Borçta Ortak Mülkiyet ve Demokrasi

0
260

Erol Zavar- Mahmut Soner/ 12.04.2013

“Emekçiler, yaşam haklarını savunmak için demokratik örgütlenmeler kurmak ve bu örgütlenmeler arası koordinasyonu sağlamak zorundadırlar. Devrimciler bu örgütlenmeler için emekçilere yardımcı olmak durumundadır. Eğitim ve Dayanışma Hareketinin kitle pratiği olarak bu dayanışma devrimcilerin önündeki temel görevlerden biridir.”

Belediye hizmetleri, kent yaşamının temel düzenleyici aracıdır. Belediyeler kentin üslubunu belirler ve o ölçüde içeriğine de katkı sağlarlar. Kapitalist kentiki kent, burjuva ve proleter kent olduğundan kentin üslubu da iki kent haline uygundur. Belediye hizmetlerinin büyük bölümü burjuva muhitlere aktarılırken; yoksul, proleter muhitler bu hizmetlerden ya hiç yararlanmazlar ya da çok az yararlanırlar. Burjuva semtler, düzenli, her gün yenilenen yerler halindeyken, proleter semtler, uzun vadede, yalnızca küçük bakımlarla kentsel yoksulluğa mahkûm edilir. Zenginlik ve sefalet, kentlerde, bu şekilde de uçlarda birikir.

Yoksulların Ortak Mülkiyet: Borçlar Edildiği

B e l e d i y e l e r i n sorumluluğunda harcanan paralar astronomik boyutlardadır. Sermaye artı değerden en az payı kentlere aktarırken, kentlerden ek rant çekmektedir. Kent yönetimleri, belediyeler, büyük borçlanmalarla kendilerine rant yaratmaktadırlar. Üretim araçları ve onların ürünleri üzerindeki mülkiyet özelken, borçlar ortak mülkiyettir. Yani emekçiler üretim araçlarından, ürünlerden dışlanırken, kendilerine ait olmayan borçlara ortak edilerek ikinci bir sömürüye tabi tutulurlar. Diğer tüm devlet borçları da, burjuvazinin ülkeye yazılan şirket borçları da böyledir. Belediyeler, bu borçlarla, zengin semtlerine hizmet götürürken, borçların hatırı sayılır bir kısmı yöneticilerin banka hesaplarına aktarılır.
Yapılan hizmetlerin ihaleleri de yandaşlara verilerek direk rant daha yaratılır. Bu borçların geri ödenmesi yoksullara iki türlü yüklenir. Artık bir sürgün projelerine dönüşmüş kentsel dönüşümle emekçiler evlerinden edilerek yaratılan rant birinci biçimdir. Borcun bir kısmının merkezi hükümete aktarılması da diğer biçimdir. Böylece dolaylı vergiler artırılarak, borç emekçilere yüklenir merkezi hükümet tarafından. Borçlar süreklileştirildiğinden emekçiler kuşaklar boyu bu borçları ödemek için her türlü sefalete katlanmak zorunda kalırlar.

Bu konudaki en belirgin örnek, Ankara Büyükşehir belediyesidir. 1993’te vadesi geçmiş borç 52 bin 60 dolarken, 2011’de bu rakam 1 Milyar 272 bin dolara yükselmiştir. Kızılırmak suyu projesi, Gök Kafe projesi gibi işe yaramaz projelerle oluşturulan rantla borçlar şişirilmiş, halktan toplanan doğalgaz paraları satıcı şirkete ödenmemiş ve metro projesiyle birlikte bu borçlar da yoksul Ankaralıların sırtına yüklenmiştir. Rakamlar belediyelerdeki iktidar sahiplerinin nasıl bir güce hükmettiklerini de gösteriyor.

