Bir Kitap: AKYAZI

0
34

sayfa-26-27H.Toprak

İsmail Gökalp’in ‘Akyazı, Bir Devrimcinin Anıları’ adlı kitabı kalkedon yayınları tarafından yayımlandı ve okurun beğenisine sunuldu. Gökalp’ın bu çalışmasından haberdar olan ve ilk müsveddelerinden birisini okumuş birisi olarak sabırsızlıkla kitabın yayınlanmasını bekliyordum. Kitap elime geçer geçmez de bir solukta okudum.

Varsın kitabın edebi değerine edebiyat eleştirmenleri karar versin. Ben kitabın içeriğine dair düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Hareketimiz tarihinde önemli bir yeri olan Akyazı eylemi ve sonrasındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan defalarca dinlemiş ve okumuştum. İsmail Gökalp olayın kahramanlarından birisi olarak ilk elden yaşadıklarını, duygularını kaleme dökmüş. Gökalp kitabının girişinde uzunca bir bölüm olarak çocukluk ve ergenlik dönemini de anlatmış. Özellikle yetmişli yıllarda aklı ermeye başlayan benim yaşımdaki bir çok okurun kendi hayatından, duygularından kesitler bulacağı bu bölüm, bir dönem Türkiye’sinin tipik özelliklerini canlı bir biçimde aktarıyor okura. İsmail’ in çocuk naifliği, solun o yıllardaki devrimci romantizmi ile de örtüşüyor diye düşünüyorum.

İsmail’in fotoğraflar ve gazete kupürleri ile de desteklenmiş kitabı hem bir anı kitabı hem de bir nevi belgesel kıvamında. Gökalp, yaşananlara ilişkin kendi değerlendirmelerini yaparken mümkün olduğunca objektif olmaya, duygularını dile getirdiği bölümlerde de okuru maniple etmemeye özel gayret göstermiş. Kitap, değişik isimlerle de anılsa 12 Eylül koşullarına rağmen gelişme halinde olan bir örgütü neredeyse bitme noktasına getiren Akyazı eylemini mahkum etmek için yazılmamış. Çatışmada ya da darağacında hayatlarını kaybeden devrimcileri ilahlaştırmak için de yazılmamış. Kitabın yazılma amaçlarından birisi olarak, Gökalp’ın kitabında da belirttiği gibi Ömerlerin de vasiyeti olan, dönemin olağanüstü koşullarında yaşananların yeterince masaya yatırılamayabileceği, dolayısı ile çıktığında bu konunun takipçisi olması, olayın varlığına inandıkları karanlık noktalarının aydınlatılması talebine bir yanıt arama niyeti belirtilebilir. Kitabın yazılmasının bir diğer, belki de belirleyici nedeni ise yazma isteğinin kendisi olmalı: ‘Öğrenmek, kamçılanmak gibi bir şeydi, keşfe çıkıp bilinmedik yeni dünyalara ulaşmak ve bunu başkalarıyla paylaşma gereksinimi duymaktı. Uzayan mektuplarım bu gereksinimden kaynaklanıyordu. Okumak bir sevdaya dönüşmeye başlayınca, yazma sevdasının kapısını da aralayıveriyordu.’ (sayfa 128)

Kitap Anadolu kökenli bir gencin devrimci oluş serüvenini, Devrimci Gençlik’in Dev-Yol ve Dev-Sol olarak ayrışma sürecini, Üçüncü Yol’un ortaya çıkışını, 70’li yılların sonlarında iyice artan faşist saldırıları ve bunlara karşı, özellikle gecekondularda yoğunlaşan anti-faşist direnişi, 12 Eylül cuntasının gelişini, Cunta’yı solun nasıl karşıladığını, Akyazı eylemine nasıl karar verildiğini, eylemin nasıl geliştiğini, Ali Aktürk ve Metin Adil Toraman’ın nasıl şehit olduklarını, sağ yakalananların işkence, yargılanma, cezaevi ve idam süreçlerini bir sohbet duruluğunda ve samimiyetinde anlatmakta.

