Baltasar Garzón: ‘Gazetecilere ve basın özgürlüğüne karşı saldırılar en kötü saldırı türleri arasındadır’

0
305

Hrant Dink’in katledilmesinin üzerinden 14 yıl geçti. Cinayet AKP-Cemaat ittifakının politik operasyonlarına zemin hazırlamak için tasarlanmış ve gerçekleştirilmişti. Şimdi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Hain terör örgütü FETÖ Hrant’ı bizden koparalı 14 yıl oldu” diye açıklama yaparak cinayetin bütün sorumluluğunu o zamanki ortakları olan Gülen Cemaati’nin üzerine yıkıyor. Hrant Dink’in eşi Rakel Dink bu açıklamayı, “Hrant’ı FETÖ öldürdü demek, ‘ben yapmadım elim yaptı’ demektir” şeklinde yanıtlıyor ve 14 yıldır cinayetin sorumlularının neden bulunmadığını soruyor. Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde katledilmişti. Cinayeti Ogün Samast adında 17 yaşında bir çocuğa işlettiler. Devlet Hrant Dink’in öldürüleceğini bildiği halde önlem almadı. Senaryoyu iktidardakiler yazmıştı ama kendilerine “Atatürkçü” diyen Emin Çölaşan gibi şovenist yazarlar da Ermeni düşmanı yazılarıyla cinayete çanak tutmuşlardı.

Aşağıda Baltasar Garzón’un 2010 yılında kendisine verilen Hrant Dink Ödülü töreninde yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz. – (ODAK)

Sevgili dostlar, 

Öncelikle, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink’e ve Vakfın Uluslarası Ödül Komitesi Başkanı Ali Bayramoğlu’na daha iyi, barışçıl, ayrımcılığın, ırkçılığın ve şiddetin olmadığı bir dünya için gösterilen çabayı destekleyen bu ödülü bana layık gördükleri için teşekkürlerimi sunmak istiyorum. 

Aynı zamanda, en kötü koşullarda tam bir cesaret ve inanç örneği sergileyerek bugün bizleri burada buluşturan değerleri savunmak adına hayatını veren kişiyi takdir ve saygıyla anmak istiyorum. 

Basın bir ülke demokrasinin inşasında vazgeçilmez bir rol oynar. Hoşgörüsüzlüğe, bağnazlığa karşı çıkan ve habercilikte çoğulculuğu savunan gazetecilere ve haberleşme araçlarına saldırı en kötü ve en çok kınanabilecek saldırı türlerinden biridir. Her Devlet, vatandaşlarını korumak için gerekli tüm araçları sunmalıdır; özellikle daha özgür, daha eşit ve daha adil bir toplum kurmak söz konusuysa. 

Bir insan ve yargıç olarak; halklar arasında barışı sağlamak ve onları ırkçılık, ayrımcılık ve şiddet gibi başka felaketlerden kurtarmak için; suçlulara ceza, mağdurlara ise telafi getiren ve aynı zamanda cezasızlık karşıtı sistemler bütünü olarak tanınan adaletin en açık ve tanımlanmış yollardan biri olduğuna her zaman inandım. 

Dünya’nın herhangi bir yerindeki kitlesel suçların karşısında, her tür ve şekilde gerçekleşen cezasızlığın karşısında, ve hemen hemen her zaman unutulmuş ya da kaybolmuş mağdurları destekleyen adalet hareketinin ise yanında kararlı bir şekilde durmak bir yargıç olarak temel hedefimi oluşturdu. 

Bugün kendimi, diğer bir çok insan gibi, tamamen farklı olana ve bu topraklardaki kısa ömrümüzde eksik olana umudun örneği olacak ütopyanın savunucusu diye adlandırıyorum. 

Gerekli Adaletin basit bir temsilcisi olarak, bu adaleti engelleyen felaketlere (cezasızlık, yabancı düşmanlığı, ırkçılık) karşı hareket eden evrensel vicdan çerçevesinde, hakları unutulan ya da bilinmeyen mağdurların, kişisel ve toplu halde, yasa aracılığıyla, sadece yerel olarak değil Evrensel anlamda da savunulması için çalışıyorum. 

Cezasızlık, unutulma, af ve bunları yaratan kurallar Hukuk Devleti’ni belirleyen temel ilkeleri red anlamı taşır… 

