BARIŞ ONAY’IN SAVUNMASI

0
34

TEMMUZ 2012

« Yani insanların sanal ortamda,
bir kafede, evde, parkta vb. yerlerde
buluşarak önceden belirledikleri
konularda tartışma yürütmeleri,
bunu da eğitimsiz, okuma-yazma
bilmeyen insanlarda tutun da, toplumun
değişik kademelerinde yer alan,
üniversite, lise öğrencisi, işçi, işsiz,
doktor, eğitimci, mühendis gibi kimlikleri
olan başka insanlarla birlikte
ve açıktan, yasal yollardan yapıyor
olması, kimi / kimleri rahatsız edebilir?
Eğitim, paylaşım ve dayanışma
birilerinin tekelindedir de, bizi kendilerine
rakip gördükleri için ezmeye
mi çalışmaktadırlar?»
Yargılanmamızın hatalar, yanlışlar
ve zorlama yorumlarla oluşmuş bir
iddianame üzerinden yapıldığını belirterek
söze başlamalı ve size birkaç
örnek vermeliyim:
İddianamede “Terör Örgütü
Üyesi” diye tanımlanan Doğan
Can BARAN 6 yıldır tanıdığım
arkadaşımdır ve hakkında mahkemelerce
verilmiş bu yönlü bir
karar yoktur. Kendisi Kocaeli
Üniversitesi’nde öğrencidir. Kasım
2011’de, katıldığı yasal etkinlikler
bahane edilerek 11 üniversite
öğrencisi arkadaşı ile tutuklanmıştır.
Bir ay sonra da serbest bırakılmış,
yargılaması tutuksuz olarak sürmektedir.
Ancak henüz iddianamesi
hazırlanmamış, mahkemeye dahi
çıkmamıştır. Hal böyle iken, Doğan
nasıl olmuş da “Terör Örgütü Üyesi”
yapılmıştır?
Bizlerden de, başka yerlerde,
daha mahkemeniz bir karar
vermeden bu şekilde söz ediliyorsa,
edilecekse durum çok vahimdir.
İddianameyi hazırlayan
savcı hatayı, yanlışı yalnızca burada
yapmamıştır. Odak Dergisi
yazarı Cemalettin Can ile yaptığım
görüşmelerin birisi de Doğan’ın
yukarıda kısaca değindiğim tutuklanma
olayı ile ilgilidir.
Birincisi bu tutuklanma
olayını sanki ben Cemalettin
Can’dan öğrenmişim de, o şekilde
insanlara bilgi veriyormuşum
(İddianamede bu tip görüşmelerden
“Talimat” diye söz edilmekte.) gibi
bahsedilmekte. Oysa, ben Odak
Dergisi yazarı Cemalettin Can ile
söz konusu görüşmeyi yapmadan
saatler öncesinde Doğan’ın kız
arkadaşı Asena’dan olayı öğrenmiş
ve İzmit’e gitme hazırlığı yapmaya
başlamıştım. Telefonumu aylarca
dinlemiş olan polis, neden bu
görüşmeleri de koymamış da olayı
çarpıtmıştır? Bundan amaçlanan nedir?
Ayrıca, varsayalım ki durumu
bana ilk evvel Cemalettin
Can bildirmiştir. Bir arkadaşımın
tutuklandığını, Dergi yazarı bir insandan
haber almam ne gibi bir suç
teşkil edebilir?
Sonra yine Odak Dergisi
yazarı Cemalettin Can ile,
Doğan’ın tutuklanma olayı ile ilgili
görüşmemizin içeriği de bu şekilde
çarpıtılmıştır.
Birincisi, o görüşmenin
bir öncesi var. Ve bunun polis
kayıtlarında olmamasına imkan yok!
İnternetten ve telefondan
yaptığımız görüşmelerde Cemalettin
Can “Nasıl olur da ‘suç’la,
fiille alakası olmayan bir insan, ‘suç’
işlediği iddia edilen insanla görüştü
diye tutuklanır, yargılanır!” minvalli
görüş bildirmiştir. “Eğer, görüştüğü
kişi, suç ile, fiil ile alakasız ise, sırf o
şahısla görüştü diye yargılanır mı? »
demiş, şaşkınlığını bildirmiştir.
Söz konusu görüşmede de,
mesela ben suç işlemiş biriyim, sen
benimle görüştün diye o suça ortak
olmazsın ki, demiştir. Bir insanın
aranması, hüküm almış olması o
insanla görüşme yasağı anlamı mı
taşır? İnsanların görüşmeleri suç
mudur? Aranması varsa yakalamak
polisin, devletin işi değil midir?
