BALYOZ DAVASI ÜZERİNE

0
56

Cemalettin Can-

Balyoz ve Ergenekon operasyonlarının ABD operasyonları olduğu biliniyor. Bu operasyonların bir önemli yanı da mezhepçiliktir.

“ Ergenekon Operasyonları Çuval Operasyonudur” başlıklı yazımda (Odak, Mayıs 2010) Balyoz davası açıldığı sıralarda babamın, ilgili televizyon haberleri yüzünden hastaneye, acil sevise, kaldırıldığını yazmıştım “O emekli generaller, zamanında başımıza ne işler açmışlardı; öylelerine üzülmeye değmez” dediğimde, “Onların kim olduklarını biliyorum ama öte taraftan bu dinciler geliyor” demişti.

Babam darbecilerin yargılanmasına sevinmek bir yana bundan derin endişe duymuştu. Düşünün, biz devletle ve orduyla ”kan davalı” bir aile olarak biliniriz. Sıkıyönetim döneminde 1979 yılında kardeşim işkenceyle öldürülmüştü. Ailenin kalan üç çocuğu yıllarca kaçak durumuna düştü. Babamın kendisi de askeri cunta döneminde gözaltına alınıp işkence gördü, aylarca işinden açığa alındı. Evimiz defalarca basıldı. Bunlara rağmen babam ”Darbeciler yargılanıyor” diye sevinemedi. Çünkü o, ”öte taraftan gelenlerin” kim olduğuna da bakıyor ve Anadolu halkının tarihsel sezgisiyle endişeleniyordu. Bu sezgi bir ara ne yazık ki solun liberalizmden etkilenmiş bazı kesimlerinde görünmüyordu.

Suriye’ye saldırı açıkça gösterdi ki AKP; Amerika’nın kucağında ta Yavuz Sultan Selim zamanından kalma mezhep davasının peşindeymiş. Erdoğan bunu çok yerde ifade etti zaten. Son AKP kongresinde ”Yolumuz Özalların, Yavuz Sultan Selimlerin yoludur” dedi.

Darbe Davaları Asıl Darbecileri Örtmeye Yarıyor

AKP’nin ”İleri Demokrasi”, ”Alevi Açılımı” ve ”Van Minüt”leri ne kadar sahiciyse darbe davaları da o kadar sahiciydi. Çünkü darbecilik yargılanacaksa önce AKP, Erdoğan, Cemaat ve onlarla işbirliği yapan generaller yargılanmalıdır. AKP hükümetinin kendisi Amerikancı bir darbeyle işbaşına gelmiş bir hükümettir. AKP hükümeti Ortadoğu halklarına karşı Amerika safında komplolar yürütmek için işbaşına geldi. AKP’nin işbaşına gelmesi Irak’ın işgalinin hemen öncesidir. Çeşitli defalar belirttiğimiz gibi bu gelişme ”Arap baharı”nın başlangıcı sayılabilir.

Hatırlanacağı gibi, Ecevit hükümeti ABD yanlısı bir sivil darbeyle düşürülmüştü. Ecevit hükümetinin düşürülmesi Türkiye’de ”Arap Baharı”nın başlangıcıdır. ABD bu sivil darbeyle AKP’nin işbaşına gelmesini sağladı. Koalisyon ortakları olan MHP ve ANAP, anlaşılması zor bir nedenle erken seçim isteyerek Ecevit’in hükümetten düşürülmesine destek oldular. Ecevit düşürüldü çünkü ABD’nin Ortadoğu planlarıyla uyumlu değildi.

Üstelik Ecevit’in düşürülmesi o kadar aşağılatıcı yoldan oldu ki karşı çıkmak için zerre kadar ulusal gurura sahip olmak bile yeterliydi. Ecevit, direnişinde yapayalnız kaldı. Çok milliyetçi geçinen Bahçeli, Ecevit’in düşürülmesinde baş rolü oynayanlardan biriydi.

