Sinan Akbayır Yazdı: Bilimsel Maskeli Anakronizm: Tecrit

0
46

“Ben iktidar mekanizmasını düşündüğümde, iktidarın bireylerin tohumuna kadar ulaştığı bedenlerine eriştiği, hal ve tavırlarına, söylemlerine, öğrenimlerine, gündelik yaşamlarına sindiği kılcal var olma biçimini düşünüyorum.” (Foucault: İktidarın Gözü, Ayrıntı Yayınları)

Faucault iktidar olgusu üzerine en kapsamlı bakış açıları geliştirmiş düşünürlerden biridir. İktidarın her yerde olduğunu savunmaktadır. Ona göre, iktidarın görmesi ve denetlemesi mümkün olmadığı yerlerde bile, iradeler üzerinde kurduğu denetim sayesinde varlığını sürdürmektedir. O, Hegel’in devleti bir yeryüzü tanrısı gibi gören anlayışına uzak olmakla birlikte, iktidarın tıpkı tanrı gibi insanın kılcal damarlarına kadar nüfuz ettiğini ve bu “gözetleme” işlevini kişinin kendisinin yerine getirdiği tespitini yapmaktadır. Otorite insan zihninde denetim kurabilirse iktidarını tek tek bireyler üzerinden bütün topluma hakim kılabilecektir. 

Tecrit, iktidarın gücünü yayma pratiği içerisinde, fiziki olarak yok edemediği tehdit edici unsurlara karşı, gözden uzaklaştırarak yok etme araçlarından biridir. Tarihte ilk uygulanış biçimi, henüz hapishaneler icat edilmediğinden “dışlama” olarak ortaya çıkmıştır. Muktedir varlığını ve statükoyu tehdit eden herkesi ötekileştirmiş ve toplumdan tecrit etmeye yönelmiştir. Bu dönemde tecridin mekanı topluluğun yaşadığı yer dışında kalan bütün yeryüzüdür. Ancak, tecrit öylesine bir ağır yaptırımdır ki, insan yeryüzünün geri kalanında yaşamayı değil içinde doğduğu ve toplumsal aidiyetlerini belirleyen toplulukla yaşamayı tercih etmektedir. İktidar olgusunun geliştiği ve kolonileşme yolu ile başka coğrafyalara yayıldığı dönemde muhaliflerin marjinal eğilimli kimselerin “suçluların” dışlanması bütün yeryüzünün belli bir yerleşim yerinde ikamet zorunluluğu (sürgün) biçiminde daraltılarak uygulanmıştır. Osmanlının Libya çölündeki Fizan’ı, Rusların Sibirya’sı, Avrupalıların tüm dünyaya yayılmış sömürgeleri sürgün biçimiyle uygulanan tecritten bilinen mekanlardır. Bu aynı zamanda gözden uzak tutmaktan gözaltında tutmaya evirilen bir gelişmenin ortaya çıkışıdır. Bunun bir sonraki aşaması ise hapishanelerin icadıdır. Bu andan başlayarak “dışlama” olarak uygulanan tecrit, “içleme (kapatılma)” olarak uygulanmaya başlayacaktır. 

İlk kapatılma uygulaması Ortaçağ’da başlar. Bu dönemde kölelerin kulelerinde oluşturulan zifiri karanlık hücreler ilk hapishane oluşumu olarak şekillenir. Ancak zindanlar kapatılanın öldürülene ya da serbest bırakılana dek tutulduğu geçici kapatılma mekanlarıdır. İlk gerçek hapishane 1596 yılında Amsterdam’da açılmıştır. 

Sonraki yüzyıllarda hapishaneler önce Avrupa’da sonra dünyanın geri kalanında hızla yayılmaya başlamıştır. 