Bakılması gereken, görüşmelerin
içeriği olmalıdır. Herhangi bir şiddet
çağrısı, suç çağrısı yapılmış ve bu
çağrı doğrultusunda davranılmış,
suç işlenmiş ise ancak o zaman bir
telefon görüşmesi suça delil olarak
iddianameye konulabilir. Oysa savcı
iki kişi arasındaki sohbeti çarpıtarak
suç üretmeye çalışmıştır.
Bu çarpıtma ve suç üretme
çabası iddianamenin her satırında
kendini göstermektedir. Zaten
orada bir de espri yapılmıştır.
Çalışmalarımıza esnek katıldıkları,
bizi ihmal ettikleri için ceza vermemiz
lazım aslında o arkadaşlara,
demiştir. Çünkü Cemalettin Can,
yürüttüğümüz çalışmalarımız
içinde,etkin olan, sorumlu olan bir
arkadaştır, yazardır. Eğitimcidir.
Yine savcı iddianamede
“Poliste susma hakkını kullanmış,
ifade vermemiştir.” demiştir. Hem
“Susma, ifade vermeme bir haktır.”
deyip, hem de “İfade vermedi, bunda
bir iş var.” diye özellikle vurgu
yapmak bir tezatlıktır. Ayrıca bir de,
benim poliste ifademin olduğunu
görmeyecek, atlayacak kadar acele,
üstünkörü, baştan savma bir iddianame
hazırlayarak bir hata daha
yapmıştır.
Ortada demokratik ve yasal
faaliyet dışında bir şey bulanamayan
polis, dosyayı şişirmek için ilginç
yöntemlere başvurmuştur. Mesela;
Doğan Can Baran’ın tutuklanması
üzerine İzmit’e gitmiş olduğumu,
hem polisteki ifademde, hem
savcılıkta, hem de tutuklanmamıza
karar veren mahkemede hakime, az
önce de size söyledim. Ancak, İzmit
Emniyeti, beni, bana fazlasıyla benzeyen
bir başka genç ile karıştırmış,
çektikleri fotoğrafları dosyaya
eklemiş, “Bu Barış ONAY’dır.”
demiş. Ankara Polisi ise söz konusu
kişinin ben olmadığımı, emniyetteki
sorgu işlemim sırasından
fark edip, “…yanlışlık olmuş.”
demiştir. Bir arkadaşımın haksız
yere tutuklanmasına tepki göstermek
için bir ilden bir başka ile gitmem
ancak bu kadar zorlama yorumlarla,
yaratılmaya çalışılan delillerle
“terörize” edilebilirdi. O da yapılmış
zaten…
Tepki göstermek ne zamandan
beridir “Terör” suçudur?
TCK’da, TMY’de böyle bir madde
mi var?
Odak dergisinden iddianamede
“Terör Örgütü güdümünde
yayın yapan…” diye söz ederek, derginin
açıkça “Terör Suçu İşleyen” bir
yayın olduğunu vurgulamıştır savcı.
Hem de birçok defa. Peki savcı, Odak
dergisinin “Örgütün güdümünde
yayın yaptığı” kanaatine varmışsa,
Odak dergisi hakkında neden hala
hiçbir yasal işlem başlatılmamıştır?
Cevap çok açık, çünkü buna mahkemeleri
ikna edecek bir dayanak yoktur.
Odak dergisi yasal bir dergidir.
Ve ben de o dergiye zaman zaman
yazı yazan, düzenli olarak takip eden
birisiyim.
Odak dergisine bu nitelemenin
yapılmasının sebebi, onun
sosyalist görüş taşıyan bir yayın
olmasıdır. Devletin genlerine öyle bir
işlemiştir ki, sosyalizm sözünü duyan
savcılar “suçlu” diye soruşturma
açıyor. Yasal olarak sosyalizm suç
diyemediği için de “terör” diyor.
Sosyalist düşüncenin suç
sayılması sonucudur ki, savcı her
yurttaşın temel hakkı olan anma,
yürüyüş ve mitinglerin yasadışı
olduğunu iddia edebilecek kadar ileri
gitmiştir. Toplanma özgürlüğü,
ifade özgürlüğü, protesto etme hakkı
evrensel haklardır. Bunlar kimse
suç sayamaz. Bu ülkenin kadük
yasaları bile saymıyor. Ancak öyle
ayarlanıyor ki, yasalar ve hukuk
insanları öyle bir devlet koruma
mantığı ile geliştiriliyor, yetiştiriliyor
ki, insanların haklarını kullanmaları
karşısında alarma geçiliyor.
