Almanya Seçimleri

0
128

Almanya`da 27 Eylül`de Federal Parlamento (Bundestag) için seçimler yapıldı. Bu seçimlerle birlikte bir çok eyalette belediye, eyalet parlamentoları, Avrupa parlamentosu da dahil olmak üzere uzun süren bir seçim maratonu da sona ermiş oldu. 2009 yılı içinde Almanya 17 Seçim yaşadı.

Seçim sonuçlarını değerlendirmeden önce daha iyi anlaşılabilmesi için, Almanya’nın siyasi yapısına ve seçim sistemine kısaca değinmekte fayda var.

Bugünkü Almanya, 16 ayrı eyaletten oluşuyor. Bunlardan 11 tanesi eski Batı Almanya (Federal Almanya Cumhuriyeti) sınırlarında iken diğer 5 tanesi ise Doğu Almanya diye bilinen Demokratik Almanya Cumhuriyeti`ne dahildi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından 3 Ekim 1990 yılında Batı Almanya, Doğu Almanya’yı kendi sınırları içerisine kattı. Böyle diyoruz, çünkü yaşananın adı resmi jargonda birleşme olsa da, esası budur. Geçen yaklaşık yirmi yılda teknik olarak kısmen yol alınmış olsa da duygusal olarak, henüz ne batı Almanlar, ne de doğu Almanlar, tek ulus olarak hissetmemektedirler kendilerini. Bu durum seçimler dahil hayatın her alanına yansımaktadır.

90 öncesi Bati Almanyasında neredeyse iki partili bir sistem hakimdi. Sosyal demokrat SPD ve Hristiyan Birlik diye anılan CDU (Christlik Demokratische Union, Hristiyan Demokrat Birlik) ve CSU(Christlich-Soziale Union, Bavyera Hristiyan Birliği) arasında salınan bir hükümet vardı. CDU bütün eyaletlerde örgütlü ulusal bir parti iken, hemen hemen aynı şeyleri savunan CSU ise sadece Bavyera eyaletinde örgütlü. CSU bu eyaletin tartışmasız tek partisi, son seçimlerde oylarının yüzde ellinin altına düşmüş olmasını büyük bir yenilgi gibi algılıyorlar.

Bunlara zaman zaman liberal FDP´de (Freie Demokratische Partei, Hür Demokrat Parti) katılıyordu. 68 hareketinin ardından ezberi ilk bozan Birlik 90/Yeşiller partisi oldu. Yetmişli yılların sonlarından beri özellikle atom karşıtı ve barış yanlısı sokak muhalefetinden güç alan ve türlü muhalif renkleri bünyesinde barındıran Yeşiller, ilkin üçüncü bir kuvvet olarak sisteme muhalif bir kimlikle siyaset sahnesinde yer aldılar. Ancak, SPD ile 1998 yılında kurdukları koalisyon onları da hayli ehlileştirip, sistem içine çekmeye yetti. Seçimler sonrası bir lisede yapılan röportajda gençlere, gelecekte ne gibi değişiklikler bekledikleri soruluyordu, gençlerin çoğu partilerin birbirlerinden pek bir farkı olmadığını söylerken, bir tanesi; eskiden yeşiller farklı idi, parlamentoya bisikletle giderlerdi, simdi onlar da son model arabalarla gidiyorlar, diyerek onların da sisteme entegre oluşlarını görsel bir biçimde ifade ediyordu.
Dogu Almanya`da ise malum tek parti, SED vardi. SED (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands, Almanya Birlik Partisi) geçmişin özeleştirişini verdi ve 1990 yılında ismini PDS (Partei des Demokratischen Sozialismus, Demokratik Sosyalizm Partisi) olarak değiştirip yoluna devam etti. Doğu Almanya`da yaşanan tüm olumsuzluklardan sorumlu tutulsa da bu parti, yok olup gitmedi, aksine bölgenin en güçlü partisi olarak kaldı, bir nevi bölgenin temsilcisi rolünü üstlendi. PDS`in Batı Almanya`da seçmeni yok denecek kadar azdı. PDS`in bölge partisi olma kaderini SPD`nin giderek sosyal demokrat ilkelerden uzaklaşıp neo-liberal politikalar izlemesine muhalefet edip 2004 yılında partiden ayrılan ve başını Oskar Lafontein`in çektiği WASG değiştirdi. Birbirine yakın şeyler savunan bu iki hareket birleştiler ve 2007 yılında Die Linke (Sol Parti)`yi kurdular. Böylece sol adına iki bölge arasındaki aşırı dengesizlik de kısmen ortadan kalkmış oldu. Çoğunluğu eski Batı Almanya sınırlarında yaşayan göçmen sol hareketler de sonunda kendilerini ifade edebilecek bir adres bulmuş oldular.
İşte, son federal parlamento seçimlerine giren belli başlı aktörler bunlardı. Okura kısaca tekrar hatırlatalım. Almanya 16 ayrı eyaletten oluşmuş bir federasyondur. Her eyaletin kendi parlamentosu ve hükümeti vardır. Almanya`da Bundestag denilen Federal Parlamento yanında bir de eyalet hükümetlerinin temsilcilerinin oluşturduğu ve Bundesrat denilen bir meclis vardır. Bir çok yasal değişiklik ancak her iki meclisin onayını alırsa gerçekleşebiliyor. Dolayısı ile Federal Hükümetin etkili politika yapabilmesi her iki mecliste de çoğunlukta olunması durumlarında mümkün olmaktadır.