ABD emperyalistleri bu konuda Ecevit’i bir anda yapayalnız insan haline getirdiler. Cengiz Çandar gibi liberal yazarlar ”ABD Irak’a harekata karar verdi, Ecevit imkanı yok başta kalamaz” diyerek emperyalizme alkış tutuyorlardı. Yerine getirilmesi planlanan kişi Erdoğan’dı. Erdoğan onlara Ortadoğu Irak’ın işgaline ve Ortadoğu’nun yeniden örgütlenmesine aktif destek olma sözü vermişti. Zaten aralarında uzun süredir gelişen ilişkiler vardı.

Amerikalılar ”Ilımlı İslam” olarak hazırlanan AKP ve Cemaat’in önünü açmak için önce Erbakan’ın partisini bölmüşlerdi. Ardından orduyu büyük ölçüde yeniden düzenlediler. Ordu içinde Amerikan planlarına iyi gözle bakmayan generalleri saf dışı ettiler.

Ecevit, Cumhurbaşkanı Sezer, Erbakan, generaller vb yaşanan süreci görüyorlardı. ABD’yi durdurmak için tek çareleri, olanı biteni halka açıklayarak direniş geliştirmekti. Ama o gücü ve iradeyi kendilerinde bulamadılar. Çünkü her şeyden önce savundukları düzen savunulacak bir düzen değildi. Bu yüzden kapalı kapılar ardında işler çevirmekle yetindiler. O işler ise ABD’ye ve AKP’ye sökmeyecekti. Çünkü devletin kilit yerlerini onlar ele geçirmişlerdi. Ecevit ekonomiyi de zaten uluslararası mali sermayenin adamı Kemal Derviş’e emanet ederek kendi sonunu hazırlamıştı. Kemal Derviş, Ecevit’in partisinin bölünmesinde başrolü oynayanlardan biri olacaktı.

ABD müdahelesiyle ordudan tasfiye edilen bir kısım generaller mücadeleyi sivil halkı harekete geçirerek sürdürmeye karar verebildiler. Enerjik bir çalışmayla işe giriştiklerinde AKP’den tedirgin olan Alevileri ve laik kesimleri kolayca etkileyebildiler. Önderlik eden bu güçler ne yazık ki AKP’den daha demokrat ve dürüst değillerdi. Çoğu faşizan nitelik taşıyan bu güçler şoven Türk milliyetçiliğini arkalarına alarak MHP ve CHP tabanını harekete geçirmeyi umuyorlardı. Cumhuriyet mitingleri bu düşünceyle başladı ve birden bire hızla büyüdü. Bir anda milyonlarca insan gösterilere girişmeye başladı. İşte rejimi korkutan buydu. Bir kısmı sonradan Ergenekon ve Balyoz davalarında hapse atılacak olan, ordunun ve devletin tepesindeki insanlar bu gösterilere karşı Erdoğan’ın yanında yer aldılar.

”Ordu Kağıttan Kaplanmış”

Mitingleri örgütleyenler ileri gitmeyi göze alamayınca önleri kesildi ve karşı saldırı başladı. Mitingleri ileri götürmemeleri için büyük olasılıkla onlara ordu içinden aldatıcı sözler verilmişti. İşte Ergenekon ve Balyoz davaları, karşı saldırının maskeleriydi. ABD emperyalizminin desteğiyle devletin tepesini ele geçirmiş olan AKP; karşı tarafı saf dışı etmek ve iktidarını derinleştirmek için darbe davaları açacaktı. Genelkurmay’ın bu süreçte Erdoğan’ın yanında yer aldığını Ergenekon savcısı Zekeriya Öz de ifade etmişti. Zekeriya Öz Fatih Altaylı’ya ”En büyük desteği Genelkurmay’ın kendisinden aldık” demişti. (Fatih Altaylı, Habertürk, 2 Aralık 2010).

