Baş Eğmez Bir Ozan; RUHİ SU!

0
31

image

 

 

Devrimci bir sanatçı olan Ruhi Su bedenen aramızdan ayrılalı tam 30 sene oldu..

Ruhi Su, 1912’de Van’da doğdu. Asıl adı Mehmet‘ti. Annesi ve babasını hiç tanımadı. Kendi anlatımıyla, “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan” biriydi. Van’dan Adana’ya getirdiklerinde çok küçüktü.

Mehmet altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal ediliyor. Bu işgalin ardından Adanalılar toplu olarak Toros Dağları’na kaçıyorlar. Bu bir göç olarak adlandırılıyor ve Mehmet de bu göçün içerisinde. Bu yıllar kaç kaç yılları olarak da biliniyor.

Kaç kaç’da bir gün Mehmet’in eline bir testi verip, “Bize su getir!” diyorlar. Mehmet, hiç itiraz etmeden su arayıp buluyor. Suyu getirdiği zaman bakıyor ki amca ve yenge de dahil, kafile yok. Mehmet bir testi suyla dağ başında kalıyor. Geceleri incir ağaçlarının üzerinde uyuyarak, meyve yiyerek, kaç gün kaç gece kaldığını hatırlamadan yaşıyor. Bir yandan da amca ve yengesinin içinde bulunduğu kafileyi aramaya başlıyor. Sonunda onları buluyor.

Amcası, Mehmet’i görür görmez sarılıp ağlamaya başlıyor. Yengeden ise ses yok.

İşte o zaman Mehmet kasıtlı olarak terk edildiğini anlamış ama belli etmemeye çalışmış. Mehmet’i gören konu komşu ise çok sevinmiş. İşte ailenin bu davranışından, onların gerçek amcası ve yengesi olmadığı izlenimine varmış.

GÖÇ YILLARI BİTİYOR

Adana’ ya döndükten sonra binbir güçlükle yaşamlarını sürdürüyorlar. Yengesi Mehmet ile uğraşmaya devam etmiş, bahaneler uydurup dövüyor. Bir gün yine, sıradan bir kusurunu bahane ederek Mehmet’i dövmeye başlıyor. Bir türlü hırsını alamıyor, ağaca bağlıyor ve kamçı ile dövüyor. Bu dayak hayatında ki dönüm noktalarından biridir.
Mahalleden arkadaşı olan Hüseyin‘ in annesi, Mehmet’i çok severmiş. O gün ona, “Seni Hüseyin’in okuluna götürmemi ister misin?” diye soruyor. Mehmet, korkudan sadece başını sallayarak evet diyor.

ÖKSÜZLER YURDU GÜNLERİ

Hüseyin’in okulu öksüzler yurdu. O zamanki adı ile Dar-ül Eytam. Hüseyin’in annesi Mehmet’i, Adana’nın tanınmış ailelerinden Suphi Paşa‘ya götürüyor ve tavsiye mektubu alıyor. Sonra da öksüzler yurduna götürüp, bu mektubu veriyor.

Müdür, görevlilere, “Bu çocuğu hamama götürün, ona temiz elbise ve çamaşır getirin!” dediğinde, Mehmet okula alındığını anlamış. Tüm bunlar amcanın ve yengenin haberi olmadan yapılıyor. O günler için daha sonra şöyle diyor Ruhi Su “Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım.”

On yaşından itibaren okullardaki yatılı yaşamı başlıyor. Aynı zamanda müzik yaşamı da başlıyor. Mahallede olduğu gibi burada da sesinin farkına varıyorlar. Türküler, marşlar söyletiyorlar. Sonra da taburun önünde yürüyen gruba alıyorlar. Yaşı büyük olduğu için sınıf atlatıp 3. sınıfa kabul ediyorlar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir, yurda bir keman aldırtıp, Mehmet’i kemana başlatıyor. Dördüncü sınıfta kemana başlayan Mehmet, böylece, klasik müziğe de ilk adımını atmış oluyor.