İnsanlık tarihi, cezasızlığın ve suç inkarlarının kural olduğu örneklerle doludur. Bugüne kadar, Ermeni veya Tibet soykırımları haksız olarak inkar edildiler ve inkar ediliyorlar; Ulusal Güvenlik prensibiyle korunan Latin Amerika diktatörlüklerinin işlediği suçlar veya Kamboçya’dakiler, Timor’dakiler ya da diğer yerlerde yaşanan olaylar ancak şimdi araştırılıyor; İspanya’da Franko diktatörlüğünün insanlığa karşı işlediği suçlar, 130.000’den fazla kayıp insan olmasına rağmen, suç olarak bile tanınmıyor; adam kaçırmalar, kaybolmalar, işkenceler ya da teröre karşı mücadeleyle gerekçelendirilen suçlar, tüm yasallık fikirleriyle çatışıyor ve yasallık karşısında güvenlik ilkesinin başarısızlığını gösteriyor; şu anda kitlesel olarak Afrika’da, Irak’ta, Filistin’de veya Afganistan’da işlenmeye devam eden suçlar Uluslararası Toplumun sahip olduğu etki eksikliğini gösteriyor; insanlığın bozulmasının bir başka örneği olarak gelişen cinsiyet suçları insan gelişiminin yanlış tarihlenmiş ve olumsuz bir görüntüsü olarak ortaya çıkıyor ve demokrasinin olmadığı ülkelerle olan diplomatik ve iktisadi ilişkilerine öncelik veren bir çok demokratik devletin takip talebi yerine hassasiyetsizliğini doğruluyor. 

Ancak, biz bu tablonun değişmesini sağlamalıyız. 

Uluslararası adalet sistemi, insan haklarından muaf serbest bölgelerin var olmasına izin veremez. Bu bir gelenek değil, özgün hukuk değil; bu bir vahşet ve hepimiz buna karşı bir duruş sergilemeliyiz ve bu eylemleri sadece resmi olarak kınamakla kalmamalı, yetkili mercilerden bunların engellenmesi veya önlenmesi için gerekeni yapmalarını talep etmeliyiz. 

Bu eksiklikler ve mağdurlara zarar veren istismarlar karşısında ve işlenen suçların (soykırımlar, işkenceler, zorunlu kaybolmalar gibi insanlığa karşı işlenen suçlar veya savaş suçları) türü de değerlendirilince, Uluslararası Adalet ve Evrensel Adalet söz almalı ve cezasızlığa karşı bir hareket başlatmalıdır. Bu son çare, hazırlaması en zor olan ama en çok korunması gereken kaynaktır. Bağımsız bir yargıç varsa, gezegenin en uzak yerinde bile olsa, umut kaybedilmemiştir. 

Şair Gabriel Celaya’nın sözlerini yorumlayacak olursak; Adalet, her geçen gün insanlığını daha da yitirmiş ve daha vahşi bir dünyadaki olası evrensel mağdurların elinde, küreselleşmenin karanlık yüzüne karşı, gelecekle dolu bir silahtır, vatandaşın silahıdır. 

Bu nedenle; içeride veya dışarıda işlenen uluslararası suçlara karşı Yargı erkinin eylemsizliği ve kayıtsızlığı, Adaletin ve dolayısıyla bir ülkedeki ve dünyadaki demokratik hayatın yenilgisi, cezasızlığın da zaferini oluşturur. 

Sonuç olarak, söz konusu olan sakar bile olsalar medeni insanları, akıllı bile olsalar zalimlerden ayıran eski evrensel kuralları temel alan değerlere dayalı bir gelecek inşa etmek. Yoksulluk rakamlarına, terör vahşetine, göç olgusuna, ırkçılığa, yabancı düşmanlığına ve dünyadaki insanlık krizlerine rağmen, bugün özgürlük ve adalet yararına mücadelenin temellerini atmak için güzel bir gün. Hayat ve mücadelemiz yalnızca özgürlük ve adalette anlam kazanıyor. Kader yıldızlarda yazılı değildir; onu her gün biz oluşturuyoruz; ne acılar ne unutkanlık; ne cezasızlık ne adalet. Korkuyu yenmek ve onu ellerimiz açık ve bütün yüreğimizle karşılamak önemli. 

Sevgili dostlar, bugün yaşadığımız dünya büyük bir farklılıklar haritası. Onu sadece hoşgörü kurtarabilir. Kültürel alışveriş ne kadar geniş olursa birbirimizden o kadar çok öğreniriz. Hiç olmadığı kadar çoğulcu ve çeşitli bir dünyada bulunuyoruz. Küreselleşme dünyadaki kültürleri sonlandıramaz; sadece bir tane daha ekler. Bu küresel kültürün temeli çoğulculuk olmalı çünkü çeşitlilik birliğine bizi yönlendirecek diğerlerini kapsayan Yegane değerdir. 

Bunu nasıl oluşturacağımız, insanoğlu olarak geleceğimizi ve evrenin bir parçası olarak imkanlarımızı belirleyecektir. Kültür, bize etik imlemler sunar ve Borges’in dediği gibi “Bunca felakete rağmen, evrende etik bir son olduğunu, evrenin iyiye karşılık verdiğini düşünmeyi tercih ederdim ve umutlarımı bu teze bağlıyorum”. Bu sebeple, nefret tohumları eken hoşgörüsüzlere karşı; cinayetlere veya korkunun zorla götürülen bir insanlığı ele geçirmesine izin veren ya da arka çıkan yönetimlere ve dini, aşırı köktencilikle karıştıranlara karşı tek çözüm yolu, daha özgür, demokratik ve hoşgörülü bir dünya için, şimdi daha önce hiç olmadığı kadar, sağlam ve samimi inanç etiği talepleriyle sorumluluk etiğini geri kazanmaktır. 

