Erol Zavar-Mahmut Soner Yazdı: Çizme ve Ezilenin Mahcubiyeti

0
91

Erol ZAVAR- Mahmut SONER

 

Soma katliamının akıllarda en çok kalan görüntülerinden biri, yaralı kurtulan bir işçinin sedyeyi kirleteceği endişesiyle, çizmelerini çıkarıp çıkarmaması gerektiğini sorduğu görüntüydü. Övgüler yağdı bu görüntü üzerine: “Çizmenin kirine kurban olurum” diyenler, “Senin çizmen tertemizdir” diyenler, “İşçiden insanlık dersi” diyenler, kuşkusuz, samimi, yürekten gelen bir sesle konuştular.

İlk bakışta “ezilenlerin inceliği” denilebilecek bu davranış, ezilenlerin çoğunda “ezgin psikolojiden kaynaklı olarak mevcuttur. Ezilen, toplumsal koşullarından dolayı, dayanışma ihtiyacını güçlü şekilde duyumsamadıklarından, inceliği içselleştirmişlerdir. Bir de dayatılan “incelik” vardır ki, işte bu “ezgin” psikolojinin yaratıcısıdır.

Kapitalizm yaşamı metalaştırmış, saygınlığı metası çok olana bahşetmiştir. Sevgi, onun dürüstlük, dayanışma, hak arama, güçsüzden yana olmak gibi temel insani değerler metaya kurban edilmiştir. Metalara sahip olanlar toplumun saygın üyeleridirler. Çok meta çok saygınlık getirir. Meta sahibinde bütün toplumsal değerler sanal olarak yansır. Adeta bütün değerler onda toplanmış varsayılır. En aşağılık davranışı metanın cilasında parlayan ışıkta, en yüksek değer sayılır. İnsani değerler ise bu parlaklığın karşısında matlaşır ve değersiz ilan edilir ya da görmezden gelinir. Ancak felaketten felakete acıdan dolayı insanın gerçek hisler ortaya çıktıkça, bir an için, hatırlanır. Bu yüzden normal zamanlarda dudak büktükleri “çizmemi çıkarayım mı?” sözü, Soma katliamı sırasında yüreklere işlemiştir. Oysa biz yoksullar, ezilenler, her zaman çizmemi çıkarayım mı mahçupluğundayızdır.

Ezilenlerin büyük çoğunluğu, her zaman kendilerini burjuva toplumun kurumlarına ve burjuvalara karşı ezik, suçlu hissederler. Sürekli olarak geçim araçlarından, dolayısıyla yeterli gıdadan, yeterli barınmadan, yeterli kültürel doyumdan mahdum olanlar, kendilerini değerli bulmazlar, adeta varlıklarıyla rahatsızlık verdikleri hissi yaşarlar. Egemenler, devletleri ve onun bütün kurumlarıyla her gün her saat, her saniye bu hissi canlı tutarlar. Durmaksızın esas yerinin, kendisi gibileriyle birlikte yaşadığı yer olduğunu, “kamusal alanda” ona yer olmadığını suratına çarparlar. Ondan kendilerine ve yarattıkları tüm kurumlara karşı hayranlık, saygı, itaat beklerler. Ezilmeyi içsel bir olgu haline getirmeyi başardıklarında toplumu rahatça yönetebileceklerdir. Ne var ki ezilenlerin tümü bunu içsel bir olgu haline getirmez. Getirenlerde bile içten içe bir sınıf kini yanar. Onlar için polis copu, kurşunu, işkence, hapishane hazırda tutulur ve çalıştırılır. Bu çıplak zorun hedefi yine ezilmeyi içsel olgu haline getirmektir. İçsel olgu oluşturmayanı yok et, yok ediş örnek olsun!

Soma’da “çizmemi çıkarayım mı?” naifliğinin altında böylesi bir halet-i ruhiye vardır. Bir yandan kirletirsem benden sonrakiler kirli yere yatmasın duygusu, bir yandan o temizliğe layık olmama duygusu. İkisi iç içedir. Bu yüzden önce canını değil, kendisine ait olmadığı her defasında kafasına kakılan sedyeyi düşünür.

Aynı durumda bir burjuvanın olduğunu düşünün. O asla sedyeyi düşünmeyecektir. Nasılsa onun malıdır, esas olan canıdır, binlerce sedye ambulans feda olabilir. O yüzden aklına bile gelmez sedye. Bu, mülk sahibiyle mülksüz arasındaki farktır. Eşitsizlik, duygulara da yansımaktadır.

