Ayşe Bulut Yazdı: Seçimlere doğru; neler oluyor, ne yapmalı?

0
332

Ayşe Bulut

Bu Günleri de Görecekmişiz; Hakimler ve Savcılar Artık Saray’da/Sarayca Atanıyor!

Bilindiği gibi 5 Mart 2018 günü Hakimler ve Savcılar Kurulunca (HSK) gerçekleştirileceği ilan edilmiş olan (avukatlıktan yeni görev tanımlarına geçiş onayı almış) 1300 ‘çiçeği burnunda’ hakim ve savcının görev yerlerinin çekilecek açık kura ile belirlenmesi işlemi, son anda ertelenmiş… gerekçe olarak ise 170 adayın güvenlik soruşturmalarında ‘problem’ saptanması gösterilmişti. Söz konusu yeni hakim ve savcı adaylarına; sorunlarını aşmak istiyorlarsa, zaman geçirmeksizin ‘uygun referans’ edinmelerinin tavsiye edildiği de basına yansımıştı.

Seçimli genel kurul zorunluluğu olan herhangi bir dernek, oda ya da birlikmiş de, çoğunluk sağlanamadığı için ‘Hükumet Komiserliği’nce 15 gün erteleme uygulamasına maruz kalmışcasına; söz konusu prosedür 19 Mart Pazartesi günü gerçekleştirildi. Ama ne gerçekleşme… tarihe not niteliğinde bir ‘utanç sayfası’na daha imza atılarak. Ülkedeki ‘Yasama’ ve ‘Yürütme’nin verili durumunu ‘dünya alem’ bilse de; o alanlarda yer yer görüntüyü kurtarma çırpınışları olabilirken; bu defa hem de ‘Yargı’ söz konusu olmasına rağmen, herhangi bir ‘gözden kaçırma’ ya da ‘örtü’ye dahi gerek duyulmamış. Hakim ve Savcı kuraları; HSK’da değil… Yargıtay, Danıştay ya da Barolar Birliği’nde de değil… hatta Sayıştay’da bile değil, doğrudan ‘Ak Saray’da gerçekleştirilmişti. Okuyan fark eder de, dinleyenlerin kafası karışmasın diye ekleyelim, söz konusu İstanbul değil de Ankara’da konuşlu olan ‘Ak Saray’ tabi ki… ya da doğrudan ‘Beştepeler’de çekmişler kuraları, inanabiliyor musunuz!?’ diyerek, bu akla ziyan gelişmeyi okuyucuyu ani şoka sokmadan formüle etmiş olalım.

Anlı şanlı yüksek mahkeme başkanları ve yönetim kurulu üyeleri ile mevcutlu tüm ‘hukuk’çu davetli ve yakınlarının, ‘Devletlü’leri (daha görüntüye girdikleri andan başlayarak) ayakta alkışlarla karşılamaları, sonrasında ise Ev (ya da Saray) Sahibi ile Başbakanın her söz, jest ve mimiğine ise; ‘en çok ben beğenip en içten de ben alkışlıyorum, görüyorsunuz ekselansları!’ tadında tepkiler vermeleri… ancak ziyadesi ile ‘sağlam mideli’lerinin katlanabileceği görüntülerdi. ‘Bakın Sarayımız Kültür Merkezinin teknolojik donanımı ile ses ve ışık düzenleri de çok cici olmuş, di mi!?’ vb ‘şirinlik’ gösterilerine de yer ayırırsak, ‘Zaytung’ haberi sanılabilir diye, kısa keselim.

Sonrası basından da izlenmiş olabilir. Hani aylar önce Danıştay’ın Kuruluş Yıldönümünde ‘Saray Sakini’ karşısında cübbesinin ‘olmayan iliği’ni bulup da önünü ilikleyebilmek için çaresiz çırpınışlarına tanıklık ettiğimiz Danıştay Başkanı Zerrin Güngör var ya, mesela örnek olarak onu alalım. Belli ki, aradan geçen bunca zaman boyunca da o ilik yerinin; bir hata sonucu değil, tarihsel ve sembolik anlamı nedeniyle, yani hiçbir kimse ve makam karşısında iliklenemesin… o cübbeyi üzerlerine geçirenler kimseye biat edemesin ve kimse de onlardan biatı talep etmeye cüret edemesin, diye bulunmadığını halen kavrayamamış bir tutumda idi. Madem ilk örnek olarak kendisini seçtik, hemen muştulayalım ki, yeni hakim yapılıp kuraya dahil edilen ve Elazığ’ı çeken Sevgili Kızı; 24 saat dolmadan ve ‘görülen lüzum üzerine’ Yargıtay Tetkik Hakimliği’ne atanmıştı bile. Böyle olunca Bekir Bozdağ’ın Özel Kalem Müdürünün hakim olarak atanması ya da CHP tarafından adları ve bağlı çalıştıkları parti örgütlenmeleri gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanmış 113 aktif AKP çalışanının savcı ve hakim atanmış olmasına şaşırmak da zorlaşıyor. Zaten, bir toplumun umudunu, iddia ve gelecek perspektifini, yani itirazını… kısacası tüm hakların güvencesi olan ‘Direnme Hakkı’nı elinden, benliğinden söküp alabilmek için tüm egemenlerin gerekli gördükleri ilk adımlardan bir tanesi de, o toplumun; ‘şaşırma özelliği’ni silikleştirmeye çalışmak olmuyor mu!?

