kadarı da insânî değerlerin aşınması, doğal çevre tahribatı ve canlı yaşamın yok olması- ölümü pahasına gerçekleşiyor­sa, bu makbûl ve sürdürülebilir bir durum mudur? Mâkûl bir şey midir? Velhasıl, arzulanabilir bir şey sayılacak mıdır?

Öyleyse bu tersliğin ger­sinde ne var? Bu durumun geri­sinde tüm sapmalara kaynaklık eden asıl sapma var ki, kapita­list sistemde ekonomi toplumun hizmetinde değil, tam tersine toplum ekonominin hizmetinde­dir. Oysa, ekonominin sadece bir araç olması gerekirdi. Mâlûm, araç bir anlam taşıyıcısı değildir. Araç, amaca tâbî olmak, onun hizmetinde olmak durumunda­dır. Şimdilerde devasa güç odak­ları haline gelmiş dev şirketlerin [oligopoller densin] insanlığın kaderini belirler duruma gelmesi, söz konusu tersliğin bir sonucu­dur. O kadar ki, söz konusu şir­ketler, teker teker insanları, bilim erbabını, siyasi partileri, sendi­kaları, siyasetçileri , demokrasi oyununun figüranları siyasî par­tileri, “sivil toplum örgütü” deni­lenleri, medyayı [ aslında medya şimdilerde sermayenin hizme­tinde değil, bizzat kendisi…], or­duyu, polisi… velhasıl her şeyi satın alabilir, manipüle edebilir durumda… Böyle bir dünya hâlâ ahlâktan, “etik değerlerden” söz etmek ne anlama gelebilir?

Böyle bir sistemde, ka­zanmak, her seferinde daha çok kazanmak için “her şeyin mü­bah” sayıldığı koşullarda, etik değerlere hâlâ yer var mıdır? Eğer bireysel zenginlik yaşa­mın yegane ereği sayılırsa, çok ve çabuk kazanmak yüceltilirse, ve birinin [azınlığın] durumunun “iyileşmesi” ötekilerin [çoğun­luğun] durumunu kötüleştirme­den mümkün olmuyorsa, orada geçerli ahlâk ancak işbitiricilik ahlâkı olabilir ki, doğrusu işbiti­ricilik ahlâksızlığıdır. Mâlûm: bi­rilerinin iş bitirmesi, başkalarının işinin bitirilmesini varsayar. Dola­yısıyla liberal aydınların, burjuva ideologlarının yücelttikleri başa­rı öyküleri, işi bitirilen çoğunluk aleyhine ve doğanın tahribi pa­hasına mümkün oluyor.

Çelişik bir durum söz konusu: sistem bir yanda çok kazanmayı, ne pahasına olursa olsun kazan­mayı bir marifet olarak sunuyor, hırsızlığı, ahlaksızlığı, yağma ve talanı yüceltiyor, sonra da yolsuzlukla mücadele amacıy­la kanunlar çıkarıyor, kurumlar oluşturuluyor, sözde etik kural­lar vâzediyor… Dünya Bankası bundan bir kaç yıl önce rüşvet ve yolsuzluğun portesinin 100 milyar dolara dayandığı haberini veriyordu… Elbette sorun göze görünenle, 100 milyar dolarla da sınırlı değil, yolsuzluk ve rüşve­tin neden olduğu ekonomik, eko­lojik, sosyal kötüleşmaleri ve in­san sağlığına verilen zararları da dikkate almak gerekir. Nasıl iş­bitiricilik iki tarafı varsayarsa: işi bitiren ve işi bitirilen, velhasıl yol­suzluk ve ahlaksızlık da iki tarafı varsayar. Rüşveti veren de alan da bir ahlâksızlık “durumunun” taraflarıdır. Tabii yapılan yolsuz­luğun ve ahlâksızlığının faturası her zaman yoksullara ve doğaya çıkmak kaydıyla…

Bir kadın komşumuz oğlunun “beceriksizliğinden, pısırıklığın­dan, işbilmezliğinden” yakıyor­du. Onunla birlikte memuriyete başlayan arkadaşlarının kışlık, yazlık ev ve araba sahibi olduk­ları halde, oğlunun hâlâ kirada oturduğundan şikayet ediyordu. “Öyleyse oğlunuz müsrif, kazan­dığını ölçüsüz harcıyor olmalı” dediğimde, biraz şaşkın ve tedir­gin, “yok yok hocam oğlum müs­rif değildir, hiç bir aşarılığı yoktur” cevabını vermişti. Aslında kadın besbelli ki, oğlunun işbitiricilik kategorisi dışında kalmasından şikayet ediyordu… İşbitiriciliğin kural, ahlâklı- sorumlu-ölçülü-duyarlı davranmanın istisna ha­line geldiği yerde, skandallar [ahlâk dışı, utanç verici durum­lar] da artık istisna değil kuraldır ama egemen söylem sanki öyle değilmiş gibi yapıyor… Ortaya çıkan her skandal sanki istisna imiş gibi sunuluyor.