AKP ve dinciler, liberalleri peşlerine taktılar. Bir kısım Marksist sol da onlara kanmış ve işbaşındaki hükümete karşı darbe tehlikesine inanarak gösteriler yapmışlardı. Oysa darbe aslında işbaşındaydı. Darbenin başı da başbakandı. ABD’nin koruması ve koordinasyonu altında Cemaat ile işbirliği yapıyorlardı. Ordu üst yönetimi darbenin hizmetindeydi. Polis ve MİT darbecilere çalışıyordu. Başbakan ayrıca özel bir istihbarat kurumu da oluşturmuştu.

Evet, dünya imparatorluğu kurmak isteyen ABD emperyalizmi saldırılarına Ortadoğu’da ve Türkiye’de başlamıştı. Türkiye’yi aktif olarak kullanmayı kafalarına  koymuşlardı. Türkiye’de gerçek iktidarın ordunun elinde olduğunu bildikleri için hesaplarını ordu üzerinde yoğunlaştırdılar. Ordudaki direnci yukarıdan aşağıya tasfiye ettiler. Ordu burjuva devletin hem en millici kurumu hem de ABD egemenliğinin en güçlü dayanağı olageldi. En millici kurum orduydu, çünkü Türkiye’de millici bir devlet kurumu kalmamıştır. Bütün önemli devlet kurumları emperyalizme çalışmaktadırlar. Ordu burjuva düzeninin genel ve uzun vadeli çıkarlarını korumak yönünde daha donanımlı olagelmiştir. Ordu diğer yandan ise aynı zamanda ABD’nin en güvendiği devlet kurumudur. Çünkü o, ABD’ye çok bağımlıdır. Üst yönetimi NATO’cu generallerden oluşagelmiştir.

NATO’cu generaller çok kariyerist insanlardır. Birbiriyle yarışma halindedirler. Yükselmek için ABD’ye dayanmaya alışmışlardır. Yarışmanın sonucunu ABD ile ilişkileri belirler.

“TSK’da hiç kaybetmeyecek kart, pro-Amerikan karttır.” (”Harbiye Marşı’nı son kez mi dinledik?” Gürkan Hacır, Akşam gazetesi, 23 Eylül 2012 Pazar).

Allah’tan daha çok ABD’den korkarlar. ABD’nin orduya laf geçirebilmek için sırf generallerin korkularını ve kariyeristliklerini kullanması çok iş görür. ABD yanlarında değilse ”kahramanlık”, ”Harbiye ruhu”, ”silah arkadaşlığı” gibi ”ulvi değerler”in yerini birbirini satmalar alır.

Ordu 1980 darbesi ve Kürt savaşı sürecinde elinde çok güç toplamıştı. 1990 sonrası Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte orduda ”büyük riskler ve büyük fırsatlar” düşüncesi oluştu. Büyük fırsat Türkiye’nin bölge devleti olması olanağıydı. Çevresinde İran dışında sağlam ülke kalmayınca, Türkiye’nin bölgesindeki rekabet ve egemenlik olanakları muazzam derecede arttı. Generaller aynı zamanda Yugoslavya’nın, Irak’ın vb. ülkelerin başına gelen felaketlerden korkmaya başladılar ABD öncülüğündeki Batı, bölge ülkelerine yaptığını Türkiye’ye de yapmaya kalkarsa, diye korkuluyordu. ABD’nin Kürt meselesine yaklaşımını ve Türkiye’yi dincileştirmek istediğini biliyorlardı. Bu sürecin Türkiye’yi yıkmasından korkuyorlardı. Büyük risk ve tehdit algılaması buydu. Büyük fırsatlar ve büyük tehditler gerilimi orduda ABD’ye bir parça eleştirel bakan ve az bir mesafe koymak isteyen değişik bir oluşumun ortaya çıkmasına yol açmıştı.

Türkiye devletine ve onun ordusuna çok ihtiyacı olan ABD, bu oluşumu yakın tehdit olarak algıladı ve tasfiye etmeye girişmekte duraksamadı. Irak’ın işgaline aktif katılmaya onay verecek olan Tezkere, Meclis’ten geçmeyince bunun faturası orduya çıktı. ABD ilk fırsatta Irak Kürdistanı’nda Türk ordusunun başına çuval geçirdi.