Değerlerden yoksun, etik belirsizliğine veya fırsatçı siyaset olasılıklarına gömülü bir demokrasi, görünür ya da örtülü bir mutlak idareye dönüşmeye ve Tocquevill’in uyardığı gibi demokratik toplumun temelinin halkın etik durumunda yattığını unutmaya eğilimlidir. 

Bu sebeple, insanın etik güvenilirliğe tekrar değer katmak için, insan haklarının korunmasında ortak bir ideoloji elde etmek için tüm güçleri birleştiren, iktisadi çıkar yerine kamu idaresi etiğini kayıtsızlık yerine sorumluluğu uzlaşmazlık yerine farklılığın kabulünü ve çeşitliliği öne çıkaran yeni bir evrensel vicdana ihtiyacımız var. 

Sayıca çoğuz ve büyümeye devam edeceğiz; keyfiyete ve hoşgörüsüzlüğe karşı gerçek bir güç olacağız. Bazen bir Evrensel Adalet şekli, bazen bir savaşın kınanması, bazen doğayı bozan ve en zayıf olanları fakirleştiren başarısız ve kültürsüz küreselleşmeye karşı mücadele ederek; bazen diktatörlüklere karşı mücadele ederek ve ortak çalışma programları geliştirerek ve bazen de sınırların halkların itibarını bozmaması hakkını savunarak ve barış, hoşgörü, çeşitlilik entegrasyonu, güven ve inanılırlığın şiddet, ayrımcılık, ırkçılık, anlayışsızlık ve adaletsizlik karşısında evrensel bir ittifak etrafında birleşmesi şeklinde olacaktır. Dünyayı değiştirmek için, bu yenileştirici ve evrenselliğe inanan akım hayatı ve dünya vicdanlarını dolduracaktır. 

Belki yakın bir gelecekte dünyadaki “Guantanamolar” ı sonlandırabiliriz; belki sonunda Birleşmiş Milletler’in görevi olan insani liderliği üstlenmesini ve uluslararası kuralların uygulanmasını talep etmesini sağlarız; belki her türlü toplu insan hakkı ihlalini engelleyecek evrensel bir programa sahip bir eğitim aracı buluruz; belki de AB her kültür için sahip olması gereken entegre edici ve dayanışmacı anlamı bulur ve ırkçılık ve uyruk sebepleriyle gerçekleşen toplu ihraçlar ortadan kaybolur; belki arkadaşlar, hep birlikte, cezasızlığı ortadan kaldırabilir ve gerçek bir Uluslararası Adalet kurarız; bu, cezasızlık için Yegane Çözüm olmayacak ama ona karşı mücadele ederken gereklidir. 

Sevgili dostlar, insan hakları için verilen mücadelenin artık eskimiş olduğunun engellenemeyeceğini kabul edemeyiz. Durum bunun tam tersidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 62 yaşında hiç olmadığı kadar geçerli ve her Hükümetin en iyi siyasi programı olurdu. İnsan hakları için mücadele vermeye değer çünkü geleceğimiz o mücadelenin sonucuna bağlıdır. 

Bazen, sayılı bir kaç insanın çabası dünyadaki olayların gelişimini değiştirmeyi başarır. Çok teşekkür ederim. 

—————————————————

Baltasar Garzón kimdir?

2017 yılında İspanya’da tutuklanan yazarımız Hamza Yalçın’ın savunmasını gönüllü olarak üstlenerek serbest bırakılmasını ve hakkında çıkarılan uluslararası aranma kararının kaldırılmasını sağlayan Baltasar Garzón dünyada ‘Süper Yargıç’ olarak ün saldı. Garzón ilkin ETA yargılamaları sırasındaki rolüyle tanındı. Yarı resmî ölüm mangalarının İspanya’nın Bask bölgesindeki ETA örgütüne karşı kullanılmasını eleştirdi. 1998 yılında Şili Diktatörü General Augusto Pinochet hakkında uluslararası tutuklama çıkarttı. Garzón Pinochet’in İspanya’ya getirilip Şili’deki infazlar ve işkencelerle ilgili olarak yargılanmasını sağlayamadı ama diktatörün 16 ay ev hapsinde tutulmasını başardı. 2005’te Arjantin cuntasının deniz subayı Adolfo Scilingo hakkında 1976-83 döneminde kaybedilenler için dava açtı; Scilingo insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle 640 yıl hapse mahkum edildi. Garzón 2008’de, İspanya’da diktatör Franco döneminde kaybedilen 114 bin kişi hakkında soruşturma başlattı. Franco rejiminin İspanya’da hala sürmekte olduğunu belirten Garzón eski rejimin köklerine inmek için yürüttüğü soruşturmalar sırasında aşamayacağı engellerle karşılaştı. Rejime dokunulmazlık sağlayan Af Kanunu’na karşı gelmekle yani yetkilerini aşmakla suçlandı ve Mayıs 2010’da görevden alındı. Garzón Wikileaks kurucusu Julian Assange’ın da savunmasını yürüttü. Hamza Yalçın’ın İspanya Hükümeti aleyhine açtığı dava hala sürdürülüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.