AKP’Yİ KİM GÖTÜRÜR?

1
75

Sonuç olarak hükümetin istifasını oluşturacak zemin, öncelikle halktan geçer. Bu sebeptendir ki halkın yenilenmeye ve mücadeleye aç potansiyelini açığa çıkaracak kalıcı, somut adımlar atılması gerekir. Aksi halde mücadele “şu hırsızlar ve egemenler gitsin bu hırsızlar ve egemenler gelsin” gelsin saçmalığına dönüşecektir.

Hırsızlığın, sömürü ve egemenliğin ortadan kalkacağı bir düzen mümkün ve gereklidir. Solun görevi halkla birlikte bu düşünceye ve ilişkilere ulaşmaktır. AKP ve benzerlerinin iktidarlarını silip süpürecek olan,

Gezi’deki dayanışmacı ve özgürleştirici ilişkileri bilince çıkarıp kalıcılaştıracak olan bir harekettir. Yoksa sol ve halk figüran olmaya mahkumdurlar.

Son dönemde olağanüstü gelişmeler yaşıyoruz. Öncelikle belki de çoğumuzun öngörmediği bir Gezi direnişini yaşadık. Bu direniş, belki de Türkiye tarihinin en kitlesel ve kapsayıcı direnişi oldu. Başta Gezi Parkı olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında farklı siyasal, sosyal, kültürel tarzlara sahip birçok insan bir araya geldi. Gezi Parkı’nda gözlemlenen o birlik, beraberlik ve dayanışma günleri herkes için unutulmaz birçok anı ve bir o kadar da ders içermekte. Gezi direnişi, AKP hükümeti döneminde uygulanan ayrımcı, mezhepçi ve baskıcı politikalara karşı güçlü bir cevap oldu. İnsanlar, başka başka sebeplerle Gezi direnişine destek verdiler. Ama herkesin ağzında AKP vardı ve herkes AKP’nin artık ömrünü doldurduğunu ve ülkeyi kendi dinci ve gerici emelleri doğrultusunda batağa sürüklediğini dile getiriyordu. Bu niyetlerin ve temennilerin eşiğinde bazı çevrelerden “Hükümet İstifa!” sloganları yükseliyordu. Gezi kitlesinin “AKP gitsin CHP ya da kim gelirse gelsin” düşüncesine yakın bileşimine de biraz bakılınca böyle bir talebin ortaya çıkması anlamsız kaçmıyordu. Ancak, burada bizim dikkate değer gördüğümüz nokta bu talebin sol tarafından nasıl karşılandığı ve bu talebe ne gibi anlamlar biçildiği olacaktır.

Bu sloganı biz meşhur 17 Aralık operasyonları ve akabinde de çok duyar olduk. “3 Bakan Yetmez, Hükümet İstifa” şeklinde yeni biçimini alan slogan Gezi’den bize miras kalmıştı. İnsanlar bu sefer belki Gezi’den de destek alarak AKP’nin iyice sıkıştığını ve bir şekilde iktidarı terk edeceğini düşünüyorlardı. Bu doğrultuda Gezi’den bu yana kampanyalar dahi düzenlendi, imzalar toplandı, mitingler yapıldı. Bunların hepsi de aslında fena ilgi görmedi. Ancak, şöyle bir nokta vardı ki “Hükümet İstifa” demek ne demekti? Hükümet istifa talebini siyasi çevreler acaba ne biçimde sahiplendiler? Türkiye’de demokratik mücadeleye omuzlayan sosyalistler bu talebi nasıl sahiplendiler? Ya da başka bir deyişle bu talep ve sonrasında gelişen olaylar sosyalistler adına ne gibi fırsatlar öngörüyordu? ”Hükümet İstifa” Sloganı ve Anlamı ”Hükümet istifa” sloganı başta da belirttiğimiz üzere Türkiye’de birçok insanın ortak talebi durumuna gelmiş durumda. Bu sloganın insanların birçoğunu bir araya getirebilme özelliğini gözden kaçırmamak gerekir. Bu hususta, talebin üzerinde düşünmek gerektiği görülmekte.

Gezi’den bu yana gelinen süreçte bu slogan üzerine solda farklı eğilimlerle karşılaştık. Bu slogan kimi çevrelerce temel önemde görünürken, kimilerince ise itibar edilmeyen durumdadır. Bu onu benimseyen çevreler açısından doğrudan kitleleri harekete geçirebilecek ve devrimci nüveler taşıyan bir slogan olarak görülüyor. Öteki kesim için ise bu slogan bazı haklı gerekçeler taşıyor olsa bile en fazla düzeni rahatlatacak sonuçlar getirebilir.

