AKP- ÖCALAN İTTİFAKI ÖNDERLİĞİNDEKİ BARIŞ SÜRECİ ÜZERİNE

0
33

Odak Dergisi-02/04/2013

Yıllardır kirli savaşa karşı kendilerini siper eden Türkiye devrimcileri barışı nasıl istemez? Türkiye devrimcileri bu savaştan en büyük zararı gören siyasal güçtür. Herkes bir biçimde savaştan beslendi. Kaybeden biz olduk. Savaş her iki tarafta birden milli düşmanlıkları yükseltti. Yükselen milli düşmanlıklardan biz zarar gördük.

Devlet bizi  Türkiye halkına PKK olarak lanse etti. Bu yüzden sadece Kürt düşmanlığının değil yükselen Kürt milliyetçiliğine tepkilerin de hedefi olduk.  PKK, gelişigüzel eylemler yaptığında bile Kürt milliyetçiliğinden, bölge devletlerinden onay veya destek alarak varlığını koruyup geliştirebildi. O eylemleri tasvip etmediğimiz ve eleştirdiğimiz halde kaybedeni biz olduk. PKK’ye en ufak eleştirimizde ise Kürt milliyetçiliğinin etkisi altındaki sol çevrelerde adımız sosyal şovene çıktı.

Kürt ulusal hareketinin özgürlük adına başlatılan savaşın özgürleştirme potansiyeli giderek geriledi. Türk-Kürt savaşında çeşitli milliyetçi ve dinci siyasal hareketler güç kazandılar. Çokları ceplerini doldurdu. Türkiye işçi sınıfı, Türkiye halkı ve emekçiler kaybettiler. AKP bu sürecin ürünüdür. Cemaat bu sürecin ürünüdür.

Bugün Kürt ulusal hareketi nasıl büyük gelişmeler sağladığıyla övünüyor. Büyük gelişmeler sağladıkları doğrudur. Gerek onların gerekse din ve mezhep davası güdenlerin büyük demokratik gelişmeler sağladıkları iddiasını ise kuşkuyla karşılıyoruz.  Çünkü Türk, Kürt, Zaza, Arap, Laz vb milliyetlerden, Alevi ve Sünni mezheplerden Türkiye emekçilerinin, gençliğin hak ve özgürlükleri, demokratik örgütlenmeleri ve mücadeleleri geriledi. İnsanların Kürt kimliğini ileri sürebilmeleri önemsiz görülemez. Kürt ulusal hareketinin geleneksel Kürt kadınının özgürleşmesini destekleyen yönleri de oldu. Fakat milliyetçilik halini alan savaşta asıl gelişen emekçi hakları ve demokrasi değil milliyetçilik, dincilik,  mezhepçilik ve bürokratik dikta eğilimleri oldu.

Bugünkü barışın getirdiği özgürlüğü Yazar Ece Temelkuran şöyle tarif etmiş:

Kürtler ve Türkler, evet, eşit vatandaşlar olacaklar bundan böyle. Pres makinalarında ezilen çocukları eşitlenecek. İnşaatlardan düşüp ölen gençleri eşitlenecek. Okutamadıkları kızları, kocaları tarafından öldürülen kız kardeşleri eşitlenecek. Üretim bantlarının önünde gözleri kapanmasın diye aynı mandallarla tutturacaklar göz kapaklarını. Aynı biber gazıyla zehirlenip sonra aynı ekranların önünde işlerin iyiye gittiğini dinleyecekler. Evet, Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe de dinleyebilecekler artık. Üstelik herkesin keyfi yerinde olacak. Çünkü aynı esnada “ezan susmayacak ve bayrak da inmeyecek”, MHP’liler de merak etmesin yani. On numara bir memleket olacak burası. Çin benzeri bir Dubai olacak. Ve ekranlar sadece alışveriş merkezlerinden görüntüler verecek. İnşallah o zaman bütün çocuklarımız Müslüman Türkiye vatandaşları olarak ölecek! Evet izin var, Kürtçe de ölebilecekler artık.

Kürt ulusal hareketi ile stratejik ittifak durumu var mı?

Kürt ulusal hareketi Kemal Pirlerin sosyalizm davasından AKP, ABD ve İsrail ile ittifak çizgisine geldi. Değil sadece Marks, Chavez ve hatta bazen Kılıçdaroğlu bile artık onlara aşırı geliyor.