Tüm arkadaşlarımızın okuması ve tartışması gereken, bir çok dersle dolu bir kitap.

Künye: AKYAZI- Bir Devrimcinin Anıları

Yazarı: İsmail GÖKALP

Kalkedon Yayınevi, Nisan 2009

Odak: Sayın Hamza Yalçın, bildiğiniz gibi İsmail Gökalp’ın Akyazı, Bir Devrimcinin Anıları adlı kitabı yayımlandı. Siz Üçüncü Yol örgütünün bir numaralı sanığı olarak Akyazı eyleminden dolayı da yargılandınız. Gökalp kitabında, eylemin sadece başarılı olması üzerinden plan yapıldığını, başarısız olması durumunda yaşanabileceklerin hesaba katılmadığını, dolayısı ile bu yönüyle hatalı bir eylem olduğunu söylüyor. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

H.Yalçın: İsmail sevdiğimiz, değerli bir arkadaş. Kitabı henüz elde edemedim. Annemle kitap hakkında telefonda görüştüm, ilgiyle okuyordu. Bir yerde galiba Cemalettin için yaralı yakalandıktan iki gün kadar sonra öldü, diye yazıyormuş. Cemalettin bir aydan fazla yaralı kaldı. İyileşti diye biliyorduk ki, ölüm haberi geldi. O zaman Haydarpaşa Askeri Hastanesi’inde işkenceden ölümlerden sözedilmekteydi. Babamın olayı araştırması ve Savcı’nın benimle konuşmalarından Cemalettin’in işkencede öldürüldüğü sonucuna ulaştık.

Yargılamalar sırasında Üçüncü Yol örgütünün lideri olduğum ve bir kısım eylemlerlerle bağım olduğu iddialarını reddetmiştim. Zaten o isimde bir örgüt de yoktu. Yargılamalar sonucu eylemlerden de örgüt üyeliğinden de önce beraat etmiştim. Sonra ise iki kez üstüste beraat ettiğim o yargılamadan 28 Şubat darbeci generallerinin (şimdi Ergenekoncu diyorlar onlara) yargıya müdahelesi sonucu ömür boyu hapse çarptırılmıştım.

Akyazı eylemine geleyim. Bugünden bakışla konuşacak olursam; gençlik coşkusuyla ve kesin devrimci niyetlerle yapılmış kahramanca bir eylem. Ancak öncelikle politik olarak yanlış. Askeri darbeye karşı direnme olanakları yaratmak için uygun bir eylem değil. Hedef alınanlar mafyacı ve gerici adamlar ama bir devrimci hareket mali sorunu çok daha insancıl araç ve yöntemlerle çözmelidir.

İddianameyi okudum. Yaşananlar üzerine çok düşündüm. Ömerlerin mektuplarını okudum. Ateş gibi insanların öyle bir eyleme girişmesi ağır bir tedbirsizlik. Orada kaybedilen arkadaşlar politik çalışmada çok önemli insanlardı. Ayrıca yapılan hesaplarda da ağır hata var. İsmail’in Akyazı eyleminin o yanlarını kitabında özellikle tartıştığı söyleniyor.

Burada benim diyebileceğim; tamamıyla devrimci duygu ve düşüncelerle ağır bir hata yapılmış ve ağır bedel ödenmiştir. Ömerler bugün yaşasaydılar inanıyorum ki yukarıdaki gibi düşünürlerdi. Sanıyorum hayatta iken de benzeri düşünceler taşıyordular.

Odak: İsmail Gökalp, kendisi Bartın Cezaevinde iken dışardaki arkadaşlarıyla bağının tamamen koptuğunu, yeni bir oluşuma gidilirken kendisi ile temas kurulmaya çalışılmadığını sitemli bir dille ifade ediyor. O dönemi biraz anlatabilir misiniz?