1 Mayıs Mitingi mi yasadışı?
12 Eylül Cuntacılarının, yani
anayasayı toptan ortadan kaldırmış
zorbaların yargılanmalarını istemek
mi yasadışı? O zaman en
büyük yasadışı işlemi 12 Eylülcüleri
yargılama savında olan mahkemeniz
yapıyor. 12 Mart Cuntacılarının
katlettiği Deniz Gezmişleri, Mahir
Çayanları, devrimcileri anmak mı
yasadışı?
Yurttaşlarına asgari saygı
taşıyan hiçbir devlet, hiçbir hukuk
sistemi insanların ölülerini anmasına
suç diyemez. Modern insanın tarihi
10 bin yılı biraz geçmektedir.
Kurduğu tüm uygarlıklarda ölüye
saygı vardır. Savaşlarda bile ölülerin
toplanması için ateşkes yapılır.
Düşman savaşçılara gerekli saygı
gösterilir.; gerektiği gibi gömülmeleri
için ortam sağlanır. Ve ölülerin
kendi topraklarında gömüldüğü
ülkeler, anma yapılması için her türlü
kolaylığı sağlar. Mesela Anzakların
her sene Çanakkale’de yaptıkları
anma gibi…
Savcı bunlardan bihaber midir?
Sanmıyorum. Fakat bir kez daha
belirtmek zorundayım ki, ortada suç
bulamayan savcılık, herhalde bunca
takibat, operasyon ve yazışmayı boşa
çıkarmamak için yasal ve meşru her
şeyi “suç”a dönüştürmek istiyor.

Terör Örgütü Üyesi olduğum
iddia ediliyor. Ancak bu iddianın
içi o kadar boş ki, bırakın terörü,
ortada basit bir şiddet fiili dahi yok.
Silahımız, bombamız mı varmış?
Bu miting ve anmalarda silahlar mı
patlamış, vurulan mı olmuş? Evimde
yapılan aramada silah mı çıkmış?
Hayır! Kitaplarım,
CD’lerim, bilgisayarım, dergiler,
arkadaşlarımdan gelen mektuplar
çıkmış.
Savcı bunları iddianameye
delil diye koyma cesareti
göstermiştir. “Cesareti” diyorum,
çünkü hukukun azıcık işlediği bir
ülkede bunu yapan savcının meslek
yaşamı biter!
Aynı savcı üyesi olduğumu
iddia ettiği örgüt için “1996’dan sonra
anma, gösteri yürüyüşü, protesto
yürüyüşü yapmaktadır.” demiş, o
tarihten bu yana herhangi bir şiddet
eyleminden söz etmemiştir. O halde
hangi saikle “Terör Örgütü Üyesi Olmak”
ve “Terör Örgütü Propagandası
Yapmak”la suçlanıyorum?
Bu ülkenin yasalarında,
terör kavramı, muğlak, her tarafa
çekilebilecek bir esneklikte
tanımlanmıştır. Öyle ki, çocukların
bir taş atması bile terör olarak nitelenir.
Ancak bizim dosyamızda ise,
bu kadar keyfi ve esnek tanımlanan
yasayla dahi “Terör” denilebilecek
hiçbir şey yoktur.
Soruşturmanın 29 Ocak
2011’de, darbe döneminde idam
edilen Ömer YAZGAN’ın mezarı
başında yapılan anma sonrası
başlatıldığı belirtiliyor. Bu
soruşturma esnasında teknik takip
yapıldığı belirtiliyor. Bir anma
etkinliğiiçin teknik takip yapılması
gerekli midir? Hele de insanların
özel görüşmelerini, özel hayatlarını
didik didik edecek bir teknik takip…
Gerekli midir? Uygun mudur?
Örneğin nişanlıma yolladığım “Seni
seviyorum.” şeklindeki mesaj bu
dosya kapsamında ele alınabilecek
bir delil, bir bulgu mudur ki dosyada
yer almıştır?
Ortada bir saldırı, ciddi
bir şiddet eylemi mi vardır ki bütün
hayatımıza böylesine hoyratça
girilmiştir? Oysa yalnızca, bugün
mahkemenizin yargılama savında
olduğu 12 Eylülcülerin idam
kararlarını verdiği insanları andık.