17 Aralık’ta yeni bir boyut kazanan AKP-Cemaat kavgasının yarattığı hava birçoğumuzda “Başardık, AKP’yi düşürüyoruz!” heyecanına sebep oldu. Bu “aldatıcı” ve “ rehavet” kokan havanın hüküm sürmüş olduğu şu günlerde “Hükümet istifa!” şiarı daha da çok duyulmaya başladı. Kitlelerin bu sloganı atması iyi ama bu talebin kendisi ve hatta hükümetin istifası ilerici, demokratik ve devrimci gelişmelere yol açar mı? Bu talebin her şeyden önce dönüştürülmesi ve içi doldurulması gerekiyor.

”Hükümet İstifa” Talebini Derinleştirmek

Hükümetin istifası devrimciler açısından ne türlü bir anlama sahiptir? Hükümetin istifası sürecini tetikleyen koşulları göz etmeksizin bu sorunun cevabını bulmak pek de mümkün gözükmüyor. Belki de bu sloganı dönüştürmeden önce bu slogandaki talebin gerçekleşebilme durumlarını düşünmek gerekiyor.

Biraz tarihten, biraz günümüzden deneyimleri düşündüğümüzde en sık rastlanan istifa biçiminin egemenlerin fikir uyuşmazlığı sonucu ortaya çıktığını görüyoruz. Halk isyanları sonucu yaşanan istifalar, devrilişler sonrası yaşanan demokratik, devrimci deneyimler de geçmişte sık rastlanan örnekler olarak durmakta önümüzde. Bunların da dışında çeşitli kişisel komplolara ve usulsüzlüklere karşı bir tedbir amaçlı olarak yaşanan görevi bırakma deneyimlerine çok rastlar olduk. Bu sonuncusu hükümet düzeyinde pek görülmese de hükümete direkt zarar verebilecek potansiyele sahip görünüyor. Belki bunların dışında da birçok deneyimden bahsedilebilir. Ancak, burada anlatılmaya çalışılan şey dünya tarihinde yaşanan değişikliklerin kendine has özellikler taşıdığıdır.

Günümüze geri dönersek, tarihten de hareketle bizde yaşanan bu aldatıcı havanın kaynağının aslında yanlış analizden geldiğini görebiliriz. Bu yanlış analizin kaynağı da halk yığınlarının örgütlü kesiminin yöntemsel anlamda yaşadığı reelden uzak ve plansız, programsız tavrı olarak gözükmektedir. Gezi direnişi ilk çıktığı zamanlar heyecana kapılıp “devrim oldu, olacak” şeklinde tepkiler işitir olmuştuk. Ancak Gezi sürecine bir devrim niteliği kazandırmak abartı olacaktır. Gezi sürecinin toplum üzerindeki olumlu etkilerini bir kenara koyarsak toplumun örgütlü kesiminin daha çok yol kat etmesi gerektiği gözüküyor. Solun öncelikle Gezi sürecinden dersler çıkararak yarışma kültüründen vazgeçip halkla daha yakın ilişkiler kurabilmesi lazım. Halkın taleplerini gözeterek ve devrimci kaygılarla politikalar üretebilmesi gerek. Gezi Parkı direnişi sonrası Türkiye’nin tanıştığı forum deneyimi sosyalistler açısından önemli bir fırsattı. Bu fırsatı halkla bütünleşme ve örgütlü mücadeleye halkın içinden katkı sağlama açısından solun, sosyalistlerin pek de iyi değerlendiremediği günümüze kadar gelen forum sayısının azlığından görmek mümkündür. Gezi’den çıkarılan bu anaizle 17 Aralık’ta başlayan egemenler savaşını irdelemeye başlayabiliriz.