1998 yılında CDU/CSU ve FDP`den oluşan hükümeti devirip Yeşillerle birlikte koalisyon kuran SPD 2002 yılında da aynı başarıyı yakaladı. Sosyal Demokrat/ Yeşiller koalisyonu devam etti. Ancak 2005 yılında sosyal demokratların kalesi sayılan Kuzey Ren Westfalya`da yaşanan seçim yenilgisinin ardından erken genel seçimlere gidildi. Seçim sonuçları ancak CDU/CSU ve SPD`ye birlikte çoğunluk olma şansı verince, bugüne kadar süren büyük koalisyon kurulmuş oldu. Bu demektir ki SPD 11 yıl boyunca değişik partilerle de olsa iktidar ortağı olarak kaldı. Bu yıllar Almanya’da sosyal hakların en fazla gasp edildiği, emekçi haklarına en büyük darbelerin vurulduğu, dışarıda da yeniden militarist politikalara dönüldüğü yıllar oldu.

27 Ekim 2009`da yapılan seçimlerden Hristiyan Birlik partileri CDU/CSU ve FDP salt çoğunluğu alarak çıktılar ve böylece büyük koalisyon dağıldı ve SPD yeniden muhalefete düşmüş oldu. Ancak bu kelimenin tam anlamıyla bir düşüş oldu. SPD iktidara geldiği 1998 yılına göre seçmeninin yarısını kaybederek ve cumhuriyet tarihinin de en düşük oyunu alarak çıktı seçimlerden. (1998 yılında 20 181 269, 2009`da ise 9.988.843 seçmen oyunu SPD’ye verdi.

Bu aşamada artık seçim sonuçlarına geçebiliriz. Seçimlere katılım ikinci dünya savaşı sonrasının en düşük düzeyine ulaştı; 2005`de yüzde 77 olan katılım 2009`da yüzde 70’e geriledi. Yani neredeyse her üç seçmenden birisi oy kullanmadı. Bu bir yanıyla apolitikleşmenin bir sonucu ise bir yanıyla da partilerin, en azından iktidara gelme potansiyeli olan partilerin birbirlerinden neredeyse bir farklarının kalmaması ile de ilgili. Koalisyondaki her iki parti, SPD ve Hristiyan Birlik partileri seçimden oy kaybederek çıktılar. Ancak birisinde oransal olarak önemli bir düşüş yasanmazken, dediğimiz gibi SPD bir önceki seçimlere göre yüzde ondan fazla oy kaybı ile seçimlerden büyük bir hezimet ile çıktı. Bütün küçük partiler, yani Liberaller, Yeşiller ve Sol Parti oylarını arttırdılar ve ilk kez üçü de yüzde on üzerinde oy aldılar.