Bu, teknik takibi gerektirecek bir
terör eylemi midir? Hazırlanan iddianamede
soruşturma teknik takip
sonucuna göre savcının da yazdığı
gibi, belli başlı anma, yürüyüş, basın
açıklaması, miting yapılmıştır. Ancak
bunlara “Yasalgörünümlü basın
açıklaması, gösteri, yürüyüş ve
anma etkinliği.” denilmiş. Yani, bu
demek oluyor ki, “Görünüşü yasal
ama içeriği yasadışı.”…
Nefret söylemi ve şiddet
içermediği taktirde yürüyüş, basın
açıklaması, miting, anma gibi etkinlikler
düzenlemenin, katılmanın
bir hak ve demokratik ülkelerde
her yurttaşın gönül rahatlığıyla
dahil olduğu etkinlikler olduğu
düşünülürse, bu etkinliklerin
“Sadece görüntüde yasal, ama
içerikte yasadışı.” olduğunu iddia etmek
hukuk insanlığıyla bağdaşmaz.
Burada, tutuklanmamız ve
ceza almamız için bu tip çarpıtılmış
söylemlerle gerekçe üretilmeye
çalışılmış, sanki yasadışı bir durum
varmış gibi mahkeme etkinlenmek
istenmiştir. Bu ise, yasa, hukuk ve
yargı adına kabul edilebilir bir durum
değildir.
Bu boyutta bir teknik takip,
fiziki takip yapılabilmesi için ortada
yeterli gerekçe olmalıdır. Oysa ortada
böylesi gerekçeler yoktur. Bu, ülkemizde
yurttaşların, temel hukuki
haklarının güvencede olmadığını
gösterir. Ayrıca ülke kaynaklarının
gereksiz yere, hor kullanıldığının
da kanıtıdır! Savcı kişisel olarak
sosyalizme karşı çıkabilir,hatta sosyalistlere
karşı düşmanlık da besleyebilir.
Ancak görevini ideolojik
yaklaşımının dışında tutmak,tarafsız
davranmak zorundadır. Fakat tam
tersi, teknik takibi başlatırken bile
Odak Dergisini hedefe koymuş ve
onu yasadışı yayın gibi algılatmaya
çalışmıştır. Bu algıyı güçlendirmek
için de, iddianamede Odak Dergisinin
zaman zaman toplatıldığını
ve kapatma kararları alındığını
söylemiştir. Toplatma ve kapatma
kararları, yasadışılığın göstergesi
değil, o ülkede demokrasi ve hukukun
ne kadar zayıf olduğunun
göstergesidir.
2010 yılında gerçekleştirilen
referandum öncesi meclis kürsüsünden
idam edilen insanları anan,
onların mektuplarını okurken gözyaşı
döken Başbakan’ın görüntüleri hala
hafızamızdadır. Mahkemeniz 12
Eylülcüleri yargılamak iddiasında!
Bunun yanında; ülkemiz insanları;
sağcısı, solcusu, dindarı, laik’i 12 Eylülcüleri
vicdanen mahkum etmiştir.
Tüm bunlar göz önüne alındığında,
hukuken yargılanan, vicdanen mahkum
edilmiş darbeciler tarafından
idam edilmiş insanları anmak nasıl
suç olur da, sırf bu anmaya katılmış
olmak nedeniyle dördü öğrenci, üçü
esnaf yedi kişi aylarca hapiste tutulur?
Bunu anlamak gerçekten güç!
Acaba yalnızca bu anmayı
düzenlediğimiz için mi hapis edildik?
Bütün bunların yanında internet
üzerinden yürüttüğümüz dergi
faaliyetleri de “Örgütsel yazışma”
şeklinde çarpıtılmış. Düşünün,
bir dergi var, yazarları, okurları
görüşmeler, sohbetler, tartışmalar
yapıyor, sonra da bu görüşmeler
özetlenip katılan ve katılamayan
diğer yazar ve okurlara e-posta
ile dağıtılıyor. Öte yandan yine
Odak Dergisi okur ve yazarları bir
hareket geliştiriyor. Eğitim Hareketi.
Dayanışma Hareketi…
Bundan, kim, neden rahatsız
olur? Üstelik alabildiğine açık, serbest,
ortada ve alenen yapılıyor tüm
bunlar… Gizli bir şey yok. Gizli bir
faaliyet değil. Bunu yasadışı göstererek,
gizli bir örgüt faaliyetiymiş
gibi iddianameye koymak insanı
hem şaşırtıyor, hem üzüyüor, hem de
“Hani düşünme, düşünceyi yayma
ve ifade etme hürrüyetimiz vardı?”
sorusunu sormamıza neden oluyor!