Biz Kürt ulusal hareketinin 15 Ağustos 1984 yılındaki çıkışının ardından onu stratejik bağlaşık gördük. O dönemde Kürt ulusal hareketi devrimci bir rol oynuyordu. Sovyetler Birliği yıkılmamıştı ve Kürt ulusal hareketi Marksist iddiadaydı ve ”Türkiye Devrimi” diyordu. Kemal Pirler bu harekete Marksist devrim iddiasıyla katılmış olduklarını söylemişlerdi. Kürt ulusal hareketi mültecileşen Türkiye solunu Batı emperyalizmine teslim olmakla eleştiriyor ve Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin mücadelesini yürütmekten söz ediyordu. Birçok devrimci, dağılmakta olan Türkiyeli örgütlerinden PKK saflarına geçmekteydi. PKK düzene karşı gerilla savaşı başlatmış, Türkiye militan solunun rüyasını gerçekleştirmişti.

Bu dönemde biz PKK’nin milliyetçi yanlarını ve sol içinde şiddet kullanmasını eleştirirken onun devrimci çıkışını destekliyor, Kürt ulusal hareketiyle ülke temelinde örgütlenme anlayışıyla stratejik ittifakı savunuyorduk: Türkiye’de yaşayan bütün milliyetten devrimcilerin Türkiye soluna, Kürdistan’da yaşayanların da Kürdistan devrimci hareketine katılmasını öneriyorduk. Güç olamadığımız için bu yolda etkide bulunamadık. Giderek PKK’nin milliyetçi ve bürokratik burjuva niteliği ön plana çıkacaktı.

Sovyetler Birliği yıkılınca Türkiye solu büyük prestij kaybetti. PKK sosyalizmin prestij kaybettiğini görünce Marksizmin bayrağını dalgalandırma şampiyonu iddiasını terketti; milliyetçiliğe oynayarak Amerikancı sisteme yaklaştı ve ondan kabul aradı; ABD’nin bölgedeki planlarına katılmanın yollarını aradı. PKK’nin Suriye’de barınıyor olması bu arayışı sınırlandırmaktaydı. Öcalan ABD-AB-Türkiye ve İsrail baskısıyla Suriye’den çıkmak zorunda kalınca bu konudaki engellerden kurtuldu. Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması PKK için yeni bir dönüm noktası oldu. PKK artık savaşın amacını, kendisini sistemin efendileriyle işbirliği düzeyine yükseltmeye  yöneltecekti.

Irak’ın işgali öncesinde PKK’nin başına gelen Osman Öcalan ekibindeki Nizamettin Taş, Irak’ın işgaline temsili bir güç vererek ABD saflarında katılma önerisini PKK’ye kabul ettirdiklerini ve bu amaçla ABD ile temasa geçtiklerini belirtiyor. Bu çaba hayata geçememiş. O sırada savaşa katılmaya karşı tutumdaki generallerin kontrolünde olan İmralı Cezaevi’nden kesin itiraz gelmiş. (Ruşen Çakır, Vatan, 27 Ocak 2013).

Hareketimiz 1990 sonrası şovenizme karşı mücadele etmeyi sürdürürken Kürt ulusal hareketine karşı eleştirilerini de artırdı. Kürt ulusal hareketinin Türkiye solunu istismar etmesini eleştirdi ve Türkiye solunun bağımsızlığını savundu. Öcalan’ın yakalanması sonrası tavırları üzerine bu tutumumuza daha da ağırlık verdik.

PKK bugüne kadar ilişkilerini Türkiye solunu kullanma ve ona karşı güvensizlik yayma temeli üzerinde kurdu. Bu amaçla bir yandan Türkiye solunu Kürt ulusal hareketinin  propagandacısı ve hatta bu hareketin kadro kaynağı olarak kullanırken diğer yandan da onu itibarsızlaştırma çizgisi izledi. Türkiye solu içindeki disiplinsizlikleri körükledi. Türkiye solunda suç işlemiş insanları korumasına aldı. PKK’nin Türkiye soluyla kurduğu ittifaklarda Türkiye solundan kendisine geçmek serbest ama kendisinden Türkiye soluna geçmek fiilen yasak  olageldi. Güce tapan sol çevreler PKK’nin bu istismarcı yaklaşımına karşı ses çıkarmamayı ve hatta destek olmayı enternasyonalist tutum gördüler.