Secim sisteminin bir sonucu olarak Hristiyan Birlik ve Liberal FDP toplam seçmenin yaklaşık üçte birinin, oy kullananların da yarısından biraz azının (CDU 27,3+ FDP 14,6+ CSU 6,5 = 48.4) oyunu almasına rağmen mecliste rahat bir çoğunluğa ulaştılar. seçimlerden kısa bir süre sonra da koalisyon pazarlıklarına giriştiler.
Seçimler öncesinde Hristiyan Birlik, FDP ile birlikte bir koalisyonu hedeflediklerini, büyük koalisyona devam etmeyeceklerini açıklamıştı. Sosyal demokrat parti ise Sol Parti ile kesinlikle bir araya gelmeyeceğini deklare etti. Liberallerin üçlü bir koalisyona (Sosyal demokratlar, Yeşiller ve Liberaller) kesinlikle yanaşmayacaklarını açıklamaları ile SPD`ye partner olarak bir tek Yeşiller kalıyordu. Yapılan bütün seçim tahminleri SPD ve Yeşillerin hükümet olacak oy oranına ulaşamayacaklarını gösteriyordu. Tek ihtimal Sol Parti` nin de içinde bulunacağı üçlü bir koalisyon olabilirdi. Sol Parti`ye öcü diye bakan SPD`nin 11 yıllık iktidar ortaklığı döneminden sonra „sosyal adalet” temalı seçim kampanyası kimseyi ikna etmeye yetmedi. Yeşillerin Hristiyan Birlik ve Liberallerden oluşacak bir hükümetin mevcut sosyal hakları dizginsiz bir biçimde talan edeceği kampanyası da etkili olamadı. Sol Parti ise zaten muhalefette kalacağını bilmenin rahatlığı ile girdi seçimlere. Hedef yüzde 10 artı x idi. Yüzde 11.9 ile bu hedefe ulaşıldı da.

Liberal FDP seçimlere Avrupa parlamentosunda yakaladığı güçlü rüzgarla girdi ve gerçekten de görmezden gelinemeyecek bir kampanya yaptı. Ama elde ettiği başarının ardında onlarla koalisyon yapmayı baştan hedeflemiş Hristiyan Birlik partilerinin desteği de görmezden gelinemez. Bunu en iyi adaylara verilen birinci oylar ile (9,4) partiye verilen ikinci oylar (14.6) arasındaki farktan görebiliriz. (Federal parlamento için seçmenin iki oyu var, birisi doğrudan adaya veriliyor, diğeri ise partiye) Hiç bir partide fark bu kadar bariz değil, bu fark ikinci oyların hiç değilse bir kısmının emanet oy olduğu savını destekliyor.

Seçimlerde gömenler siyasete malzeme edilmelerinin dışında yine önemli bir rol oynamadılar. Toplam 15 göçmen kökenli milletvekili yeni meclise girebildi. Bunlar arasından beş tanesi Türkiye kökenli. Sol Parti`den Sevim Dağdelen, Hür Demokrat Parti`den Serkan Tören, SPD`den Aydan Özoğuz, Yeşillerden Ekin Deligöz ve Mehmet Kılıç.
Seçimler, seçmenin hiç bir inandırıcılığı kalmamış bir sosyal demokrat partiyi cezalandırması neticesinde, neo-liberal politikaları yani sermayenin ihtiyaçlarını en iyi karşılayacak bir koalisyonu iktidara getirdi.

Seçmenlerin çoğunluğunu oluşturan emekçiler, her ne kadar sırtlarını sahte sosyal demokrasiye dönmüş olsalar da, egemen düşünce sisteminden kurtulabilmiş değiller. Belli ki ezilenler de tıpkı ezenler gibi iş güvenliğini de sosyal hakların varlığını da güçlü bir sermayenin varlığı ortamında gerçekleşebilecek şeyler olarak görmekteler. Küçük partiler SPD`nin küçülmesinden bir nebze nemalanmış olsalar da, en karlı çıkan yine büyük sermaye oldu.
SPD`nin yaşadığı yenilgi öylesine büyük ki, medya seçimi kazananları bir kenara bırakmış, günlerdir bununla yatıp, bununla kalkıyor. Nitekim, tartışmalar parti politikalarından, yöneticilerin sorumluluklarına kadar uzanıyor. Seçimlerin üzerinden daha on gün geçmeden bütün parti yönetimi yenileniyor. Ve sosyal demokrasi yeniden „sol” yanını keşfediyor. Keşfettiriliyor da diyebiliriz. Çünkü burjuvazi eğer SPD böyle devam ederse Sol Partinin gelişmesinin önüne geçilemeyeceğini biliyor. Bir yandan Sol Parti düzen içine çekilmeye ve uysallaştırılmaya çalışılırken, bir yandan da defalarca sadakati ve hizmetleri denenmiş eski hizmetkara yeni bir elbise biçiliyor.

Planları tutacak mi, gelecek gösterecek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here