‘İnsanların paylaşımlarının
çok sınırlı olduğu, hatta tükenmekte
olduğu hemen tüm insanı ve ahlaki
değerlerin çürüdüğü gözle görülür
bir gerçektir. Biz, sözünü ettiğim
“Eğitim ve Dayanışma Hareketi”ni,
yok olmakta olan dayanışma kültürünün
yeniden canlanması ve
insanlık için çok özel bir yeri ve
anlamı olan eğitimin tek yanlı ve subjektif,
köleleştirici, ezberci yanından
arındırılarak, eşit, özgür insanlar
ilişkisi olarak ele alınması gerektiğini
söyleyerek yürütüyoruz. Bunlar tüm
görüşmelerimizde mevcut. Bütün
bunların yanında, okuduğumuz
romanlar, araştırma yazıları ve
makaleler üzerine tartışmalar yürütüyor,
“Karşılıklı Öğrenme – Birlikte
Öğrenme Yöntemi” dediğimiz pratikle,
öğrendiklerimizi pekiştiriyor,
yaşama uygulamaya çalışıyoruz.
Hepsi bir yana, Odak Dergisine
yazılar yazdığımız ve zaman zaman
anlam ve imla hataları yapmamız
nedeniyle internette ve dil bilgisine
yönelik toplantılarımız da oluyor.
Polisin tüm bu
görüşmelerimizi incelediği, izlediği
gerçeği göz önünde bulundurulursa,
sözünü ettiğim görüşmelerin
hiçbirine değinmeden, yalnızca,
zorlama yorumlarla, belli başlı
görüşmeleri suç göstermeye
çalışması, savcının da bunları iddianameye
eklemesi şaşılacak bir
durumdur. Neden böyle bir yol
izlenmiştir, bundan amaçlanan nedir?
Yani insanların sanal ortamda,
bir kafede, evde, parkta vb.
yerlerde buluşarak önceden belirledikleri
konularda tartışma yürütmeleri,
bunu da eğitimsiz, okumayazma
bilmeyen insanlarda tutun
da, toplumun değişik kademelerinde
yer alan, üniversite, lise öğrencisi,
işçi, işsiz, doktor, eğitimci, mühendis
gibi kimlikleri olan başka insanlarla
birlikte ve açıktan, yasal yollardan
yapıyor olması, kimi / kimleri
rahatsız edebilir? Eğitim, paylaşım
ve dayanışma birilerinin tekelindedir
de, bizi kendilerine rakip gördükleri
için ezmeye mi çalışmaktadırlar?
Biz insanların, maddi
kaynaklarını, inanç sistemlerini, dini
duygularını ve inanışlarını, ırklarını,
renklerini veya cinsiyetlerini sömürmek,
onlardan yararlanmak gibi
ahlaksızca yöntemlerle değil, insanca
yaşanacak bir dünya özlemi gibi
ortak talebi olan insanlarla yanyana
gelerek, gönüllüce yapıyoruz tüm
faaliyetlerimizi. Bunda suç nedir?
Suç nerede işlenmiştir?
İnsanların açlığından,
yoksul ve muhtaç olmalarından
faydalanmadık, onların dini
duygularını kendi çıkarımıza
kullanmadık diye mi onlarca yıl
hapisle yargılanıyoruz? Bu kadar
açık, insani talep ve hedefleri olan
faaliyetlerimizi olan faaliyetlerimizi
suç saymak oldukça zorlama yorumlar
gerektirir ki iddianame de bunun
üzerine kuruludur!
Sonuç olarak;
Tüm bu zorlama yorumlar nedeniyle
6 aydır tutukluyuz, tutukluyum.
Savcılığın delilleri, sizin de
yapacağınız, yaptığınız incelemelerle
görebileceğiniz gibi; internet
görüşmeleri ve telefon kayıtlarıdır.
Ve bunlar dışında toplanacak ekstra
bir delil yoktur. Dolayısıyla delil karartma
diye bir durum da söz konusu
olamaz. Bu sebele tutukluluğumuz
bir tedbir niteliği taşımıyor. Tutuklanmam
nedeniyle okulumdan
ve çalışmalarımdan uzak kaldım.
Derslerime devam edemedim. Faaliyelerim
aksadı. Eğer okuluma
devam edebilseydim, muhtemelen
önümüzdeki günlerdemezun
olacaktım. Tutukluluğumuzun /
tutukluluğumun sona erdirilmesini,
bu sayede, bir ihtimal, yaz okulunda
derslerimi vererekmezun alabilmemin
ve çalışmalarıma kaldığım
yerden devam edebilmemin önünün
açılması için tahliyemi talep ediyorum.
Barış ONAY

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here