H. Yalçın: İsmail siteminde haklıdır. Temas kuramadık. Ömerler tutuklu iken aileler vasıtasıyla yakın bağımız vardı. Hatta özel çabalarımızla bir hayli yakın bağımız vardı. Sonra içimizde kopmalar oldu. Daha önemlisi ise tutuklamalardı. Yoğun operasyonlar nedeniyle kalacak güvenli ev bulamadığımız için bir ay boyunca seyahatlar yaparak uyuduğumuzu hatırlıyorum. Askeri cunta yılları yani. O şartlarda dikkatimizi toplayabilmek, bağlarımızı korumak, çalışmalarımızı yürütmek ve mücadelenin sorunlarına cevap verebilmek için özellikle teorik çalışma yapmak zor gelmişti. Şimdi öyle şartlar olsa gene zor gelir.

1984’ün ikinci yarısında yurt dışına çıkmıştık. Kısa zaman sonra da döndüm. Yaşadıklarımızı şimdi tam hatırlayamıyorum. Ne olursa olsun o şartlarda İsmail ile tartışmak için temas kuramayışımız kesinlikle önemli bir zaaf ve hatadır. Bu; sorumluluğumuzdu, yapmamız gerekirdi ve yapabilirdik. İsmail siteminde haklıdır. Daha insiyatifli ve daha sorumlu tutumda olmalıydık.

Odak: Gökalp, Direniş Hareketi’nin özellikle sizin Mihri Belli’den etkilenmeniz sebebiyle Üçüncü Yol’un Mahirci çizgisinden saptığı tesbitini yapıyor ve ‘Mahir, Deniz, İbo üçlüsünün üzerine içtenlikle inşa edilmemiş hiç bir siyasal örgütlenmenin bu topraklarda kalıcı olamayacağına ısrarla inanmaya devam ediyorum.’da diyor. Bugünden baktığınızda İsmail’in haklı olabileceğini düşünüyor musunuz?

H. Yalçın: Direniş Hareketi ile örgütsel bir bağım olduğunu kabul edemem. Ama bir Direnişçiyim. Mihri Belli’den etkilenmişliğim de doğrudur. Başlangıçta Ömer de ben de Mihri Belli ile yakın bir arkadaşımızın insiyatifinde çalışıyorduk. Sonra Mahirci olduk.

12 Eylül yıllarında solun geçmişini araştırırken dar Mahirci çizgiden çıkarak geçmişe daha geniş ve bir bütün olarak bakma düşüncesine yaklaşmıştık. Mihri Abi ile temasa geçmemiz sonrası bu konudaki düşüncelerimizde o yönde netleşme oldu. Mahir-Deniz-İbo üçlüsünde simgeleşen geleneği duygu ve düşünce düzeyinde Mustafa Suphiler-Şefik Hüsnüler geleneği ile bağlama görüşüne vardık. Bunu bazı teorik önyargılardan kurtulma olarak görüyorum.

Bugünkü görüşlerimiz öyle sanıyorum ki öz bakımından ve ana çizgileriyle hem Mihri Belli’nin temsil ettiği gelenekle hem de Mahir-Deniz-İbo ile uygun düşüyor. Öz olarak hepsini aynı görüyorum. Ancak Hareketimiz aynı zamanda kendine özgü görüşler taşıyor. Bu bakımdan bizi Mihri Bellici ve Mahirci her iki çizgiden birden sapmış olarak değerlendirmek de mümkün.

Mustafa Suphi, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve Ömer Yazgan’ı aynı devrimci geleneğin simgeleri görüyorum. Bu insanların temsil ettiği geleneğin içinde olduğumuza inanıyorum. İsmail arkadaşın Mahir çizgisine dar ölçülerle baktığını zannetmiyorum. Bu anlamda uzak yerlerde olduğumuzu sanmıyorum.

Odak: Söyleşi için teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here