Sonra da Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla yeni çuvallar geçirdi. Hedef ordunun devlet içindeki ve toplumdaki havasını söndürmekti.

Wikileaks belgelerinde ABD’nin Orgeneral Özkök’e nasıl sahip çıktığı görülüyor:

Özkök’ün kendi döneminde ABD ile somut işbirliğini yeniden canlandırmak için TSK’daki karşıtlarının emekli olmasını beklemeyi düşündüğü yönünde bazı kanıtlarımız var. Ancak Türkiye’de beklemek genelde sonucun kendisi olur; zira dışarıdaki faktörler daha hızlı gelişir. Kaynaklarımız Türk devlet sisteminde askerin domi- nant durumunun değişmesi ve ABD-Türkiye ilişkilerinin dinamizmini geri kazanması için sert (hard-liners) generallerin emekli olması ve daha modern, ileriye bakan kadroların gelmesi gerektiğini söylüyor. (“Ordu ve hükümet hem kendi içinde hem birbiriyle zorluk yaşıyor, Wikileaks belgesi, 6 Haziran 2003).

Belgede “ Savunma ve ulusal güvenlik alanındaki kaynaklarımız Özkök’e karşı olan 7 generali Orgeneral Aytaç Yalman, Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri ve Milli Güvenlik Ku- rulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç olarak tanımladı.” diye de yazılı.

Wikileaks belgeleri arasında çıkan 22 Mart 2003 tarihli raporda ABD’nin Ankara Büyükelçisi Pearson şöyle diyordu:

Generallerin bu tutumu, Amerikan çıkarlarının korunması açısından engelleyicidir. Erdoğan, güçlü bir müttefikimizdir. Kendisine desteğin devamı halinde Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir. Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz.

Önce ABD planına angaje olmayan generaller ayıklandı. Sonra bu ayıklama sürecinde yardım gördüklerini de harcadılar. Öyle ki zamanında arkadaşlarının tasfiyesi karşısında hükümetle bir davranmış olan General Başbuğ bile soluğu hapishanede alacaktı. Şantajlar karşısında intihar eden, emekliliğini isteyen subaylar oldu. Deniz Harp Okulu Komutanı Tuğamiral Türker Ertürk istifasını isteyecek ve kamuoyuna açıklamalarda bulunacaktı (”Komutanın istifa konuşması”, Hürriyet, 12.08.2010). Tasfiyeler Harp okulu öğrencileri içinde de sürüyordu.

Devletin yeniden örgütlenmesinde Cemaatçiler kullanıldı. Cemaat uzun süredir devleti yönetecek dinci kadrolar yetiştirmekte ve hem toplumda hem de devlet içinde alabildiğine kurumlaşmaktaydı. Terfileri istedikleri gibi gerçekleştirmek için darbe operasyonları yaptılar. Tutuklanan subay, sonradan aklansa bile terfiyi kaçırıyor ve tasfiye oluyordu. Dinciler öyle öyle kendilerine yol açıyorlardı. Kölece muameleden bunalan Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları toplu olarak istifa edince uyumlu general Özel işbaşına geldi.

Süreç giderek Kara Harp Okulu’na ve askeri liselere kadar uzanacaktı. Bir gazete haberi: Kuleli Askeri Lisesi’ni altıncı olarak bitirdikten sonra Kara Harp Okulu yaz kampında karşılaştığı muamemeleler yüzünden okulu bıraktığını söyleyen Yağız Aksakaloğlu. Aksakaloğlu’nun anlatımına göre, son dört yıldır Harp Okulu’na sivilden gelen öğrenciler ayrıcalıklı muameleye tabi tutuluyor. Kuleli’den gelenler ise eziliyorlar. Aksakaloğlu bunu şöyle yorumlamış: Askeriyede hiç kimse vazgeçilmez değildir, işte gidiyorum. Arkamda çoğu vasıfsız, üniversite sınavlarında başarı sağlayamamış, anne baba baskısıyla o okula gidecek, düşünemeyen subay adayları bırakıyorum. Şok mangasıyla askeri lise öğrencilerden belli başlı başarılı, gözü kara ve düşünen bir kesimini ayrılmaya sevk eden baskı ve zulüm son 2-3 yıldır ortaya çıktı. Bunların amacı bir 20 sene sonrasında yüzbaşı ve alt kesimde düşünmeyen, korkak ve insiyatif alamayan psikolojisi bozuk, vasıfsız subaylar çıkarmak olabilir. Üstten bazı büyük adamların ordumuzun temelini oluşturan askeri liseleri kapatarak daha vasıfsız, düşünemeyen bir ordu yaratma planları olabilir. (Hürriyet, 29.09.2012).