Geçmişte Anayasa Mahkemesinin (AYM) bozduğu kararları açıkça; “Kim dedi ki sana, o kararımızı boz diye… tanımıyoruz bu bozma iradeni!”, diyerek çiğneyip geçen… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin; “AYM kararlarına uymak zorundasınız!”, uyarısını ise; “Bunlar da hadlerini baya bir aştı!” tepkisi ile karşılayıp adeta ‘ne ise parası/tazminatı, öder ve bildiğimizi de okumayı sürdürürüz!’ düsturuna tutunmaya çalışanlar, tüm dizginleri tek-el’de toplama pratiklerini durmaksızın derinleştiriyorlar. Sonuçta ‘gece rüyaya giren’in ertesi gün kuşluk vaktine kalmadan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) formatında Meclisten çıktığı ve ‘hikmet’inden sual olun(a)madığı bir dönemdeyiz.

Böylesi atanmışlardan oluşmuş ‘ilçe seçim hakim kurumları’ gözetiminde ‘ilçe seçim kurulları’na atanacak 2 ‘kamu görevlisi’ ile AKP ve MHP temsilcileri birlikte 7 kişilik bu kurulların hepsinde otomatik olarak çoğunluk olmayacaklar mı!? Eşit şekilde uygulanmayacağı herkesin bildiği bir sır olan yeni ‘seçim ittifakları’ düzenlemesi; seçmen sayısının iki katından fazla basılacağı anlaşılan oy pusulaları; ‘referandum rezaleti’nde olduğu gibi mühürsüz oy pusulalarının da geçerli sayılabileceği hükmü; mülki amirlikler ve bileşimini tarif ettiğimiz ilçe seçim kurullarının karar ve iradeleri ile sandıkların ‘taşınabileceği’, ‘birleştirilebileceği’ vb kararlarla önümüzdeki yıl Kürt illeri başta olmak üzere bu Coğrafyada yine ‘mübalağa bir seçim’ yaşayacağımız iyice ortaya çıktı. Hoş, ‘Osmanlı’da oyun zaten çok’tur, bilinir… ama bu defa kantarın topuzu epey bir kaçacak görüntüde.

Bunlar yetmiyormuş gibi ‘teknik’ hamlelerden biri de basın cenahından geldi. Yıllar önceki birkaç ayak sürüme, muhalif profil çizme girişimleri sonrasında zaten çoktandır ‘teslim olmuş durumda’ki Doğan Medya Grubu’nu da, kelimenin tam anlamı ile ‘yok pahasına’ eş-dost sermayesine devrolmaya zorladılar. Statükonun, %90’ından çoğunu ele geçirdiği bu ‘4. Kuvvet’i de; hangi amaçlarla ve ne yönde kullanacağı malum. Polis ve Ordunun yanı sıra, Yasama-Yürütme–Yargı ve Basını tekeline alan Pay-i Taht; sosyal medya başta olmak üzere internet gazeteciğinin de muhalefete tümüyle yasaklanması için yine KHKlara başvurarak insanların doğru haber alma özgürlüğünün tüm imkanlarını yok ederken, akıllara ziyan manipülatif bir yaklaşımla da ‘demokrasi iddiası’ndan ödün vermeme pozlarını sürdürüyor!!!

İnsanlık tarihinde; %50’ye ‘hak ve hatta organik havuç’, diğer %50’ye ise ‘illa ve süreki sopa’nın bu kadar aleni ve kabaca dayatıldığı bir döneme çok da sık tanık olunmamıştır herhalde. Payına ‘sopa’ düşenlerin tek bir özgürlüğünden söz edilebilirse, o da; dayaktan bitap düşer ya da çok acıkıp ‘havuçsarsa’; diğer %50’nin saflarına geçme ‘hak’kı olabilir bu. Egemenler açısından gereksindikleri her tür fetva zaten sürekli tedavülde… onun yanı sıra ‘hukuk-guguk’ babından, yani ‘hilkat garibesi’ de olsa ‘emsal kararları’ olabildiğince biriktirip yedekleme dönemi de tamamlanıyor gibi. %100’ün ürettiği artı değer ya da basitçe ödediği vergilerin ve bu arada ‘kara para’ vb kaynakların da -tabi aslan payı Oligarşiye olmak üzere- ‘hak’lı %50 arasındaki bölüşüm esasları değil sadece… meclisi / basını / yargısı / seçimi / savaşı / üretimi /tüketimi / karakol ve cezaevlerini dolduracak olan ‘siyah’ları / sineması / tiyatrosu ve hatta şarkısı – türküsünden, çocuk oyun ve masallarına dek İslami Faşizm’in toplumsal altyapı tasarımının hayata geçirilmesinde durmaksızın mesafe alınıyor.