17 Aralık operasyonlarıyla başlayan sürecin geçmişe dayandığı herkesçe bilinen bir gerçek durumunda. Bu operasyonlar başlar başlamaz tekrardan Gezi’den kalan “hükümet istifa” talebi yükselmeye başladı. Bu talepler güzel ve anlamlı olmakla birlikte biraz da içinde bulunduğumuz şartları iyice analiz etmeden oluşturulmuş, altı doldurulmayan ve genelde de örgütlerin çıkarları doğrultusunda yükselen talepler olmaya başlamaktadır. Öncelikle AKP-Cemaat kavgasını analiz etmeye çalışırsak bu kavganın bir köşesini bile halk çıkarlarının, demokratikleşme kaygısının tutmadığını açık ve net bir şekilde görmek mümkün olacaktır. Bu koşullar altında bu operasyonların Gezi’de oluşan halk hareketinin bir sonucu olduğuna dair anlam çıkarmak da pek doğru görünmüyor. Ayrıca, halktan yükselmekte olan “hükümetin işi bitti” yorumları çok havada kalmış oluyor. Bu koşullar altında halktan yükselmekte olan “hükümet istifa” talebi, halkı bozuk ve köhnemiş düzen içinde çarka uydurmaya hizmet etmekten başka bir amaca yönelmemiş oluyor. Bu noktada da kusuru halkta görmek yerine örgütlü kesimde görmek daha doğru geliyor. Halkın her ne olursa olsun ortaya koymaya çalıştığı ortak tavır kazanım olarak değerlendirilmelidir. Ancak, şunu da söylemek gerekir ki bu tür reformcu talepleri sahiplenmek kitlesel hareketleri bir yerden alıp çok başka bir yere götürmek işlevselliğini pek taşımıyor. Hükümetin istifasını hesaba katabilmek ancak ve ancak güçlü bir demokratik halk hareketinin varlığında anlam kazanır. Bu demokratik halk hareketinin toplumsal anlamda var olamadığı yerlerde ise gidenin yerini alacak olan hükümetler emperyalistlerin taşeronu konumunda kalacaklardır. Şimdi biraz da bizce nasıl bir halk hareketi mümkün sorusuna yoğunlaşmak gerekir.

Demokratik Mücadelelerde Diyalog ve Önemi

Halk iktidarı deneyimlerini birbirinden ayıran temel özellikler nelerdir acaba? Mesela iki temel örneği ele alalım: Küba ve Sovyetler Birliği. Bu iki örnek de çok önemli bir fark vardır ki o da halka bakıştır. Küba’da halk devrimin en temel öznesi olarak değerlendirilip “yeni insan” inşası adına yegane araç olarak düşünülürken, Sovyetler Birliği’nde halk gün geçtikçe nesneleşen devlet bürokrasisinin içine sıkışıp kalan bir olgu olmaktan öteye gidememiştir. Bu temel fark da devrim mücadelesine önümüze çok değerli bir kavramın nitelik olarak düşünülmesi gerektiğini koyuyor: Diyalog.

Diyalog kavramı, bizim için kaba anlamda iletişim kurmak demek değildir. En temelde dünyayı değiştirme potansiyelini taşıyan ezilenlerin diyalogu olarak değerlendirilmelidir. Ezilenlerin diyalogu halk iktidarına giden yolda ilk adımdır. Ezilenlerin kuracağı dayanışmacı insan ilişkileri yoluyla birbirini anlayabilen, birbirine karşı etik sorumluluk sahibi, alçakgönüllü ve karşılıklı özgürleştirici bir tutumla yeni bir toplum inşası adına büyük yol kat edilmiş olacaktır. Gezi Parkı’na baktığımızda diyalogcu tarzda geliştirilen insan ilişkilerini azımsanmayacak düzeyde görebiliyoruz. Halkın Gezi Parkı’nı sahiplenerek, birbiriyle dayanışma içine girmesi ezilenlerin diyaloguna önemli örneklerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Gezi Parkı özelinde başlayıp tüm ülke çapına yayılan halk hareketinde göze çarpan birbirini anlamaya dönük tarzda ilişkiler diyalogun ilk adımını teşkil etmektedir. Gezi’den bu yana solun tanıklık ettiği bu potansiyel, Türkiye’nin mevcut iç ve dış politikaları göz önüne alındığında çok dikkatli incelenmesi gereken bir olgu konumunda gözüküyor. Bu diyalogcu ortamı solun eski geleneksel, rekabetçi, grupçu anlayıştan sıyrılarak lehine çevirme potansiyeli de halen tazeliğini korumaktadır.