Ezen, ezilendeki “ezgin” duygunun korunmasını çok önemser. Bunun için her fırsatta o duyguyu besleyecek şekilde davranır. Yardımlarıyla, “hayırseverliği”yle ona muhtaçlığını hatırladır. İşyerinde satılmayan, artan yemekleri işçinin evine götürmesine izin vermez, çöpe döktürür, sonra onun da içinde olduğu yoksullara devlet partisi eliyle yardım götürür. Ona mülksüz olduğunu, yeryüzündeki hiçbir şeye sahip olmadığını hatırlatır. Girdiği iş yeri, kullandığı alet, bindiği otobüs, çocuklarını yolladığı okul, tedavi için gittiği hastane, havuz başında oturduğu park, yediği ekmek… Her şey için burjuvalara şükretmeli, onlar için çalışmalı, elbette tersanelerde, inşaatlarda, madenlerde teriyle birlikte, gerektiğinde canını da vermelidir. Bunu yaptığı müddetçe, başına gelen felaketler için burjuvalardan bir “vah vah”ı, hayırseverliği hak eder. Yeter ki isyan etmesin. Her zaman mahcubiyetini korusun. O mahcubiyetini korusun diye, Soma’ya kurtarma ve sağlık ekibinin on katından fazla polis gönderilir. Allahın takdiridir, isyan etmeyin, botun eğin diyen yüzlerce imam gönderilir. Ve tekmeler, “İsrail dölü”, “gel bakayım buraya”lar, “tokadı yersin”ler eşlik eder imamlara.

Mahcubiyeti Bırakmalı 

Ezen, ezilende en çok sınırsız neşe ve rahatlıktan korkar. Köpürür, suçlar onu. Bu rahatlık ve neşe, onun kendisinden korkmadığını, ezilmişliği işsel bir olgu olmaktan çıkardığını ve hatta kendisiyle eşit olduğunu düşündüğünü gösterir. Bu, dehşet verici bir şeydir. Bir baldırı çıplakla, ayaktakımıyla her şeyin sahibi biri nasıl eşit olabilir? Böyle birini eskisi gibi yönetmek artık mümkün değildir. Egemene karşı varlığından hicap duymayan, ona minnet duymayacaktır ve her şeyde hak iddia etmeye başlayacaktır. Burjuvayı, esas korkutan ve korktuğu için öfkelenmesine neden olan da budur; üründe, yaşamda, iktidarda hak iddiası.
Gezi’de Ak ve şürekasının en çok korktuğu ve en çok öfkelendiği şey de ayaklananlardaki fütursuz neşe ve rahatlıktı. Gazdan, coptan, mermiden, iktidarın şiddetinin hiçbir biçiminden korkmuyorlar, geleceği kurmaktan söz ediyorlardı. Bu, burjuvazinin elinden hayatı almak demekti. Bu, bir yönetici sınıfa burjuvaziye ve onun “an”daki yönetici komitesi olan AKP’ye ihtiyaç duymadıklarının ifadesiydi. Onlar çıplak gerçeği bir kez daha açıklıyorlardı. İşçi sınıfının burjuvaziye ihtiyacı yoktur ama burjuvazinin işçi sınıfı olmadan varlığını sürdüremez. İşçi sınıfının, sınıf olarak varlığını sürdürmekten çıkarı yoktur. Onun sınıfsal çıkarı bütün sınıfların varlığının son bulacağı sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın kurulmasındadır. Burjuvazinin çıkarı ise sınıfların varlığını sürdürmesindedir. Aksi halde bütün ayrıcalıklarını, sınırsız refahını kaybedecektir. Bu nedenle ezilenlerde işçi sınıfındaki fütursuz neşe, rahatlık, onlar arasındaki kardeşçe dayanışma karşısında korku ve öfkeye kapılır. Gezi ayaklanması sırasında AKP, basında İstanbul Valisine dek oluşan öfkenin “bizi onlarla baş başa bırakın” söylemindeki ezme, yok etme isteği bu korkuya dayanmaktaydı. AKP başındaki esas duygu hala budur: Soma’da yumruk atması (yanındaki onlarca koruma olmasının da görelim yumruk atma cesareti bulabiliyor mu?) Okmeydanı’nda iki insanı katleden polis için “polis nasıl sabrediyor” diyerek yeni katliamların emrini vermesi bunu gösteriyor.

Yeni katliamları, yaşamın giderek darlaşmasını önlemenin tek yolu, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin mahcubiyetten kurtulması, fütursuz neşe ve rahatlığı kuşanması, dünyanı yaratanların kendileri olduğu bilinciyle onu kendi ellerine alma iradesini göstermesidir. Çizmelerimizi yere yine çıkaralım ama varlığımızdan mahcubiyet duyduğumuzdan değil, diğer kimliğimizden, inceliğimizden.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here