Hapishaneler başlangıçta sadece cezanın, yaptırım için hapsedilenlerin zorunlu ikametgahları olarak tasarlanmış mekanlardır. Hapishaneler tarihin dönüm noktasıdır. Bentham’ım 1791 yılında yayınladığı “Panoptikan ve Kontrol Evi” isimli kitabı ve projesiyle başlayacaktır. Bu tarihten itibaren bu sistem esas olarak hayata geçirilir. Panoptikan kapatılma cezası ek olarak hücre sistemine geçişmesini, tam izolasyon koşullarının oluşturulması ve aynı zamanda merkezi bir kuleden hapsedilenin sürekli gözetlenerek –ya da gözetlendiği hissine kapılması sağlanarak- ağır psikolojik baskı altına alınmasını hedeflemektedir. Bundan böyle hapsedilenin cezasını çekmesi yetmeyecek, bütün insani değerleri ezilerek geri dönüşüm imkansız bir şekilde yok edilecektir. 

Bu evrede Ortaçağın meydanlarında gerçekleşen ve “suçlu”yu kahramanlaştıran vahşi infaz yöntemlerinin yerini laboratuvar çalışmalarıyla oluşturulan ve suçlanan bireyi çarmıha gererek kahramanca bir fiziki yok ediş yerine, ruhunu çarmıha gererek gözden uzak tuttuğu mekanlarda yavaş yavaş yok ederek adeta bir bitkiye dönüştürmeyi hedefleyen “bilimsel” infaz rejimine geçilmiştir. Artık sadece “suçlu” değil aynı zamanda çekilen korkunç acılar da yaratılmış ve mahkum edilenin çığlığı kaleyi andıran bu kalın, yüksek duvarlar arkasında dünyanın geri kalanının duyum mesafesinden uzaklaştırılmıştır. 

Panoptikan sadece mimari bir yapı tasarımı değil, aynı zamanda insan ruhunun mimari yapı ve buna uygun bir infaz rejimi yardımıyla yeniden tasarlanması ve biçimlendirilmesidir. Gerçekleşen şey kapitalist işletme modelinin hapishanede uygulanmasıdır. İnsan bir hammadde olarak hücre sisteminden oluşan işletmeye girecek, çeşitli işlemlerden geçerek kendi öz niteliklerinden ayrıştırılarak ve yeni bir biçim erilerek mamul bir ürün olarak dolaşıma sokulacaktır. Özne olan insanın hiçleştirilerek nesneye dönüştürülme sürecidir bu. Üstelik oldukça ağır bir psikolojik ve sosyal bedel karşılığında gerçekleşecektir. Uygulamayı meşrulaştırmak için bu süreç, kapitalizmin işletme mantığına uygun olarak “girdi-çıktı” değil, alana özgü bir jargonla “rehabilitasyon” (iyileştirme) süreci olarak tanımlanacaktır. 

Hücre tipi hapishanelerin birinci evresinde tutsak “hasta” kabul edildiğinden bir tredman uygulanacak ve sıkı bir şekilde rehabilite edilmeye çalışılacaktır. İyileştirmenin yolu ise tam izolasyonla tutsağın algılarının kuşatılması ve panoptikan mimarinde (ve felsefesinde) olduğu gibi merkezi bir kuleden sürekli izlenmesi nedeniyle içinde sürükleneceği gerginlikten geçmektedir. Tecridin yarattığı tahribat burada gözetleme işleviyle birleştirilerek tutsağın tüm bilişsel ve duygusal yeteneğinin yok edilmesi hedeflenmektedir. 

Hücre tipi hapishaneleri aşamalayarak tanımlayacak olursak;

Birinci nesil hücre sistemleri ağır baskı ve tecrit uygulamaları ile hükümlüye yönelik düşmanca bir tutumu esas almakta ve insanı kendi öz niteliklerinden ayrıştırarak, kafesinde yaşayan fizyolojik varlıktan ibaret bir nesneye indirgemeyi hedeflemektedir. Hücre sistemlerinin uygulayıcıları tarafından bile çağdışı, insanlık dışı uygulamalar olarak tarif edilmektedir. 