MEHMET DEVRİMCİ RUHİ SU OLUYOR

Adana Öksüzler Yurdu’ndan dördüncü Sınıf öğrencisi Mehmet ve beşinci sınıftan Şaban Müzik Öğretmen Okulu sınavına giriyorlar. Mehmet sınavı kazanıyor, Şaban kazanamıyor. Okul Müdürü Mehmet’i çağırarak, “Sen bir sene daha bu okulda okuyabilirsin ama Şaban açıkta kalır, bu yıl onu kazanmış gibi gösterelim, sen nasılsa seneye yine sınava girersin.” diyor. Mehmet kabul etmiş. Gerçekten de kendisi giderse arkadaşı açıkta kalacaktır. Bir yıl sonra, sınavı kazanacağından emin Mehmet..

Bir yıl sonra beşinci sınıftan Mehmet ve Suphi girer sınava ve ikisi de kazanır. Kayıt işlemleri için dosyalar Ankara’ya gider. Bu sırada, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker‘den öksüz yurtlarına bir bildiri gelir. Bu bildiride: “Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek!” denmektedir.

Ruhi Su o günleri de şöyle anlatatıyor: “Bize bunu duyurdular. Çok üzüldüm ama yerimi Şaban’a verdiğime hiç pişman olmadım. Suphi, ben ve diğer arkadaşlarımla birlikte, İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gidecektik. Yeniden Müzik Öğretmen Okuluna nasıl gideceğimi düşünmeye başlarken, askeri okula gitme hazırlıklarımız başladı. Doktor kontrolünden geçtik. Göz muayenesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama sağlam olduğuma karar verdiler. O ara isimlerimizden dolayı, küçümsendiğimizin farkına varıyorduk. İsimlerimizi değiştirmeyi veya ek bir isim almayı kararlaştırdık. Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi isimleri bırakarak ‘kibar’ isimlerimizle İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne geldik. Artık ben, Mehmet Ruhi idim. İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri bize yol gösterdiler. Beni kendi yurtlarındaki Ahmet Muhtar bey ile tanıştırdılar. Akşam oldu mu kantinde toplanırdık. Ağabeyler ‘Hadi Ruhi çal!’ derlerdi. Keman çaldırırlardı. Bir akşam yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi ‘Ne yapıyorsunuz? Bu ne rezalet?’ dedi. Kemanı kaptığı gibi ayaklarının altına alıp, kırması bir oldu. Birkaç gün sonra, okul komutanı beni çağırdı. Kemanın parasını vermek isteyince, kabul etmedim. Çok üzülmüştüm. Aklım fikrim Müzik Öğretmen Okulu’na nasıl gidebileceğimdeydi. Buradan ayrılmanın yollarını arıyordum. Bir gün, Ahmet Muhtar bey ‘Ankara’ya gelebilir misin’ diye sordu. Hiç bir şey düşünmeden gelirim, dedim. Askeri Lise’den kaçmaya karar verdim. Kimliğim müdüriyette idi. Arkadaşlarım aralarında para topladılar. İki kimliği olan bir arkadaşım da kimliğinin birini bana verdi. Yanımda sahte bir kimlikle bavulumu hazırlayıp, trene bindim. O zamanlar trenlerde çok sıkı kontrol yapılırdı. Tam Polatlı’ya yaklaşırken, polisler geldi, sorular sormaya başladılar. Nereye gidiyorsun, nerede kalacaksın? Kimliğimi aldılar ve ‘yarın, merkezden gel al’ dediler. İstasyonda indim. Sırtımda koskocaman bir bavul, önce Ulus, sonra Cebeci’ ye yürüdüm. Nihayet Müzik Öğretmen Okulu’nun önüne geldim. Ahmet Muhtar Bey’i buldum. Beni görünce şaşırdı. Nasıl geldiğimi sordu. Kaçtığımı duyunca derinden bir ‘eyvah’ çekip, beni Askeri Liseler Müdürlüğü’ ne yolladı. Sırtımdan bavulu indiremeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Konuşmaya başlamamla birlikte gözümden yaşlar boşandı. Masada bir albay oturuyordu. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan da ağlamaya devam ediyordum. Albayın da gözlerinin dolduğunun farkına vardım. Ama cevabı şu oldu: ‘Seni kabul edersem herkes askeri okuldan kaçar. Sen okuluna dön, oradan dilekçe ile başvur.”

