DÜN, BUGÜN, YARIN; DÖVÜŞENE, DÜŞENE*

0
29
Düş kapılarını araladılar
bir varmış bir yokmuş
diye başladılarsa da
hem varmış hem çokmuş
diye başladılar söze
Bir kere söze başladılar ya, sallamaya başladılar koca koca koltuklarında koca koca adamları ve gördüler ki, konuştukça da düşlüyorlar, düşlediklerini gerçek kılıyorlar. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik diyorlar; yeryüzünün üzerinde ne görseler paylaşıyorlar, varsa verip yoksa alıyorlar, bir düşü gerçek kılıp, bir gerçeği konuşuyorlar. Konuşuyorlar, konuştuklarıyla suskunlukları parçalıyorlar. Parçaladıkları suskunluklardan yeni yeni düşler üretip gerçekleştiriyorlar.
Yok dedikleri varmış meğer, varmış da saklarlarmış, biriktirip toparlayıp saklarlar, sakladıklarının ardına gizlenip yok diye atıp tutarlarmış. Artık anlamışlar ki, hem varmış hem çokmuş. Bir tek kovalayıp zorbaları, ele almak kalmış.
1.
Tahta bir beşik sallanır
tarihin evinde
doğdu doğacak bir gün için
2.
Sana dünü anlatmayacağım
gecenin ortasından
ak sakallı bir dede
çıkıp tutmayacak
ellerinden
sensin hayatın bilgesi
ve yine
sen dokunabilirsin ellerinle
hayata
Biliyorsun
yaşamı yoksullaştırdıkça
çoğalttılar korkuyu
Fakat
korkunun içinden doğar cesaret
ve cesur çocuklar çıkar değiştirir her şeyi
3.
Turnalar gelirdi
her yıl bu mevsim
Ağır ağır uçuşup
Alev alev yakarlardı gökyüzünü
uzak ülkeler
Başka dünyalar
Başka sevinçler muştular
Semah dönerlerdi
getirdikleri muştular aşkına
Gördüler ki
yakın olmuş uzak düşler
yakın olmuş dudaklara gülüşler
soluk soluğa vedalaştılar
solgun kentlerde
uçtular
meydanlarda açan
direnç çiçeklerine
Soluk değildi artık kentin yüzü
Eteklerini savura savura koşan kadın
Attığı taş vurmadan önce tomayı
rujuyla boyamıştı kentin dudaklarını
Daha onsekisinde
aşk çağındaydı
elinde parçayla
yıkılan barikatı
sağlamlaştırmaya koşan delikanlı
Her barikat yeni bir soluk veriyordu şehre
Gece ay ışıldıyordu şarkılarla
yıldızlar gururla
ağaçlar sevgiyle titriyordu
soluk yüzlü değil artık insanlar
Birbirlerinin yüzlerini yıkayarak
Tazelediler yüreklerini
ve hayatı kazanmak için
gülerek yürüdüler el ele
Haziran sıcağında Gezi’ye
4.
Sana bugünü anlatmayacağım
görüyorsun
öfke kutsalıdır insanın
ki öfke anasıdır isyanın
ebesidir yıkıp yeniden kurmanın
birikir ve patlar
kentin şah damarlarında
5.
Solmuş dudakları hüzünle baktı gök yüzüne
boğazdan geçen geminin isini sürmüş gözüne İstanbul
semalarında martılar dolanmakta
sokaklarında cesur çocuklar
ve gaybana tuzaklar
parktaki ağaca
kaldırımdaki çiçeğe
sokaktaki kediye
ve ille de insana aşık
ve aşkı uğruna yürekli bir kavgaya tutuşan çocuklar
size kurulmuş bu tuzaklar
ey yüreği kızıl
gözü kara çocuklar
düşen olursa yarın için
sonu mu olacak gençliğinin
ağıdı mı olacak bir ananın
ki her biri
bayraklarına adları yazılı halkın
kara gözlü çocuk
sen düşünce toprağa
ardından üç türkü yakılacak
biri gençliğine
biri dostluğuna
biri direngenliğine
yerin yurdun olacak üç türkü
dostların taşıyacak adını
yüreklerinde
türkülerinde
sen düşünce
düştüğün yerde başlayacak gençliğin
ve ellerinde bayraklaşarak gençlerin
6.