İlk bakışta önümüz pus, engebeli, kalleş tuzaklarla yüklü… ama ‘enseyi karartmaya da gerek yok’. ‘Osmanlının azameti’ ile; sarayı, tankı, topu, KHKleri, majestelerinin basını ve envai çeşit insanlık dışı utanılası faşist edimleri ile yükleniyorlar ya üzerimize topyekün… aslında tüm bu telaş ve çabaları göz korkutmak, yani halklarımızı terörize etmek için. Daha net söyleyecek olursak; tüm bu gürültü patırtının esas nedeni ‘kağıttan kaplan’ doğalarını gizleme çabaları. Söz konusu ‘azamet’in karşısına var ya; bu coğrafyanın Türklerle Kürtler başta olmak üzere renk-ahenk tüm dinamikleri birlik halinde bir çıkmayagörsün, foyaları tez ortaya çıkar, burası kesin… ama muhalefetin çeşitli nedenlerle bir araya gelememesini de fırsat bilip, sonucu garantiye alma gayreti ile nalıncı keseri gibi sırf kendi(leri)ne yontacak bir ‘seçim ittifakı yasası’ peşindeler.

‘Haber ve özellikle de doğru haber, ne yapar eder mutlaka muhataplarına ulaşır’, şeklindeki naif inanış ve iddialar temelsizdir. Tarihin, Nazi Almanyası benzeri birçok döneminde kitlelerin yıllar hatta on yıllar boyu kesif bir dezenformasyonun etkisi altında kalabildiği… ‘bulut’lar bir biçimde dağıldığında ise adeta göz ve kulaklarına inanamadıkları, şaşkınlık ve utanç içinde kaldıkları örnekler bilinir. O halde egemenler nasıl ki tüm haber alma kanallarını denetimlerinde tutmayı hedefliyorlarsa; muhalifler de insanların doğru haber ve yorumlara ulaşabilmesinin koşullarını yaratmak, yani alternatif medyayı üretmek ve yaşatmak için koşulsuz dayanışma içinde devrimci yaratıcılığın tüm sınırlarını zorlayacaklardır.

Alternatif basın dolayımında yapılması gerekenlerin bir benzeri de muhalif ve alternatif iktidar odaklarının kendi öz çalışmalarını tabi ki hiç aksatmaksızın ve aynı zamanda, özellikle de bu dönemde; ortak ilkeler temelinde en geniş birliktelikleri oluşturabilme yeteneğini sergileyerek halkların ve emekçilerin karşısına çıkabilme(si)miz gerekmektedir. Sadece ‘seçim ittifakı’ değil ama tabi onu da içeren bir perspektifle, hem de faşizmin tüm engellemelerini aşarak; yaratıcı, ilkesel ve bilimsel bir tutumla… bu coğrafyanın gerçeklerine en uygun, en renkli, en umut vadeden, en adaletli ve en gönüllü birlikteliği üretmek; belli bir iddia ve sevdanın sahipleri olarak ortak görevimizdir.

Bu devrimci ruh ve perspektifi; tüm ilgili çevreler olarak 1 Mayıs 2018 eşiğindekiler de dahil tüm çalışmalarımıza yansıtabilmeliyiz. Önümüzdeki giderek sertleşecek mücadele sürecine yönelik egemenlerin kendi saflarını başka iklimlerin şeriatçı katil sürülerini de kapsayacak şekilde sürekli tahkim ettikleri açık. Mesele muhalif ve devrimci güçler olarak (ne ve nasıl yapmalı, yani) yöntem noktasında ortaklaşma ve netleşmemizi sürdürme ortak irademizle; geleceğe ışık tutacak görkemli yürüyüşümüzün ilk ipuçlarını barındırabilecek bir ‘1 Mayıs Koreografisi’ ile tüm Coğrafyadaki emekçi halklarımızın huzuruna… faşizmin ise karşısına çıkabilmeliyiz.

Biz gerçekten istersek olur! Ne de olsa Sevgili Can Yücel’in de yıllar önce özgün üslubu ile vurguladığı gibi:

“Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş

Her kıpırdayışında öküz, deprem olurmuş

Oysa dünya, halkların omzu üstünde durur

Kıpırdasın da gör’’…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here