Bu yeni ve genç potansiyelle direkt ilişki kurabilme adına Gezi direnişi sonrasında geliştirilmeye çalışılan forumlar Türkiye’de demokratik mücadele veren sol açısından büyük bir önem taşımaktaydı. Ancak, bazı güzel dayanışma örneklerini bir kenara koyarsak forumlardaki diyalogcu ortamı solun iyi kullanamadığını söylemek gerekir. Son cümlelerimizde biraz karamsar tablo çiziyor gibi görünsek de her daim insana inancımızın tam olmasından ötürü hiçbir şey için geç kalınmış olmadığını eklemeliyiz. Halen o birkaç hafta yaratılan Gezi potansiyeli ve sonrasında gelişen demokratik hareketlerin ürünlerini toplayabilecek bir iklime sahibiz. Özellikle de iktidar kliklerinin birbirini yediği şu günlerde sosyalistlerin bu süreci kendi lehlerine çevirebilme adına sağlam adımlar atabilmesi çok önemli görünüyor.

Bu Süreçte Neler Yapılabilir?

Bu geniş ve doğalında da tartışmalı bir soruya benziyor. Biz, bu soruya Eğitim ve Dayanışma Hareketi perspektifinden cevaplar vermeye çalışacağız.

Eğitim ve Dayanışma Hareketi, toplumda özgürlükçü bir eğitim örgütlenmesiyle yola çıkan, sosyalizmin özgürlükçü, hümanist yanlarını gün ışığına çıkararak solun devrimci yenilenmeye ihtiyacı olduğuna savunan bir harekettir. Eğitim ve Dayanışma Hareketi, Paulo Freire’nin diyalog anlayışını Türkiye’nin sübjektif ve objektif koşullarıyla tartma ve Che Guevera’nın yeni insan anlayışıyla da pekiştirme sürecidir. Türkiye solunda özellikle de reel sosyalizmin yıkılışından sonra ortaya çıkan boşluğun sosyalistlerin zaaflarını su yüzüne çıkardığını savunan hareketimiz, geleneksel sol anlayışının sorgulanması gerektiğini düşünmektedir. Bu doğrultuda ortaya koymuş olduğumuz solla birlikte diyalog temelinde Kapital okumaları, solla birlikte bir alternatif öğrenci yurdu ve toplumun demokrat, devrimci, aydın kesimleriyle birlikte bir eğitim kurultayı gibi hedeflerimiz var.

kapitalBu hedeflerden ilki olan Kapital okuma çalışmamızda yol aldık. Diyalog temelinde yürütmeye çalıştığımız çalışmalarımız sürüyor. Neoliberal düzenin hüküm sürdüğü dünyada Kapital’le beraber düzen hakkında ortak ve daha ileri fikirlere ulaşabilme amacındayız. Çalışmalarımızı salt bir entelektüel birikim olarak değerlendirmiyoruz.

Bu okuma kampanyamız sayesinde bir yandan da Freire’nin de sözünü ettiği klasik öğretmen-öğrenci ilişkisini sorgulamaya ve bu ilişkiyi aşmaya dönük yöntemler üzerinde duruyoruz. Ülkemizin ve dünyanın bitmez tükenmez krizlerle boğuştuğu ve gün geçtikçe de sömürü derecesinin vahşice arttığı şu dönemlerde Marx’ın Kapital kitabı birbirimizi anlamaya yardım edecek en önemli kaynaklardan bir tanesi. Gezi süreci ve sonrasında devam eden hareketlilikler bize şunu gösteriyor ki artık solun klasik öğretmen-öğrenci ilişkisinden sıyrılarak herkesin öğretmen aynı zamanda öğrenci olabileceği bir yenilenme içine girebilmesi gerekmektedir. Bu yenilenme adına diyalog temelinde Kapital okumaları bizim solla birlikte yapmak istediğimiz bir hedef olarak güncelliğini koruyor. Bir diğer hedefimize gelelim. Yurt meselesinin herkesçe önem arz ettiğini veya edeceğini düşünüyorum. AKP-Cemaat kavgasının önemli bir sebebinin de AKP’nin Cemaatin aktif olduğu dershaneleri kapatmak istemesi, eğitim meselesinin egemenler açısından ne denli bir önem arz ettiğini bize ufak da olsa gösteriyor. Fethullahçı yurt sisteminin ülkede ne denli etki yarattığının herkes farkındadır. Bunun dışında devletin de son döneme kadar yurt yapmama üzerindeki kararlı duruşu Cemaat ve türevlerinin ekmeğine yağ sürüyor. Birçok öğrencinin özellikle de demokrat, muhalif öğrencinin barınma sıkıntısı yaşadığı böyle bir ortamda Cemaat yurtlarına bir şekilde mecbur bırakılması gerçekliğiyle yüz yüze kalmış durumdayız. Bu ortamda,