Var olan bu rantın sürdürülebilir olması, dilediği zaman hukuk dışı yollara başvuran yasal bir gücü (polis) gerektirdiği gibi yasadışı güçleri de öngörür. Dikmen vadisinde barınma hakkını savunan kalka silahlarla ateş açan “şirket yetkilileri” bu türden güçlerdir. Kaçan insanları sırtından kurşunlayan polis, bunlara karşı silahını bile çekmemiş, gösteri yapan gençlere pompalı tüfekle saldıran esnafı “kendini koruma hakkı var” diye arkalayan başbakan sus pus olmuştur. Demek ki, bu yasadışı güçler resmi koruma altındadır. Keçiören belediyesinin kurduğu ve kendilerine A takımı diyen çetenin parklarda içki içenlere, pazarcılara saldırıları, Keçiören Ovacık’ta barınma hakkını savunan halkın direncini kırmak için Erdal YILDIRIM’ı katletmeleri gibi pek çok saldırı bu kapsamdadır.

Rantın yüksek olduğu yerlerde ulusal, uluslararası, finans kuruluşlarından borç da yağmakta, bu borçlara karşılık kentin en önemli alanları ranta açılmaktadır. Bu rantta elde edilen gelir ise burjuvazi ve kent yönetimi arasında paylaşılırken, borçlar yine emekçilerin sırtına yıkılmaya devam edilir. Kentin zenginlikleri hiçbir zaman kentin emekçilerinin, yoksullarının ortak mülkiyeti değildir. Ancak, kentin borçlarına emekçiler her zaman ortak edilir. Giderek borçlar yalnızca emekçilerin mülkü haline gelir. Çünkü borçlar sermaye birikiminin zahmetsiz biçimlerindendir.
Örneğin Melik Gökçek Kentsel dönüşümün yüksek rant yarattığını, Dikmen vadisinden örneklerken, kentsel dönüşümle yapılan dairelerin 750 bin 1 milyon 500 bin TL olduğunu buradan 150-200 m ileride ise fiyatların 250-300 bine düştüğünü söylüyor. Bu “dönüşüm” alanlarından emekçiler işte bu yüksek rant için kovulmaktadır. Sermaye bu yüzde 500 kar için halkı kurşunlayacak denli kendinden geçmektedir.
Kent Ve Demokrasi
Demokrasinin varlığı eşitliği önceller. Yani eşitlik olmadan demokrasiden bahsedilemez. Burjuva demokrasisi eşitliği biçimsel olana indirger ve giderek biçimsel eşitliği de büyük oranda ve sık sık ihlal eder.
Kapitalist kentin varoluşu daha en başından itibaren eşitliği zenginler lehine bozar, dolayısıyla yoksulların kenti, proleter kentin demokrasiden payına düşen de o oranda azalır. Emperyalist kapitalizm, bugün uyguladığı neo liberal politikalarla biçimsel eşitliği de açıktan inkâra girişmiş, demokrasiyi para karşılığı alınan bir metaa dönüştürmeye başlamıştır. Bu, özellikle kent yaşamında hissedilir derecede belirginleşmiş, bazıları yasalar yoluyla uygulamaya konulmasa da, bir çok uygulamayla kent hizmetleri paraya bağlanmıştır.
Artık sokağınıza dökülen asfaltın parasını sizden isteyecek denli yüzsüzleşmiş bir “demokrasi” dir karşınızdaki. Paranız yoksa size tozlu yolarda iyi günler dilenir. Ortak işler düzenlensin diye verdiğiniz vergilerden söz edersiniz, “bozguncu” listesine girmeniz kaçınılmazlaşır. Her gün binlerce “bozguncu” üreten bir “demokrasi” dir bu.
Demokrasi metaya dönüştürüldüğü için ona sahip olabilmek için paraya ihtiyacınız vardır. Ne kadar paranız varsa o kadar demokratik bir ortamda yaşarsınız. Mesela zengin semtlerde yapılması planlanan değişikliklerde, orada yaşayanların rızası gözetilir, gerekirse referandum sandıkları kurularak onay alınır. Bu onay alma, emperyalist metropollerde daha yaygındır. Özellikle tarihi binaların restorasyonu, otel vb tesislerin yapılması gibi hususlarda bölgede yaşayanlara sorulur. Yoksul emekçilerin yaşadığı semtlere, mahallelere hiçbir rıza aranmaksızın şehir çöplüğü kurulur. Zaten, çevreninde rahatsızlık, koku, hastalık oluşturabilecek ne kadar tesis varsa kurmak için yoksul semtler seçilir. Böyle şeylerin zenginlerin yaşadıkları yerlere kurulması düşünülemez bile.