Ruhi büyük umutlarla gittiği o yolu iki inzibatla o akşam geri dönmek zorunda kaldı. Kaçtığı için hemen hapse attılar. İki gün orada kaldı, ama kaçtığına pişman olmadı. Müzik Öğretmen Okulu’na gitmenin yollarını daha kapsamlı düşünmeye başlamış.

“O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdu’ndan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi’nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı. Muayenelerim başladı. Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum ‘İltihabı üzeynden dolayı mektebe devam edemez’ diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye ‘yerimiz yok, alamayız’ diye cevap geldi.”

Çürüğe çıktığı için Askeri Okul ile ilişkisi kesilen Mehmet Ruhi, Adana Öksüzler Yurduna geri gönderiliyor.

SU SOYADINI NASIL ALDI?

Askeri liseden, Adana Öksüzler Yurdu’na dönüp, oradan da öğretmen okuluna geçtikten sonra, aşık olduğu ebe-hemşire olarak çalışan bir kadın evleniyor.

Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nun giriş sınavı yapılacaktır. Yine arkadaşları aralarında para toplarlar. “Ankara’ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ‘ne çalarsın’ diye sordular, ben de ‘morsolar’ (parçalar) dedim. ‘Bir konçerto çal’ dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum.

Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı başarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin‘in, ‘Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli’ teklifine, tüm öğretmenler katıldılar.”

Böylece Mehmet Ruhi, Müzik Öğretmen Okulu’na girer. O ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak eder. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için “Su” soyadını alır ve adı Mehmet Ruhi Su olur.

Müzik Öğretmen Okulu’ndan, Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrası’na seçilerek orada çalışmaya başlar. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak da, İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde çalışıyordur.

Devlet Konservatuarında opera sanatçısı olarak çalışmaya başlar. 1945 yılında Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakmak zorunda kalır. 1952 yılına kadar Devlet Operası’nda çeşitli operalarda oynar: Bastien Bastienne, Madam Butterfly, La Boheme, Satılmış Nişanlı, Fidelio, Maskeli Balo, Yarasa, Figaro’ nun Düğünü, Rigoletto, Aşk İksiri.

En son Konsolos operasının provasındayken, gözaltına alınır ve tutuklanır. Opera yaşamı böylece noktalanır.

VE TÜRKÜLERE GEÇİŞ

Opera yaşamı, 1952’de son bulunca, türkülere ağırlık verir. Çocukluğunda başladığı türkü söyleme işine Öksüzler Yurdu’nda, Öğretmen Okulu’nda, Müzik Öğretmen Okulu’nda, Askeri Lise’de, Konservatuar’da ve Opera’dayken de hep devam etmişti. Operayı çok seviyordu ama türkü söylemekten de hiçbir zaman vazgeçmemişti. Opera çalışmalarından sonra, zamanını türkü söylemekle ve derlemekle geçiriyordu. Konservatuarda türküleri dinleyen hocalarından Markovich, “Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum” demiş.

Markovich zamanın Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör‘e Ruhi Su’dan övgüyle söz etmiş. 15 günde bir pazar günleri saat 10’da “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” anonsuyla sunulan radyo programı böyle başlamış.

Ali İzzet‘ ten; “Bir Allah’ı Tanıyalım Ayrı Gayrı Bu Din Nedir”, Pir Sultan Abdal‘dan; “Gelin Canlar Bir Olalım”, Muhyi‘den “Zahit Bizi Tan Eyleme” gibi türküler söyleyen Ruhi Su’yu, “alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor” diye sustururlar. O dönem, egemen güçler, türkü söylemekle, komünist olmayı eş anlamda algılıyordu. Böylece Ruhi Su’nun radyodaki işine son verilir.

Yıl 1945-1946. O sırada Ruhi Su Ankara’da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam eder. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ayrıca bir korosu vardır. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne gelir.

Her ikisi de birbirlerinin o yıllarda sıkı takip altında bulunan Türkiye Komünist Partisi ile ilişkili olduklarını farkederler. İlişkileri gelişmekteyken, geniş kapsamlı TKP operasyonları olur. Artık özgür ve güzel günlerinin sonunun geldiğinin farkındadırlar. TKP tevkifatını izlemeye ve sıralarını beklemeye başlarlar.