Ve etkili/yektili şahsiyet­ler, yolsuzluğun üzerine girecek­lerini, gereğinin yapılacağını… söylüyorlar ve skandallar her se­ferinde daha büyük boyutlarda daha sık ortaya çıkmaya devam ediyor. Aslında yüzeye çıkan skandallar aysbergin sadece göze görünen küçük bir kısmı… Zira, asıl skandal bizzat çürü­müş/ kokuşmu/soysuzlaşmış burjuva düzeninin kendisi/tama­mı… Durum böyle ama şimdilik kitleleri aldatmayı/oyalamayı ba­şarıyorlar…

Eğer kazanmak, ne pa­hasına olursa olsun kazanmak kural haline gelmişse, zenginlik de maddi zenginlikten [daha faz­la şeye sahip olmak] ibaret sayı­ lıyorsa, öğretmenin öğrencisini bir kazanç aracı olarak görmesi artık “olağan” bir şeydir. Öğren­cisine yeterli ilgiyi göstermez, öğretmesi gerekeni öğretmez, düşük not verip, “başarısız” sa­yar ve ona derste öğretmediğini ‘özel derste’ veya ‘özel dersane­de öğretmeyi yeğler. Tıp profe­sörü, insan sağlığını iyileştirecek araştırmalar için laboratuvara kapanmak yerine daha çok ‘ka­zanmak’ için ne gerekiyorsa yapar, futbolcu ve hakem daha fazla ‘kazanmak’ için şike ope­rasyonuna dahil olur, avukat karşı taraf daha çok teklif edince ‘akıllı davranmayı’ yeğler, hakim kararı verirken sadece ‘vicdanı­nın sesini’ değil, başka sesleri dinlemeyi daha ‘uygun’ bulur, üniversite üyesi, bütün bir yıl boyunca öğretmediğini ‘yaz oku­lunda’ beş, altı haftada öğretir, verdiği derslerin saatini akşama, değilse geç saatlere kaydırmayı yeğler ki ‘kazancı artsın’.., ba­kanlığın ilgili büyük/küçük me­muru ihaleyi en çok “komisyon” verene “lâyık görür”, belediye başkanı imar planında değişiklik yaparak hızla “kalkınır…” İşbiti­rici müteahhit de işi ‘iyi bitirme­nin’ bir gereği olarak, demirden, çimento’dan, mümkün olan her şeyden, ve tabii en çok da işçi­nin emeğinden çalmayı yeğler… Ve inşa ettiği evler çöktüğünde ve insanlar öldüğünde bunun bir ‘takdir-i ilâhî’ olduğu söylenir…

Böylesi ahlâk yoksunu bir or­tamda yolsuzluğu tahkik etsin diye gönderilen müfettiş için iki şık söz konusudur: Yolsuzluğun üstüne gidip, suçluların ceza­landırılmalarını sağlamak, bu durumda bir “trafik kazasına” uğ­ramayı, değilse “faili meçhul” bir şekilde ortadan kaybolma riskini, mafyanın gazabına uğrama ihti­malini göze alması gerekecektir, ya da işbitiriciler kervanına katı­lıp ‘akıllı’. ‘gerçekçi’ olma yolunu seçecektir… Bir skandalı diğeri izlerken ve skandallar artık ku­ral haline gelmişken, pis kokular her yeri sarmışken, hâlâ “çürük elmalardan” söz ediliyor olması rahatsız edici değil mi? Cuval­daki elmaların çürükleri istisna ve ayıklanabilir durumda mıdır? Elbette her zaman ve her koşul­da istisnalar vardır ama bilindiği gibi, istisnalar kuralı doğrulamak içindir denmiştir…

Kumar dememek için “şans oyunu” deniyor… Aslında portresi on milyarlarca dolar olan bir kumar değil mi söz konu­su olan? Doğrusu milli piyango değil, milli kumar olması gere­kir. Toto, loto, şans topu, bahis, iddaa, kazı-kazan, at yarışları, paralı yarışma programları, vb. devasa bir kumar sektörüdür. Ahlâkı en çok ve en hızlı eroz­yona uğratan pis bir sektördür. Çalışmadan, bir emek harcama­dan da ‘kazanılabildiği’ bilincinin yerleşmesini sağlıyor. Aslında genel bir çerçevede bu ‘oyunlar’ oyuna dahil olan emekçi halk kit­leleri için bir tür ek vergi demek­tir… Amaç işlevi birilerini ‘ütmek’ olsa da, asıl tahribat ahlâkî eroz­yonla ilgilidir.