Bir çok sol örgüt PKK ile bu tarz ilişki içindeki geçmişte Türkiye solundaki Sovyetler Birliği kuyrukçuluğunun bile  ilerisine geçtiler. Özgürlükçülük Kürt ulusal hareketinin en zayıf yanlarından biri olduğu halde onu  ”Özgürlük Hareketi” olarak andılar. Onun Kürt ulusal hareketi olarak adlandırılmasını bile şovenist tutum gördüler. Bu tarz ilişkiler Türkiye solunu kişilikleştirdi. Türkiye solu bu yüzden toplumda itibar kaybetti.

Zaten PKK Türkiye soluyla girdiği ilişkideki sorumsuzca ve bencilce tutumuna karşı en ufak eleştiriyi hemen sosyal-şovenizm gösterdi.  Örgütlerine karşı ağır suçlar işleyenler, arkadaşlarını satanlar PKK içinde kendilerine yer bulabildiler. Hareketimiz saflarında poliste arkadaşlarını satmış bir alçak, PKK’ye dayanarak yıllarca aleyhimizde yalanlar yayabildi. PKK o şahsın yalan yaydığını bildiği halde kılını kıpırdatmadı ve hatta fiilen onu korudu. Çünkü Türkiye solunun itibardan düşmesi PKK’nin işine geliyordu.

Kürt ulusal hareketi Türkiye devrimini mi yoksa emperyalist sisteme dahil olmayı mı hedefliyor? DHKP-C’nin AKP’yi ve Adalet Bakanlığı’nı  hedef alan eyleminin hemen ardından BDP’nin CHP’yi ve diğer burjuva partilerini de sollayarak AKP’ye geçmiş olsun mesajı vererek eylemi kınaması ilginçtir. PKK lideri Öcalan daha Özal döneminden bu yana oligarşiye Yavuz Sultan Selim döneminde kurulan Türk-Kürt ittifakını öneriyordu. Öcalan o dönemi ”Kürtlerin altın çağı” olarak adlandırmıştı. Öcalan ayrıca böyle bir ittifak durumunda Türkiye solunu da denetleyebileceğini ifade ediyordu.

Ancak oligarşi bu ittifaka yanaşmadı. PKK uzun süredir ABD ile de yakınlaşmak için çalışmaktaydı. ABD ise oligarşiyi küstürmemek için PKK ile yakınlaşmadı.

Mezhep davası derdine düşmüş olan Erdoğan Suriye’ye karşı giriştiği komploda hem içeride hem de dışarıda zora düşünce Öcalan ile ittifaka yanaştı.  AKP bilindiği gibi baştaki hükümeti ”Öcalan’ı asamadınız” diye suçlayarak oyları götürmüş ve iktidara gelmişti. ”Halep Oradaysa Şemdinli Burada” başlıklı yazımızda (Odak. 6 Ağustos 2012) Erdoğan’ın içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için tek çaresinin Öcalan olduğunu ifade etmiştik. Erdoğan tahmin ettiğimiz gibi davrandı ve Öcalan ile ittifaka girdi. Şimdi aralarında su sızmıyor.

Önümüzdeki dönem ve Türkiye solu

Erdoğan-Öcalan ittifakı sürerse, ki sürebilir, o zaman Kürt ulusal hareketi artık muhalif güç olmaktan çıkar ve Ortadoğu’da İsrail-ABD-Suudi Arabistan ve Türkiye kampına katılır. Aynı zamanda da Kürdistan’daki feodal kalıntılardan ve sömürgeci düzenden dolayı kısmen demokratik bir güç olmayı sürdürür.

AKP-PKK ittifakı Kürt bölgesinde tarımın, hayvancılığın, ticaret ve sanayinin gelişmesine muazzam katkı sağlar. Türkiye’nin enerji merkezi olması konumu güçlenir. Altyapı yatırımları artar. Arap sermayesi ve uluslararası sermaye Türkiye’ye akar. İşsizlik azalır. Türkiye ekonomisine büyük canlılık gelir. Devlet Güneydoğu’dan vergi almaya başlar. Savaşa giden bütçe ekonomiye gider.  Eğer bir de Suriye’deki rejimi Kürtlerin yardımıyla devirmeyi başarırlarsa oligarşi o zaman yakıp yıktırdığı Suriye’nin imarından büyük pay alır. Burjuvazi bayram eder. Artan karların bir kısmı halkla da paylaşılır ve sosyal harcamalara yansıtılır. İşsizlik sigortası gibi uygulamalar başlar.