CEZAEVİ GÜNLERİ

Bu arada Ruhi Su’nun korosu kapatılır. Sıdıka hanımın fakültedeki hayatı zorlaşır. 1952 sonbaharında, 11 Kasım günü sabaha karşı Sıdıka hanımın evine polisler gelerek onu Birinci Şubeye, oradan da İstanbul’a, ünlü Sansaryan Han‘a götürürler.

Aynı sıralarda Ruhi Su’da tiyatrodan bir “arkadaşının” ihbarı üzerine, opera binasından alınarak Sansaryan Han’a götürülür.

Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerden birinde beş ayı aşkın bir süre kalan Ruhi Su, orada ağır işkence görür. Tabutluğa konur. Harbiye Cezaevine getirmek için iyileşmesini beklemek zorunda kalınır.

Cezaevine getirilip, Sıdıka hanımla ilk görüşme izni verildiğinde hâlâ tanınmaz haldedir. Görüşmelerini resmi izne bağlamak için nişanlanmaya karar veriyorlar.

Harbiye Cezaevi’nde üç buçuk yıl kalırlar.

TAHTA PASPAS PARÇALARINDAN BAĞLAMA

Hapishanede Ruhi Su’ya önce sazını vermezler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından ona bir bağlama yapar. İki sene bu bağlamayla çalışır. Ancak iki sene sonra, izin çıkınca Ankara’dan bağlamasını getirtebilir.

Erkekler siyasi mahkum olarak üç koğuştu. Koğuşlarda aralarında eğlenirlerdi. Türküler söyler, şiirler okur, tiyatro oyunları sahneye koyarlar. Ruhi Su, bu arkadaşları arasından bir koro oluşturur. Konserler yapar. Onlarla çalışır. Onlardan türküler derler. Türküler söyletir. Her gün, ses egzersizleri yapar. Bunun için cezaevinin tenha köşelerini seçer. Tuvaletlerde, aralıklarda çalışıp, arkadaşlarını bıktırmamaya uğraşır. Daha sonra o günleri antarıken bu arkadaşlarının, hiçbir gün şikayet etmediklerini söyler, hapishane arkadaşlarından hep sevgi ve minnetle söz ederdi.

Mahkemesi de aynı binanın içinde görülür. 1951 tevkifatı sanıkları için özel mahkeme salonu yapılır.

İstanbul’un göbeğinde yattılar, yargılandılar, açlık grevleri yaptılar. Basının kılı bile kıpırdamaz. Basın, sadece tutuklamayı duyurmuştur. Ruhi Su ve Sıdıka hanım beşer yıla mahkum olurlar. Erkekler Adana Cezaevi’ne, iki tutuklu kadından biri olarak kalan Sıdıka hanımı (diğer tutuklu Sevim Belli‘dir) Sultanahmet Cezaevi’ne gönderirler.

EN VERİMLİ DÖNEM

Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara’dan İstanbul’a Sansaryan Hanı’na getirilişini anlatan türkü, “Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde”dir. “Mahsus Mahal” türküsü, doğrudan Sıdıka hanımla ilgilidir. Bu türküyü Ruhi Su “tabutluk” diye bilinen hücrede iken hazırlamış. Ruhi Su’yu İstanbul’dan Adana’ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. “Haşan Dağı, Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak” türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır.

Nazım Hikmet‘ten Kuvay-ı Milliye Destanı’nı, cezaevinde düşünmeye başlamıştı. 1960 ‘tan sonra besteyi tamamladı. “Seferberlik Türküleri ve Kuvay-ı Milliye Destanı” plak olarak 1971’de çıktı. Şeyh Bedrettin Destanı’ndan bir parça ve Üç Selvi’yi bestelemeyi ise 1974 yılına kadar tamamladı. Adana Cezaevi’nde, Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın, “Almanya’da Çöpçülerimiz” şiirini ve A. Kadir‘in Bugünün diliyle Mevlana’sından bazı şiirleri bestelemiştir.

Ruhi Su, Nazım Hikmet’in şiirini besteleyen ilk sanatçıdır. 1950 yılında Süvarinin Türküsü’nü (Dört Nala Gelip Uzak Asya’dan) yapmıştır. Sonra Fransa’da Yves Montand, Nazım Hikmet’in “Akrep Gibisin Kardeşim” şiirini besteledi. 1953’de Nazım Hikmet’in ölüm haberi geldiğinde Ruhi Su “Karalı Bir Haber Düşmüş Geliyor” ağıtım, bir türkü ezgisini yorumlayarak söyledi. Bu türkünün sözleri Ruhi Su’ya aittir.