İkinci nesin hücre sistemleri panoptikan uygulamasının gelişmiş bir modeli olarak 1970’li yıllarda uygulanmaya başlar. Gelişen teknoloji panoptikanın gözetleme işlevini yerine getiren merkezi bir kuleye dayalı mimarisinde değişiklik gerektirecek ancak gözetleme işlevini daha üst boyutta gerçekleştirmeyi esas alacaktır. Bu evrede elektronik uygulamaların ön plana çıktığı, tüm hapishanenin kameralarla donatılarak merkezi bir kontrol uygulamasının başladığı görülür. Gözetleme devam etmekte ancak artık teknolojik olanaklarla gerçekleştirilmektedir. Bu sistemlerde öncekiler gibi tutsakların doğuştan tehlikeli, saldırgan ve otoriteye boyun eğmez nitelikleri nedeniyle sıkı kontrol altında tutulması açısından öncellerinden farklılık göstermemektedir. Uygulayıcıları tarafından “elektronik hayvanat bahçeleri” olarak tanımlanmışlardır. Bir yandan yüksek fiziki kontrol seviyesi uygulanırken öte yandan teknolojiye bağlılıkla steril, insanlık dışı bir ortam yaratılmıştır. 

Üçüncü nesil sistemler panoptikan mantığının deneyimler yoluyla derinleştirildiği, “elektronik hayvanat bahçeleri” uygulamalarının ise yoğunlaştırıldığı bir dönemi işaret etmektedir. Bu evrede önceki sistemde ortaya çıkan eksikliklerin makyaj çalışmalarıyla giderildiği algısı yaratmaya dönük çalışmalar yapılmıştır. Tutsak yine hastadır, bunu “doğal” sonucu tedavi etmeyi gerektirmektedir. Tedaviyi sağlamak için laboratuvar ortamında hayvanlar ve insanlar üzerinde deneyler yapılarak tecridin organizma üzerindeki etkileri saptanmaya çalışılır. Bütün deneyler aynı sonucu ortaya koyar, sadece sosyal bir varlık olan insan değil, benlik bilincine sahip olmayan canlılar dahi tecrit altında yaşadıkları duyum eksikliği nedeniyle tahammül edilemez bir gerilime sürüklenmekte ve bununla başa çıkmakta zorlanmaktadır. İnsan denekler tüm araştırmalarda yüksek vaad ve telkinlere karşın araştırmaya devam etmeyi reddetmektedir. Hayvanlar ise tecrit altında saldırganlaşmakta ve doğalarına özgü yapısal davranışlarında belirgin bir şekilde sapmalar görülmektedir. 

“Bilimsel” çalışmalar şu gerçekliği ortaya çıkarmaktadır: Organizma iç dengesini (homeostatis) uyaranlar yoluyla koruyabilmektedir ve uyaran eksikliği halinde önce gerilime sürüklenmekte ardından geri dönüşümsüz bir şekilde duygusal ve bilişsel yıkıma uğramaktadır. Hücre bu yıkımın gerçekleşmesi için yalıtımın sağlandığı mekandır. Tutsak tek başına bir hücreye konulacak, zaman kavramı ortadan kaldırılarak bütün yaşamı sabit bir zamanda dondurulacaktır. Böylelikle güncel uyaranlardan yoksun bırakılmanın ötesine geçerek geçmiş zaman deneyimleri ve gelecek zaman tasarımlarından koparılarak bütün öz niteliklerine yabancılaştırılacaktır. Hücre ve tecridin başlangıç hedefi özü yok etmektir. Özün yok edildiği kritik aşamada rehabilitasyon devreye girecek işlemez hale getirilen düşünce sistemine bir robota program yüklenmesi gibi sistemin ruhu enjekte edilerek kişilik yeniden şekillenecektir. Böylece sistemin çıktısı sağlanmış ve dolaşıma hazır hale gelmiş olacaktır. 

Hücre ve tecridin açıklanan ya da hedeflenen “masum” amacı budur. Ancak, bugüne dek rehabilite edilerek topluma kazandırılma amacının gerçekleştirildiği tek bir örnek dahi olmaması oldukça kafa karıştırıcıdır. 