Bu durumda Erdoğan ve Öcalan çok büyük prestij kazanacaktır. Hem akan kardeş kanını durdurmuş hem de Türkiye’ye çok büyük ekonomik hamle kazandırmış olacaklardır. Bugün Öcalan-AKP yakınlaşmasıyla azıcık kenara itilmiş olan Cemaat da bir süre sonra sürece dahil olacaktır. Zaten Öcalan bu yolda adım attı bile (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22879093.asp). Türkiye’nin İslamcılaştırılması süreci devam eder. Türkiye bu yoldan Ortadoğu’da Batının model ülkesi olma yolunda ilerler ve Rusya-Çin-İran blokuna karşı Batı’ya güçlü bir dayanak olur.  Evet, burjuvazinin iktidarı her bakımdan perçinlenmiş olacaktır.

Süreç boyunca milli çelişkiler hem zayıflayacak hem de artacaktır. Öcalan’ın dünya Kürtlüğünün liderliği bu anlaşmayla perçinlenmiş bulunuyor. Kürt halkında milliyetçi duygular daha da gelişti. Bu durum karşısında artan şovenist  tepkilere sığınma adresi olarak Erdoğan konumlanmış bulunuyor. İsrail’in özür dilemesi Erdoğan’ın prestijini yükseltme operasyonunun bir parçasıdır. Erdoğan Türkiye’yi bir arada tutacak ve aşırılıkları dizginleyecek büyük lider olarak öne çıkmayı hesaplıyor.

Erdoğan PKK ile başlattığı barış sürecine CHP’nin katılmasına doğrudan doğruya dirsek çevirdi. Kılıçdaroğlu’nun ”Barışa yönelik adımlar atacaksa hükümete açık çek veririz” sözünü ”Sen kim oluyorsun da çek veriyorsun?” diye bir kanara itti. Çünkü o, hesaplarını rakiplerini saf dışı ederek güçlenme üzerine kurmuştu. Kürt ulusal hareketi yanlısı yazarlar bu konuda Erdoğan’a destek çıkıp CHP’yi milliyetçiliği saflarına itma yönünde yazılar yazdılar.

Bu süreçin özgün yanlarından biri de Türk ve Kürt milliyetçiliğinin kaynaşması olacaktır. Devrimcilerin enternasyonalist amaçlarla fedakarca savundukları Türk-Kürt  emekçilerinin kardeşliği şimdi egemen güçlerin elinde, yayılmacı bir dinamik kazanan Türk-Kürt milliyetçiliği sentezine dönüşme eğiliminde. Öcalan bu sentezle Türkiye sınırlarının genişleyeceği imasında bulunuyor. Kürtlük Ortadoğu’da güçlü ve örgütlü. Türklük de Orta Asya’ya kadar uzanıyor. Egemen güçlerin Türk-Kürt kardeşleşmesi ister istemez Çin’i ve Rusya’yı hedef alacaktır. Yurt dışında CIA okulları açmış olan Gülen Cemaati’ne burada çok iş düşüyor.

İstanbul şimdilerde artık Arap sermayedarlarının yurdu oluyor.  İşte bir örnek: Katar sermayedarları Türkiye’ye İslami otel yapmaktalarmış. ”Görüşmelerin devam ettiğini söyleyen El Saarany, ’Dünya çapında her yıl 2-3 otel yatırımı yapmayı planlıyoruz. Türkiye değer verdiğimiz ve bize değer verilen bir ülke. Bursa projesinin arkasından, Ankara’da bir otel yapmayı planlıyoruz. Ancak bu kadarla sınırlı kalmayacak’ dedi”.

(http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/22824739.asp). İslami yaşam adı altında dinsel baskılar yurt çapında artıyor.