Operada iken, “Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan” (On Beşlere Ağıt) ve “Baladız Destanı”nı (1944) yapmıştı (ezgi ve söz Ruhi Su). Hapishanede bu türküler için de işkence gördü.

1958 yılının Haziran ayında tahliye oldular. Ruhi Su, sürgün yeri olan Çumra’ya gönderildi. Sıdıka hanım Ankara’ya gitti. Ruhi Su Çumra’da ucuz bir otele yerleşti. Eşi ailesinin yanında kaldı.

Ruhi Su, Çumra’ya hemen uyum sağladı. Çumra halkı ona ilgi duyuyordu. Radyodaki haberleri, parkta dinliyor, türkü programlarını kaçırmıyordu. İnsanlar yanından geçerken, “Üzülme bu da geçer” diyorlardı. Sıkı sıkı iş arıyor,

Ankara’ya nakli için çalışıyordu. Yazdığı dilekçelere ret cevabı geliyordu. Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Ruhi Su’nun naklini istemiyordu. Çumra savcısı (Muharrem İlkez) ve hakimi (İlhan Somer) ise onu Ankara’ya göndermeye uğraşıyorlardı. Savcı, Ruhi Su ile iyi ilişkiler içindeydi. Ondan cura dersi alıyordu. Her sabah otele uğruyordu. Mutlaka naklini yaptıracağını söylüyordu. Ruhi Su’ya Çumra cezaevinde de bir de konser verdirdi.

Çumra’da Ağustos sonuna kadar kaldı. Sonunda savcı Ankara’ya naklini yaptırmıştı. O da, savcıya ve Çumra halkına, istasyondaki bir salonda coşkulu bir konser verdi. Çumra halkı salonun dışına taşıyordu. Herkes ondan yana olduğunu, nakli için el altından yardım ettiğini anlatıyordu. Ruhi’yi ertesi gün yolcu ettiler.

ANKARA’DA KÜÇÜK BİR EV

Böylece Ruhi Su, Kemal Aygün’ün muhalefetine rağmen Ankara’ya geldi. Ankara’da dostu Celal Cündoğlu, Etimesgut’ta Su ailesine bir işçi lojmanı verdi. Bu lojman, Etimesgut’a 2 km uzaklıktaydı. Bir tarla ortasında, elektriği ve suyu olmayan, kerpiçten yapılmış bir evde yaşanmaya başladılar.

Etimesgut’tan bazen trenle, çoğu zaman da otostop yaparak Ankara’ya gelirlerdi. Ankara onlar için sürprizlerle doluydu. Kendilerini çok iyi karşılayacağını umdukları arkadaşları, son derece soğuk davranırken, hiç ummadıkları insanlardan sıcak ilgi görüyorlardı. Ruhi’yi operaya elbette kabul etmediler; ama o her gün operanın önünden yürüyerek geçmekten kendini alamıyordu. Bir heyecan yaşıyordu. Rastladığı arkadaşları ise konuşmazlar, selam bile vermezlerdi.

Beş yıl aradan sonra bir gece, Ruhi Su ilk kez bir tiyatroya gitti. Arthur Miller‘in bir oyunuydu: “Satıcının Ölümü”. Oyun bittiğinde Ruhi Su öyle heyecanlanmıştı ki, oyuncuları kutlamak için kulise gitmek istedi. Ama ne yazık ki bu coşkusu çok kısa bir süre içinde derin bir hayal kırıklığına dönüşecekti. Önce Cüneyt Gökçer ile karşılaşmış.

Cüneyt Gökçer, Ruhi Su’yu karşısında görünce neredeyse geri adım atacak olmuş. Ruhi Su ısrarla elini sıkmış ve kutlamış ama bir sanatçının bir sanatçıya reva gördüğü bu kaba ve duyarsız muamele onu çok kırmıştı. Ruhi Su, kendi kuşağı tarafından, siyasi kimliği dolayısıyla çoğu kez dışlanmakta, bunun acısını derinden duymaktaydı. Genç kuşak opera sanatçıları ise ona saygıda hiçbir zaman kusur etmediler.