Yoksulların yaşadığı yerlerde bulunan yeşil alanlardan ağaç katliamı yapılarak yol geçirilebilir. Ya da bölge “kentsel dönüşüm alanı” ilan edilerek evleri başlarına yıkılır ve binlerce insan sürgüne zorlanır. Yoksul semtler, tüm hizmetlerden asgari oranda yararlandırılır. Çöpler günlerce toplanmaz; bozulan yollar yıllarca yapılmaz; toplu taşıma araçlarının en eskileri verilir ve sayısı yetersizdir, insanlar balık istifi şeklinde yolculuk yaparlar; kışın sokaklar kardan temizlenmez vb… Yani var olan sefalet kendi haline bırakılarak daha da büyütülür. Oysa doğrudan ve dolaylı vergiler, 80’lerin “meşhur” sözündeki gibi yol-su-elektrik olarak dönmez geriye. Zenginin yolu, zenginin suyu, zenginin elektriği olur.
Yoksullar zenginin masrafına bir de bu şekilde ortak edilirken, demokrasiden, mekânsal açıdan da durmaksızın dışlanmış olurlar. Kentsel dönüşümle, tarihi silinen, kendilerine düşman haline getirilen bir kentle, düşman bir mekana hapsedilirler. Sürgün edildikleri mekan oyun alanlarına dek TOKİ tarafından belirlenmiştir ve seçme hakları yoktur. Üstelik oralar için 20-30 yıl boyunca da borçlanmak zorundadırlar. Bugüne dek kısmi olarak uygulanan kentsel dönüşüm artık tüm ülke sathına yayılmış, kentler yıkım ve inşaat şantiyelerine dönüştürülmeye başlanmıştır. Böylece yoksullar göçler sırtlarında göçebelere dönüştürülmektedir.
Demokrasi İçin…
Demokrasiden dışlanmaya son vermenin yolu, onu fethetmek için mücadeleye girmektir. Emekçiler, yaşam haklarını savunmak için demokratik örgütlenmeler kurmak ve bu örgütlenmeler arası koordinasyonu sağlamak zorundadırlar. Devrimciler bu örgütlenmeler için emekçilere yardımcı olmak durumundadır. Eğitim ve Dayanışma Hareketinin kitle pratiği olarak bu dayanışma devrimcilerin önündeki temel görevlerden biridir. Kitleler hemen her yerde yıkımlara, dönüşüm planlarına doğanın yok edilmesine karşı örgütleniyorlar. Ancak bu örgütlenmeler devasa devlet gücü karşısında yetersiz kaldığı için, yerinde ıslah ya da ev pazarlığına dönüşüyor, kısa sürede bu pazarlık girecekleri borç yükünün uzunluğu pazarlığına dek geriliyor. Birçok kez de reformist hareketin etkisiyle “hukuk mücadelesine” dönüştürülerek mahkeme kararı bekleme biçimiyle eritiliyor.
Tüm bu yerel örgütlenme ve hareketler, diğerleriyle yan yana gelmeye başladıkça, etkin bir direnme ve kazanmanın yolu açılabilecektir. Bunu sağlamak için devrimciler bulundukları her yerde harekete geçmelidir. Geçtiğimiz yıl topyekün bir saldırı biçimine dönüşen kentsel dönüşüm projesi, bu sene şaşalı açılışlarla devam ediyor. Tüm bu şaşaa içinde evlerimizi başımıza yıkarak bizi sokağa atıp, kentin dışlarına sürüyorlar. Soysuzlaştırma diyorlar bu dönüşüme. Mekanı soysuzlaştırmak için emekçilerin ürettikleri yeni varoşlara kapatıyorlar. Bizi yeni vergilerle, yeni kentsel borçlarla cendereye alıyorlar. Bir araya gelerek, bir dayanışma hareketiyle şaşaalarını yerle bir edip başlarına yıkmak ve demokrasiyi kazanmanın yolunu açmak mümkündür. Bu da eğitim ve dayanışmayı şiar edinmiş devrimcilerin omuzlarındadır.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.