Bu sürece karşı uzun vadeli bir direniş geliştirilmesi gerekir. Acele ve hazırlıksız tepki gösterenler kaybederler. Ancak Türkiye solu bağımsız çizgide giderse sürecin asıl kazananı olur. PKK ve AKP Türkiye solunu kendi yedeklerine almaya çalışmaya devam edecekler. PKK bu süreçte ne Türkiye solunu ne de Alevi hareketini yedeklemeyi terketmek ister.  Hızlı değişikliğe de girmek istemez. Çünkü PKK yönetiminde hala kendisini solcu gören ve Alevi kökenli insanlar ağırlık oluşturuyorlar. Osman Öcalan’ın her fırsatta kin kustuğu bu çizgideki insanlar BDP içinde de etki sahibiler. Önümüzdeki süreçte bu güçlerin etkisi azalacaktır. Türkiye genelinde yapılan operasyon PKK içinde de yapılacaktır. Türk ulusalcıları da solu etkilemeye çalışacak ve etkili olacaklardır.

Biz ise hem Türk-Kürt egemenlerin kozmopolitizmine hem de Türk ulusalcılığına karşı her milliyetten ve inançtan ezilen halkın emperyalizme ve oligarşiye karşı birlikte mücadelesini savunacağız.

Kürt halkının ve ezilen milliyetlerin demokratik özgürlüklerini destekliyoruz. Alevilerin demokratik özgürlüklerini destekliyoruz. Ama sosyalist hareket, emekçilerin özgürlük hareketi ne milliyetçilerle ne de dedelerle gelişir. Sosyalist hareket Marksizmi eylem kılavuzu bilen devrimcilerin öncülüğünde ve emeğin kurtuluşu çizgisinde gelişebilir. Milliyetçi ve dinsel hareketlerin topluma verecekleri çok sınırlıdır. Bu hareketler emekçileri bölüyor.

AKP-Öcalan ittifakının barış sürecini gerçek bir demokratik bir sürece çevirebiliriz. Sol güçler aktifleştikçe mücadele olanakları daha da artacaktır. İçinde bulunduğumuz süreçte emekçi hareketi, gençlik hareketi ve kadın hareketi üzerinde yoğunlaşmalıyız. Çalışmalarımızda daha aktif oldukça sonuçlarını kesin olarak alacağız. Süreci gelişme şansı olarak görüyoruz. Bu süreçte hem Hareketimizi geliştirmek hem de solda birliğe hizmette bulunmalıyız. Bu iki çalışma birbirini bütünler ve destekler.

Solun kimsenin peşine takılmadan kendi içinde birleşmesi gerekir. Türkiye solu ne Türk ne de Kürt milliyetçilerinin kucağında birleşemez. Kendi platformumuzu yaratmalı ve birbirimizle kendi dilimizle, Marksizmin devrimci diliyle görüşmeliyiz. Sol güçlerle birlikte Marks’ın Kapitalini okuma temelinde günümüz kapitalizmi hakkında ortak görüşlere ulaşmayı hedefleyen bir çalışma, farklı görüşlerden, örgütlülüklerden ve geleneklerden ama aynı nihai amacı taşıyan biz devrimcileri birbirimize yakınlaştırır. Birbirimizi dinlemeyi, anlamayı, birbirimizin yardımıyla bilinçlenmeyi öğreniriz. Bu çalışmayı başlattık ve gelişiyor. Ülkemizin sorunlarını ele alacağımız bir eğitim ve dayanışma kurultayı ise bu konuda devrimci güçler için bir derleniş platformu olacaktır.   Yeni-liberal dincilik bugün yüksek öğrenim gençliğinin yüzde sekseninden fazlasını etkisine almış durumda. Liseler ve diğer okullardaki eğitim de hızla dincileştiriliyor. Din istismarına dayanan düzen, toplumun bütün kilit yerlerine kendi insanlarını getiriyor. Bu güçler polis ve istihbarat aracılığıyla sendikacılıktan Alevi hareketine kadar her alana sızıp yer tutuyorlar. Kapitalist düzen insanları bireyciliğe ve lümpenliğe iterken sol, elele vererek bir dayanışmacı alternatif geliştiremediği için kitleler dinciliğe, mezhepçiliğe ve bireyciliğe sığınıyorlar. Sol güçler olarak küçük ve dar düşündüğümüz, birbirimize sahip çıkmadığımız için muazzam potansiyellerini heba ediyoruz. Eğitim ve Dayanışma Kurultayı bu süreci sorgulayacak kollektif bir düşünce ve eylem gücü ortaya çıkaracaktır. Türkiye emekçilerini burjuvaziye ve Cemaate mahkum etmeyeceğiz.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here