İşsizlik devam ediyordu… Mehmet Kemal yardım amacıyla bir basın balosu düzenlemek, bu baloda Ruhi Su’ya türkü söyletmek istedi. Ama Ankara Valisi Kemal Aygün engelledi. “Siz, Ruhi Su’nun itibarını iade etmek mi istiyorsunuz?” dedi,

Emniyet nezaretinin son günleriydi. Atıf Yılmaz, Osman Nuri Karaca ve arkadaşları Ankara’ya gelmişlerdi. Ruhi Su’nun eşya taşıyor olması onları üzmüştü. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Cezanın bitiminde Atıf Yılmaz, “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” filmini çekecekti. Ruhi Su’yu Adana’ya bu filmin müziği için çağırdı. Ruhi Adana’ya Çığşar yaylasına giderek çalışmalara başladı. Türküler derledi. Karacaoğlan’a ait derlediği türküleri bu filmde söyledi. Bu film için koro oluşturdu. 40 gün Adana’da kaldı. Eşi Ankara’da idi. Oğlu Ilgın iki aylıktı. Ruhi Su film çekimi bitince, Taksim Gazinosu’nda sahneye çıkmak üzere İstanbul’a gitti. Bir ev kiralayarak, 2 Mart 1960’da ailesini yanına aldı.

Bu tarihten sonra türkü söylemeyi kulüplerde sürdürecekti. 27 Mayıs devrimi kulüplerde yabancı sanatçı çalışmasını engellemiş, yerli sanatçılara olanak tanımıştı.

Bu arada Yapı Kredi Bankası’ndan, Kazım Taşkenttarafından, kendi adına bir kulüp kurması için bir teklif aldı. Ruhi Su, bunu yapamayacağını, ancak yine aynı bankanın düzenlediği halk oyunları şenliğine gelen ekiplerin müziklerini banda alıp, notaya aktararak bir arşiv oluşturabileceğini, böylelikle, bankanın da daha yararlı bir işe yatırım yapmış olacağını söyledi.

Çalışmalara başladı. Beş yıl sürdü bu arşivleme. Notalar basıldı, bir kitap çıkacaktı. O ara, Ruhi Su “Bitmeyen Yol” adlı filmde bir türkü söylemişti. “Serdari Halimiz Böyle N’olacak/Kısa Çöp Uzundan Hakkın Alacak.

O sıralarda iktidara Demirel geçmişti. Kazım Taşkent, Ruhi Su’yu çağırdı. “Sen artık bütün aletleri ve notaları alıp, evinde çalışsan” gibi bir teklif getirdi. Ruhi Su bunu kabul etmedi. “Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız” dedi ve her şeyi bırakarak çıkıp gitti.

Bir de baktı ki beş yıl boyunca onca emek vererek derlediği, notaya aktardığı halk oyunları, Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak, Sadi Yaver Ataman adıyla çıkarılmış.

İşte Ruhi Su, buna çok, ama çok sinirlendi. Sadi Yaver’e “Bunu nasıl yapar, nasıl kabul edersin?” diye sordu. Sadi Yaver, “Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler” dedi. Bu sözleri mahkemede de tekrarladı ve Ruhi Su böylece davayı kazandı. Tazminat istememişti ama ikinci baskı Ruhi Su adıyla çıkacaktı. Yapı ve Kredi Bankası ikinci baskıyı hiç yapmadı. Bu kitap, ölümünden üç yıl sonra, Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla çıktı.

1976 yılının sonunda “El Kapıları”, 1977’de “Sabahın Sahibi Var”, 1978’de ise “Semahlar” uzunçalarlarında Dostlar Korosu Ruhi Su’ya eşlik etti. Ruhi Su, Dostlar Korosu ile İstanbul, Ankara ve Bursa’da çok sayıda konser vermiştir.

Karşılaşılan nice güçlüğe göğüs gererek, koro elemanları, Ruhi Su’ya ve yaptığı işe duydukları sevgi ve bağlılıkla koroyu ayakta tutmayı uzun süre başardılar.