Faucault da bu çelişkili duruma işaret etmektedir:

“(…) 1840 yıllarından itibaren suça eğilimli kişileri ıslah etmeye, onları erdemli kılmaya çalışılmadığı; amacın onları fişleyerek, iktisadi ya da siyasi amaçlar için bir silah oluşturacak şekilde iyi tanımlanmış bir ortamda bir araya getirmek olduğu açıkça ortaya çıktı. Dolayısıyla sorun onlara bir şey öğretmek değildi, tersine hapishaneden çıkınca bir şey yapmasınlar diye hiç bir şey öğretmemekti.” (a.g.e)

Deneyimler göstermektedir ki, klasik kapitalist işletme modelinin –açıklananın aksine- çıktısı olmayan tek örneği hücre sistemini esas alan hapishanelerdir. Bu, insana yönelik yıkıcı olmayı esas alan bir sistemdir ve “yapıcı olduğuna” dair tüm söylemler, toplumdan yalıtılmakla kalmamış aynı zamanda toplumun denetiminden mahrum bırakılmış tutsağın yıkımına itirazsız bir şekilde gerçekleştirme amacından ibaret propaganda kampanyalarıdır. 

Önceki girişimlerin devrimci dayanışma ve karşı koyuş pratiğiyle uygulama fırsatı bulamadığı gerçeğini göz önünde tutarak ülkemizde uygulanan sistemin F tipi hapishanelerin kanlı “Hayata Dönüş” operasyonu sonucu açılmasıyla başlatabiliriz. Sistemin yıkıcı amaçlarını gerçekleştirmek için ne kadar ısrarcı olabileceği ve neleri göze alabileceğini bu kanlı ve vahşi kurban ayiniyle gözler önüne serilmiştir. Bu andan başlayarak devrimci örgütlülüklerin tasfiyesi devrimci dinamiklerin yok edilmesi ve bireye indirgenen devrimcinin kendi değerlerine yabancılaştırılarak imha edilme süreci de başlatılmış oldu. 

F tipi hapishaneler diğer tüm benzerleri gibi muktedirin gücünü yayma yönünde kullandığı en önemli araçlarından biridir. Yaptırım araçları (ordu, polis, hapishaneler) olmadan sistemin adaletsiz işleyişi korunamayacağı gibi, bu işleyişe karşı koyuş dinamiklerinin ezilip yok edilmesi de mümkün olacaktır. Bunca yıkıcılığın, kıyıcılığın temelinde bu yatar. Sistem varlığını sürdürebilmek için bu baskı ve yaptırım araçlarını kullanma zorunluluğu duymaktadır. 

Bu nedenle F tipi uygulamasının ilk yıllarında sadece tecrit uygulaması ile yetinilmemiş kanlı açılışın ruhuna uygun bir şekilde devrimci dinamiklerin yok edilmesi hedeflenerek sistematik ve fiziki işkenceler, ağır yaptırım ve yasaklamalarda hayata döndürülmüştür. 

Sonraki yıllarda uygulamalar tecridin sessiz yıkıcılığını  “sık sık sapmalar gözlemlenmişse de- gerçekleştirme amacına yönelmiştir. Tecrit dış dünyadan yalıtılma yolu ile insanın yok edilme sürecidir ve bu süreç bilimsel araştırmalar sonucu yıkıcılığı kanıtlanmış bir süreçtir. En eski zamanlardan bu yana biliniyor olmakla birlikte günümüzde bilimsel yöntemlerle yıkıcı işlevselliği yoğunlaştırılmış, teknik ve psikolojik araçlarla donatılmış bir uygulamadır. Barbarlık çağlarının icadı olan ve günümüzde büyük olanaklarla daha yaygınlaştırılan bu uygulama insanın doğasını yönetmeyi hedefleyen, bilimsel maskeli bir anakroniz (çağdışılık)’dir. 

Başlangıcından bu yana devrimci inanç ve iradenin sınandığı mekan haline gelen hapishaneler, F tipi açılışıyla beraber hücre hücre direnmenin ve devrimci iradenin bedelleri fazlasıyla ödenerek hakim kılındığı direniş mevzilerine dönüşmesine tanıklık etmiştir. Tutsak direndikçe yıkılmaya çalışılan devrimci özünü korumayı ve yalıtılarak çözülmesi hedeflenen toplumsal bağını yeniden kurmayı öğrenmiştir. Gelinen nokta içeride ya da dışarıda tecrit ve saldırıların boyutu ne olursa olsun doğru pratik ve devrimci dinamik hayata geçirilerek ablukalar dağılabileceği, irademizin hakim kılınabileceği inancını güçlendirmektedir. 

Sinan Akbayır

25/07/2016

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here