Eğitim ve Dayanışma Hareketi olarak, solun çeşitli kesimleriyle ortak, niçin alternatif bir öğrenci yurdu olmasın, diyoruz. Bu öğrenci yurdunun demokratik mücadele açısından önemli bir eşik olacağını düşünüyoruz. Mücadelede önemli bir yere sahip olan gençlik kesiminin yurt içinde yaratacağı dayanışma ortamıyla geliştirilecek alternatif insan ilişkileri gelecek açısından bize önemli kazanımlar getirebilir. Gezi’den sonra yer yer öğrenciler arası barınma sorununa dair dayanışma örnekleri görülse de bu deneyimler oldukça yetersiz gözüküyor. Ülke çapında bir kampanya ve bu kampanyadan doğacak alternatif öğrenci yurtları bizi çok farklı noktalara taşıyabilir.

Son olarak da genel olarak hareketimizin amaçladığı eğitim örgütlenmesinden biraz bahsetmek gerekir. Eğitim, toplumlar açısından en önemli gelişim faktörlerinden biri. Biz, eğitimi ele alırken sadece örgün eğitimin kapsadığı alanla değil aynı zamanda ve esas olarak kapitalist sistem içinde insanlar arasında gelişen ilişkilerin yol açtığı sonuçlarla da değerlendirmeye çalışıyoruz. Eğitim sürecini kapitalizmden ayrı düşünmek doğru değildir. Sistemin bizi sokmuş olduğu bireyci, bencil davranışların hüküm sürdüğü insan tipini üretmeye dayalı meta-fetişisti ilişkilere ve egemenlik ve bağımlılık üreten eğitime temelden karşı çıkıyoruz. Onun yerine herkesin eşitler ilişkisi kurabileceği, birbirini anlayabileceği ve dünyayı değiştirme temelinde özgürleştirici bir eğitim tasvir ediyoruz. Eğitim meselesini demokratik mücadele temelinde düşünüyoruz. Sonuçta bizler de bu sistem içinde yetişen ve bu sistemin eğitimini alan insanlar olarak bir şeyleri değiştirmek için önce sol olarak kendimizden başlamamız gerektiğini çok iyi biliyoruz. Ne yazık ki bizleri ezen sınıflarla çok ortak yönlerimiz var. Türkiye solunda da özellikle de son dönemde böyle yenilenme çabasına ihtiyaç olduğunu düşünerek bir eğitim kurultayı düzenleme hedefimiz var. Bu kurultayda solun çeşitli kesimlerinin bir araya gelebilmesini hedefliyoruz. Bu buluşmanın insanların kendilerini tartacağı, birbirini anlayabileceği bir misyonu var bizim açımızdan. Gezi’den sonra da solun eline geçirmiş olduğu önemli bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. Geçmişten gelen eksiklerimizi tartışabileceğimiz, yeni mücadele alanları ve yöntemleri çizebileceğimiz solun en azından vicdanlı bir birlik kurabileceği bir kurultay hedefliyoruz.

Sonuç olarak hükümetin istifasını oluşturacak zemin, öncelikle halktan geçer. Bu sebeptendir ki halkın yenilenmeye ve mücadeleye aç potansiyelini açığa çıkaracak kalıcı, somut adımlar atılması gerekir. Aksi halde mücadele “şu hırsızlar ve egemenler gitsin bu hırsızlar ve egemenler gelsin” gelsin saçmalığına dönüşecektir. Hırsızlığın, sömürü ve egemenliğin ortadan kalkacağı bir düzen mümkün ve gereklidir. Solun görevi halkla birlikte bu düşünceye ve ilişkilere ulaşmaktır. AKP ve benzerlerinin iktidarlarını silip süpürecek olan, Gezi’deki dayanışmacı ve özgürleştirici ilişkileri bilince çıkarıp kalıcılaştıracak olan bir harekettir. Yoksa sol ve halk figüran olmaya mahkumdurlar.

Alican Çağrı Gökçe / 05.03.2014

1 Yorum

  1. İnsanlığımızın bir gündelik adımlarıyla , bir de tarihi yaptığı gerçek yürüyüşü var … (!)

    Şahin KANBUR & 23 Mart 2014

    **(!)**

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here