Aşkı anlatan çocuklar
martı çığlığı gibidir
yakıcı ve güzel
7.
Bir ananın çığlığı düştü
martının çığlığına
Rüzgar karşıcı çıktı yoluna
akşamın karanlığı çökerken
çömelip kaldı
bir köşede
bir ağırlık
bir yorgunlukla
Sarıldı kendi ellerine
ve dönüp boşluğa uzattı parmaklarını
ve dedi ki:
Daha demin buradaydı
buradaydı
buradaydı
Şimdi yok kınalı kuzum
elim
ayağım
gören gözüm
yok aldılar
acımadılar
acıttılar canımı
ve bu boşluk
koca İstanbul
o acıyla dolu
Şimdi
her baktığımda vurur yüreğime
“Önce anaları vurun ki analar ağlamasın”*
8.
Şu kadar kişi öldü diyorlar
her şeyi rakamla ifade ediyorlar
“hayatını kaybedenlerin sayısı … oldu”
Oysa her rakam
bir ömür taşır
koynunda
her rakam bir gençlik
pınarıdır kuruyan
ki kururken yeniden
bin pınar fışkıran
Bir yıldız ışıldadı
haykırdı karanlıktan
birinci öldüm dedi
birinci oldum ipi göğüslemekte
Kan parlayacaksa damardan
benim kanım parlasın
yeter ki insanlar yaşasın
daha yirmidir yaşım
kaldırdım ellerimi
ve haykırdım
ÖZ-GÜ-RÜM
Çizdiğiniz sınırları kırdım, kırarım
daha yirmidir yaşım
ben Mehmet Ayvalıtaş’ım
9.
Şehir
bildiğin eski şehir
yöntem
bildiğin eski yöntem
bir emirle ulur
düzenin çakalları
bir emirle
vurur
ısırır
öldürür
Ne varsa ellerinde barbarlıktan kalan
ne kadar hınçları varsa güzel olana
hepsini toplayıp bir araya
karanlık bir sokakta
saldırdılar
Ali İsmail’e
Ali İsmail
On dokuz yaşında
mektepli bir çocuk
on dokuz yaşın güzelliği gözlerinde ışıl ışıl
şehirler bırakıp ardında
gelmişti bu eski kente
Bitirilmemiş işler
yarım şiirleri vardı belki
sevdasını söyleyemediği
bir güzel vardı belki
ve umudu
ve onuru
ve inancı vardı
yarına
Tanıklık et ey dünya
öldürdüler de
tüketemediler ya
Direniyor
ölüyor
yine de direniyor
Yine de aşk var
diyor
inatla
Ali İsmail
var aşk var
gökyüzünü de yakar
bu yürek
yeni bir gün doğar ufuktan elbet
10.
yoksuluz
ki yoksulluğumuz kanatır
kaynak yarası
demir nasırı ellerimizi
11.
Kışları kuru ayaz
yazları kurak
insanı sıcak kentin
ortasına düştü
demirci Ethem’in alın teri
ve al kızıl kanı
Kurusun diye isyan damarı
bile, isteye vurdular
bir işçi militanı
ve anası bekler
gözleri Haziran sıcağı
gülüşü Haziran
Çıkıp bir barikattan
her an gelecekmiş gibi bekler
çayı indirmez ocaktan
Ethem sever çayı
Şimdi her bir bardak çayın
deminde
direncin alın teri tüter
12.