Demek ki askeri liselerde durum mevcut öğrencilerden daha az düşünen, daha insiyatifsiz ve korkak öğrenci yetiştirmeye gidiyormuş.

Bu süreçte ”büyük kahraman Erdoğan”, bir ABD projesidir. ”Yiğitliği” de ”delikanlılığı” da ABD’ye yaslanıyor, ondan destek alıyor ve ona hizmet ediyor olmasından ileri gelmektedir. Yoksa Türkiye’de ne Erdoğan’ın ne de içinden geldiği dinci geleneğin bir direniş gücü bulunmamaktadır.

Balyoz operasyonunda ileri sürülen delillerin çürüklüğünü tartışmaya ise gerek bile kalmadı (”Balyoz delillerindeki bir muamma”, Sedat Ergin, Hürriyet, 27 Eylül 2012). Başta Çetin Doğan olmak üzere yargılanan subaylar bunu defalarca ve net olarak kanıtladılar. Ancak mahkeme hiç birine itibar etmedi.

Balyoz ve Ergenekon operasyonları Kürt sorununa Amerikancı çözümün ve Türkiye’ye de koyu mezhepçi bir rejimin yolunu açma operasyonlarıdır. ABD’den korkan kariyerist generaller, birbirini satarak, AKP tarafından sırayla ezilmelerinin yolunu açtılar. Harbiye marşında cehennemler kudursa bile Cumhuriyet’in ölmez bekçileri olacaklarını söyleyen generaller savunmaya ant içtikleri düzenin yıkılması ve onun yerine mezhepçiliğe dayanan İkinci Cumhuriyet’in kuruluşu karşısında utanç verici bir teslimiyet sergilediler. Bu kadar kof çıkmalarına CHP bile şaşıracak ve ”Ordu kağıttan kaplanmış” diyecekti.

Demek ki bütün yiğitlikleri ABD emperyalistleri arkalarındayken sola ve Kürt ulusal hareketine karşıymış. Bir de Amerika’nın hedef aldığı zayıf bölge ülkelerine! Şimdi en yiğit paşa Özer Paşa oldu. Arkasında Amerika var. Silah arkadaşları hapiste, o ise Alevi Esat rejimini yıkmak için Suudi Arabistan, Katar ve Müslüman Kardeşlerle birlikte Suriye sınırlarında kahramanlıklar yapıyor.

Önemli olan ordunun darbe yapması, demokrasiye ara verilmesi falan değildir. ABD’nin planına uygun davrananın her zaman başı okşanır. (Gürkan Hacır, adı geçen makale).

Kıvrıkoğlu’ndan Özkök, Büyükanıt ve Aytaç Yalman’a kadar hepsinin arkadaşlarını sattığı görülüyor. Aytaç Yalman ile Özkök eğer ifade verseler ve bildiklerini söyleselerdi Balyoz davasının delillerinin çürüklüğü hepten sırıtacaktı. Aytaç Yalman, arkadaşlarının bütün ısrarlarına rağmen”Erken öten horozun başı kesilir” diyerek mahkemeye kendi insiyatifiyle gidip ifade vermeyerek silah arkadaşlarını ortada bıraktı. Yarın içeri atılma sırası arkadaşlarını satmakta en önde yer almış oldukları söylenen Büyükanıt’a ve Özkök’e gelirse kimse şaşmamalı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here