Dostlar Korosu, 1980 yılında, 12 Eylül döneminin baskıcı yönetimi altında ülkenin değişen ve ağırlaşan koşulları nedeniyle çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Bu suskunluk, Ruhi Su’nun aramızdan ayrıldığı 1985 yılına kadar sürdü. 1986’da, öncelikle Ruhi Su’yu anma gecelerine katılmak üzere yeniden bir araya gelen koro, çalışmalarını, Timur Selçuk, Sarper Özsan, Hüseyin Tutkun, Cenan Akın, Öcal Öcalan, Refik Koksal, Cengiz Ünal gibi değerli müzik adamları yönetiminde sürdürerek günümüze kadar gelebilmiştir.

Koro, 1987 yılında, Ruhi Su’ya olan sevgi, saygı ve bağlılığını ifade etmek üzere, adının başına onun adını ekleyerek “Ruhi Su Dostlar Korosu” adını aldı. Ruhi Su Dostlar Korosu bugün 27 yaşındadır.

HASTA YATAĞINDA PASAPORTU ÇOK GÖRDÜLER

Ruhi Su ilk kez 1977 yılında Ahmet İsvan ve Necdet Uğur‘un yoğun uğraşıları sonucu pasaport alabilmişti. Yurtdışına da ilk defa yine o yıl çıkmış, ülkemizden bir grup sanatçı ile birlikte, Berlin’de yapılan Nazım Hikmet haftasına katılmıştır.

Büyük bir coşku ile karşılanan sanatçı, bu haftayı izleyen günlerde sık sık siyasal ve sosyal kuruluşların çağrılısı olarak Almanya’nın diğer şehirlerine, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya giderek çok sayıda konserler vermişti. Bu “nadide” pasaportu ile son olarak Avustralya’ya gitmiş ve orada, çok ses getiren bir konser vermiştir. Zaten aynı yılın sonunda da pasaportunun süresi dolmuş oluyordu. Bu, Ruhi Su’nun hayatı boyunca alıp alabileceği tek pasaport olmuştu.

Kültür ve sanat dünyamız, onurlu, inançlı ve ödünsüz kişiliğiyle örnek bir aydın portresi oluşturan, tüm engellemelere rağmen, yeteneği ve sanatının gücü ile adını ülkemiz sınırları dışında da duyuran bu çok değerli sanatçısını 20 Eylül 1985’te kaybetti. Hastalığına prostat kanseri teşhisi konulduktan sonra, 73 yaşındaki sanatçının yurtdışında tedavisi için girişimlerde bulunuldu.

Yetkililer, hiçbir gerekçe göstermeksizin, sanatçıya pasaport vermemekte direndiler. Ülkemizin ve tüm uygar ülkelerin aydınları, sanatçıları, bu insanlık dışı, anlamsız ve utanç verici direnişi kırmak için seferber oldular. Nihayet kapılar açıldı, Ruhi Su’nun tedavi amaçlı olarak ve “yalnız bir defaya mahsus olmak üzere” yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti. Ruhi Su artık ölüm yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Yaşamı boyunca hiçbir lütfundan yararlanmadığı devletin isteksizce lütfettiği bu pasaporttan da yararlanmadı… yararlanamadı. Hastalığının adamakıllı ilerlediği ve kendisini güçsüz düşürdüğü günlere kadar sazını ve türkülerini bırakmayan Ruhi Su’nun adı çoktan ölümsüzleşti. Ama ona hasta yatağında bir pasaportu fazla görenlerin ismini bilen kalmadi.

Yaşamı boyunca hiç yılmadı. Hapishanenin ağır koşulları, engellemeler, yasaklamalar, hiçbir şey Ruhi Su’yu türkü söylemekten, türküler üzerinde aralıksız düşünmekten, çalışmaktan, korolar oluşturarak türkülerini öğretmekten, olanak bulduğunda konserlerde, olanak verilmediği zaman da dost evlerinden, gece kulüplerine kadar, elverişli-elverişsiz her ortamda türkülerini söylemekten alıkoyamadı.

Ruhi Su halkın içinden gelen, halk için çalışan devrimci bir sanatçı idi. Tedavisi engellenerek öldürüldü. Ama bilmedikleri şey onun türküleri ismi hala binlerce kişinin aklında yüreğinde…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here