Fukaradır çoğunluğumuz
kıt kanaat geçiniriz
buna da şükürdür ömrümüz
geçtiğimiz her yerde
bir şaşaa
bir zenginliktir övündüğünüz
oysa toprak herkesin
gök herkesindir
yine de
ürün fışkırdıkça
altın çıkarıldıkça topraktan
doğa yoksul
biz yoksul
siz zengin
Makineler çalıştıkça
toz içinde akarken alın teriniz
doğa yoksul
biz yoksul
siz zengin
Siz zengin olduğunuzdan
baş olursunuz,
bize durmadan ayak der durursunuz
Biliriz ki
balık baştan kokarmış
her gün
her yerden
dökülür
kokuşmuşluğunuz
Bu kokuşmuş düzene
bir asi gerek elbette
çağıldayıp akan asi bir ırmaktır
sokakları isyan seliyle dolduran
çünkü gece çökünce
çoğalır uluması çakalların
ve kesif bir gaz kokusu
bir ölüm örtüsü gibi
kaplar şehri
Şimdi şehir ayaktadır
korku ayakta
yürek ayakta
umut ayakta
yavaş yavaş
ayaklar baş olmakta
13
Asi’li şehre gece çökerken
Ali İsmail’in türküsü
söylenir yürekten
14.
Asi bir yaşamın
gezgin şovalyeleriydi onlar
Nerede bir çiçek incinse
sarmaya koşan onlardı
Nerede bir çocuk ağlasa
yürekleri kopardı
Çakallar ulurken geceleri
Kuşandılar bilinçlerini
Kuşandılar aşklarını
düşlerini
gülüşlerini
ve haykırdılar gecede:
“Dünyayı İstiyoruz!
Dünyayı tüm yoksullar için istiyoruz
                                     ki yoksullardır var eden hayatı.”
sonra
halaya durur gibi
durdular kavgaya
dövüştüler
direndiler
gerilemediler
ve düştüler
Ay ağıtlar yakarken toprağa
çiçek açar gibi
sıcak bir gülüş bıraktı
geceden şafağa
Abdocan dedi biri
     Ölüm kırabilir mi hiç iradeni
Bak yine meydandasın
en güçlü barikatsın
şimdi sokağa
zincirleri kırmak için
aşk için
yaşam için
bir selam
bir Asi oldun kente
15.
Bir ses katılır
asiliğine
halkın
Kürdistan’dan
Lice’den
bir yıldırım düşer
düşer Medeniyetimizin ortasına
Bin selam olsun Lice’den Taksim’e
16.
Görüyorum gözlerini
gözlerin türkü söylüyor
içimdeki türküyü
coşkulu ırmaklar gibi
akıyor halk
kentin damarlarında
gözlerin türkü söylüyor
ismin düşüyor bir ağıdın ortasına
ciğerleri delen bir çığlıkla
yayılıyor kente
Kent suskun
kent acılı
ve çorak tarlalar kadar hüzünlü
şimdi ismin duvarlarda
umudu taşıyor yarınlara
gözleri gülsün diye çocukların
17.
Şiirin güzeli duvara yazılır
gelen geçen de bulur ritmini
şimdi yazılıyor sokağın şiiri
aşk sokaktadır
vız gelir tehditleriniz
ne hapishanelerinize
ne çizdiğiniz ömürlere
sığar hayallerimiz
Aşk bizim
Sokak bizim
pırıl pırıl gülen gözler bizim
Gülüşlerimiz
ki, korkusudur faşistlerin
ömürlerinize asılı kaldı
Dövüştük
düştük
ama düşürmedik hiç
düş bayrağını yerlere
Ellerimiz
emekçi halkların ellerinde
Düştüğümüz yerden
şavkır
ışıl ışıl
bir direniş
Lice Armutlu olur
Taksim Lice
18.
Asi’dir isyan taşır
sularında bu nehir
ve bu nehrin suları dolaşır
Ahmet’in kaşında
Damarlarında zaptedilmez isyan
Toprakta kan
dövüşe dövüşe
düştü
Ahmet Atakan
Asi’nin suları gibi
düşerken bile vuruşurken
19.