Slogan şöyle: “Pekâlâ siz de kazanabilirsiniz! Neden olmasın”? Siz küçük hırsızların ayıplandığına, kötülendiğine, lânetlendiğine bakmayın, sis­tem büyük hırsızları görünmez kılmak için onları cezalandırı­yor. Zira büyük hırsızların daha çok çalabilmesi için küçüklerin engellenmesi gerekiyor. Siz hiç mahpusanelerde ‘büyük hırsız’ gördünüz mü? Oysa mahpusa­neler her zaman küçük hırsızlar­la doludur. Büyük hırsızlar ancak istisna olarak orada bulunurlar… Fakat büyük hırsızların ‘en bü­yük hayır sever, yoksul dostu’ olarak sunulması da burjuva uy­garlığının bir ironisidir. Çaldıkla­rının çok küçük bir kısmını hayır işlerine harcarlar, hayırseverliğin timsâli olarak cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların elinden ödül alırlar… Elbette toplumsal ahlâkın hızla aşınmasında rek­lamların da çok önemli bir dahli söz konusu. Reklamlar daha çok satmanın [daha çok üretmenin de tabii], daha çok tüketmenin, daha çok yok etmenin ve kirlet­menin hizmetinde. En çok kirle­tilen de bizzat insanların kendisi olmak kaydıyla… Reklamlar in­sanları alıklaştırıyor, bönleştiri­yor, ahmaklaştırıyor, onları bir çeşit tüketen robotlara dönüştü­rüyor, düşünme, ‘bağımsız karar verme’ yeteneklerini dumura uğ­ratıyor…

Metalaşma, paralılaşma, çürüme sürecinin hızlandığı, de­rinleştiği, her şeyi kapsar hale geldiği neoliberal küreselleşme çağında, sanatın, bir bütün ola­rak estetilk etkinliğin de bu sü­recin dışında kalması mümkün değildir. Zaten gerçek anlamda estetik yaratıcılığın, metalaşma/ paralılaşma mantığıyla uyuş­ması mümkün değildir. Sanatçı kendi etiğine ve varlık nedenine yabancılaşmadan, kendi misyo­nuna ihânet etmeden kapitaliz­min dayattığı hıza uyum sağla­ması kolay değildir. Kaldı ki, ve unutmamak gerekir ki, kapta­lizmle estetik etkinliğin uyuşma­masının bir nedeni de sanatın kaliteyi [niteliği] esas alması, ka­pitalizm için ise nicellliğin kural olmasıdır.

Kapitalizmin doğası, te­mel eğilimlerinin ve dinamikle­rinin zorunlu bir sonucu olarak, kendine özgü bir ahlâka sahip olamazdı ama geçmiş uygarlık­lardan miras kalanı aşındırabilir­di. İnsan emeğinden başlayarak her şeyi metalaştıran, ticarileş­tiren, alınıp-satılan nesnelere dönüştüren, insanı üreten ve tü­keten bir araca bir tür ‘makine­ye’ indirgeyen, maddi zerginliği yaşamın biricik ereği mertebe­sine çıkaran, bencilliği, egoizmi ve gücü yücelten, parayı tam bir tapınma aracına dönüştüren, işbitiriciliğin kural olduğu burju­va uygarlığının bir ahlâkı olabi­lir mi? Böyle bir toplumsal dü­zen, sözünü ettiğimiz tüm diğer olumsuzluklar ve kötütülükler bir yana, iyiyle kütü, doğruyla yan­lış, gerçek yalan ayrımını da yok ediyor. Değer ölçüsü sahneden çekiliyor, nîrengi noktası [ point de repère] yok oluyor… İnsanın bunca değersizleştiği, anlam kaybının artık kural haline gel­diği bir toplum düzeni sürdürüle­bilir mi? Ya da daha ne zamana kadar? (FB/NV)

 

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here