Bir çocuk kalınca aç
nefesini yitirir bir ağaç
20.
Biz susarsak
aşk susar
kanarsak
kandığımıza yanar
bütünleşir bulutlar
Aşk susar
ağaç küser
korku büyür
ezer yüreğimizi
susma
konuştuğumuzda
aldığımız nefes
isyan olur
söylediğimiz türkü
baktığımız göz isyan
ve umut isyandır
şimdi
duyursun diye
aşkın sesini
yüreklere
bir türkü bırakacağım
gökyüzüne
isyanın türküsünü bırakacağım
susma
susarsak
aşk susar
Kan susar
sessizliğimiz
bir çocuk ölür
söz biter günün ağırlığından
20.
Kentin ciğerlerine saplanan
bir hançerdir
rant ve iktidar
döner vurur
vurur döner
vurur inatla
insanım diyene
soluğunu kesene dek
vurur
Palalıdır bazen
bazen arabalı
bazen silahlı
durmadan dehşet içinde ulur
“Milletin iradesi”
devlet adına
bildiğin silahlı katiller şebekesi
21.
Şimdi gözlerimizden akan yaşlar
katili içinde saklı
üniforma soğukluğundadır
22.
Savaş bilyelerini gömdün mü çocuk
yanındaki toprağa
senin yurt diye bildiğin
bir avuç toprak
o da ölünce üzerine atılacak
Ancak bilmelisin ki
o topraktan çıkar
ekmeği veren buğday
o topraktan çıkar
ekmek almaya giden
çocuklar
söz tükenir günün ağırlığından
beden tükenir
Şimdi aldığımız her ekmek
çocukluğumuz kokar.
23.
Mevsim biter
bu iklimde turnalar gider
düşer gözleri aklımıza
düşer gözlerini isyanlara bırakanlar
düşer aklımıza
dövüşüp bayraklaşanlar
isyankar cesur çocuklar
Mevsim biter
turnalar gider
Haziran sıcağı düşlerle
Haziran sıcağı gülüşlerle
başka iklimleri Haziran eylemeye
Turnalar gider
Asi’li şiirler gibi
pırıl pırıl
ışıldayıp
gider turnalar
Geride bıraktıklar
karanfillerin kokusu
belleklerimizde hala tazedir.
Ve onlardan kalan
bitmeyen gülüşlerdir.
Kırılıp savrulsalar da
eğilip bükülmeyen çiçeklerdir
-ki, meydanlarda açarlar her zaman-
isyanın rengidir renkleri
kokuları özgürlüğün ve aşkın kokusu
güz kırımlarında
hep ilk onlar savrulup düşer toprağa
ilk onlar göğüs gerer filiz kıran fırtınalarına
Ama tarih tanıklık etmemiştir hiç teslim olduklarına.
Teslim olmadılar
ihanet fısıldayan
“zamanın ruhu”na
ve turnalar giderken
onların soluklarını aldılar yanlarına
Ki, bir tek onların sözcükleri yeterdi
Sabah düşen ilk gün ışığının
mutluluğunu anlatmaya
Artık söz biter
Turnalar gider
24.
Sana yarını da anlatmayacağım
Onu sen kuracaksın
Sevinç ki mutluluğun ilk ışığıdır.
Sevinci dirençte bulacaksın
Sevdikçe acının
korkunun
ve öfkenin
üstesinden geleceksin
Şimdi
bir başka güzeldir
konuştuğumuz dil
Çünkü dünyanın her dilinde
direnmek güzeldir.
25.
İstanbul
ey kolu kanadı kırılmış şehir
gülsün artık puslu gözlerin
Bak yine geliyor turnalar
Yeni muştular
kuşanmışlar kanatlarına
 
Erol Zavar

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here