EĞİTİM SİSTEMİ İLE GENÇLİĞİN SORU(N)LARI[1]

0
105

TEMEL DEMİRER

“Cahiller kendini paklar

Kamiller özünü yoklar.”[2]

Eğitim sistemi ile gençliğin soru(n)larından söz etmek, kolay iş değil.

Söz konusu meselenin ele alınabilmesi; Fareed Zakaria’nın, “Artık politikada ihtiyacımız olan daha çok değil daha az demokrasidir,” sözleriyle betimlenen kapitalist bütüne dair söz edilmesini “olmazsa olmaz” kılar.

Gerçekten de kapitalist eğitim(sizlik)in, giderek küresel bir geleceksizliğe kodlandığı verili güzergâhta eğitim bir “hak” ve “özgürlüleşme” edimi olmaktan çık(artıl)mıştır.

Yani, “… ‘Eğitim hakkı’, herkesin ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik/sosyal köken, din/politik görüş, yaş/engellilik vb. hâline bakmaksızın ücretsiz temel eğitimden yararlanması; ‘eğitim özgürlüğü’ de anne ve babaya, çocuğuna verilecek eğitimin türü hakkında seçme hakkı tanımak”ken;[3] günümüzde bu en temel haklar, kapitalizm tarafından “imkânsız”laştırılmıştır…

Nasıl mı? Gayet basit!

Örneğin Kemalettin Kamu’nun, “Ne mucize ne efsun/ Ne örümcek ne yosun/ Kabe Arabın olsun/ Çankaya yeter bize,” dizelerinde somutlanan resmi ideolojik cendere (Kemalizm’in) yanısıra; postmodern müdahalenin bilimi bilim, bilgiyi de bilgi olmaktan çıkartmasıyla…

Bakın bu konuda Bertell Olman ne der: “Bilgiyi, her biri yalnızca kendisine ait bir dizi sorunsal ve yönteme sahip, birbirleriyle alâkâsız ve hatta birbirlerine karşı husumet içinde olan disiplinlerin dar alanlarına hapsederek parçalara ayıran günümüz akademisi bizi, vaat ettiği gibi ‘hidayete erdirtmektense’ birbirleriyle uyumsuz notaların çıkardığı kulak tırmalayıcı seslerin boğukluğuna terk ediyor…”

Evet, kim ne derse desin, kapitalist eğitim(sizlik) ile “Yeni dünya düzeninde insan yetiştirme düzenimizi sorgulama zamanı”dır![4]

EĞİTİMİN İŞLEVİ

Sınıflı bir dünyada, eğitim de sınıfsaldır; eğitim konusunda ilk unutulmaması gereken de budur.

Bu bağlamda, örneğin bize dayatılan egemen boyunduruğun son tahlilde, burjuva dünya görüşünün Türk(iye) eğitim(sizliğ)i olduğunu, göz ardı etmemek önemlidir.

Egemen boyunduruğun bir aracı olarak eğitim, Devletin İdeolojik Aygıtları’ndan (DİA) birisidir.

Bunun “nasıl”ını anlayabilmek için, “Devlet”in, hâkim sınıfın baskı aracı olduğunu unutmadan; J. J. Rousseau’nun, “Devlet ya da site, yaşamı üyelerinin birliğine dayanan bir tüzel kişidir; amacı da üyelerinin korunması ve refahıdır,” saptamasını elimizin tersiyle iterek; F. Engels’in, “Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır,” uyarısını asla göz ardı etmemeliyiz!

Devlet ve eğitim bağlamında konunun açıklık kazanması için şunu da belirtelim: “Devletin İktidarı”nı durmadan üreten, en önemli “Devlet Aygıtları”ndan birisi eğitimdir.

Devlet hâkimiyetini sürdürmek için aygıtlarını kullanır. Örneğin yargısını, hapishanesini, bürokrasisini, ordusunu, polisini, vd…

Devlet hâkimiyetini aygıtları aracılığıyla sürdürdüğüne göre, işçi sınıfının bu baskı araçlarından kurtulabilmesi, hâkimiyeti ele geçirmesi için bu alanlarda iktidar mücadelesi sürdürmesi, hegemonyasını oluşturması yaşamsal önemdedir.

Yani eğitim de sınıf mücadelesinin sürdürüldüğü en önemli alanlardan biridir!

Demokritos’un, “Çelişkiyi ve boş sözleri seven biri ciddi herhangi birşey öğrenemez,” sözlerini kulağımıza küpe ederek, tam da buraya kadar ifade ettiklerimiz ekseninde eğitimin ezilenler için özgürleşme yolunda eleştirel/ yaratıcı düşünmeyi öğretmek olduğunu kavramalıyız.

Bu yolda bilgi bir araçtır.

Okullarda düşünmeyi öğretmek, bilgilerin öğretildiği gibi aktarılmasını istemek de değildir. Öğretilenlerin bir araç olarak kullanılıp yepyeni, bambaşka, düşünsel bir veri üretmektir düşünme. “Bilgi düşüncenin aracıdır” derken bu anlam amaçlanmıştır.

Terzi, bir kumaştan çeşitli giysiler üretebilir, ancak verilen kumaşı ölçüp, kesip, biçerek istenen biçimde bir giysi ya da başka bir şey üretmek, bilginin düşünceye dönüştürülmesi gibi bir eylemdir. Okunanların, anlatıların, öğretilenlerin değişik durumlar, sorunlar karşısında verilecek yanıtlarda mas olmasıdır düşünme.

Ayrıca öğretilenlerden, bir konuya ilişkin bilgilerden alınan düşünce bir değildir; bilginin içeriğine göre bir bilgiden yüzlerce düşünce üretilir. Öte yandan bilgiler öğretilir ama düşünceler öğretilemez. Düşünmenin yolu öğretilebilir ancak. Bir duruma, bir soruna ilişkin çözüm yolu, düşünme biçimi bir değildir.

Aynı sorun için değişik düşünceler vardır; dahası birbirine zıt görüşler bile sorun niteliğindeki bir durumun çözümünü verebilir. Hangi dersten olursa olsun çocuklara, gençlere öğrettiğimiz bilgiler böylesine çok yönlü olduğu kadar çok kapsamlı ve çok çeşitlidir. Sözün kısası düşünce öğretilmez, verilen bilgilerle üretilir.[5]

Bu bağlamda bilimsel eğitim dünyayı kavramak ve değiştirmek için yeni sorular üretmeli, toplumsal özgürleşmenin önünü açmalıdır…

Yani bilimsel eğitimin işlevi, tam da bu olmalıdır…

BİLİM/BİLGİ” HAKKINDA

Kapitalizm, “bilim/ bilgi”yi kendisi olmaktan çıkartır. Onu egemen ideolojinin sakinleştiricisine tahvil eder!

Hatırlayın “Canetti, ‘İnsanın Taşrası’ başlığı altında toplamış olduğu günce-notlarından birinde, ‘Yatıştıran bir bilgi, öldürücüdür’ diyor. ‘Daha iyi olmak’ için gereken bilginin, insana huzur vermeyen, insanın peşini bırakmayan bir bilgi olması gerektiğini not ettikten sonra.

Bilgi, bir iştahı doyurmak için biriktirilen, fazlası depo edilen, dar zaman için üst üste yığılıp bekletilen bir şey değil elbet. Bilginin renkli drajeler hâlinde ‘kolaylaştırılmış’, hızlı tüketime hazır kılınmış hâli, dünyanın, daha da önemlisi insanın tamamıyla anlaşılabilir olduğu fikrini aşılamak için. Toplumsal örgütlenmenin her türü, hayatı hızlandırılmış kurslarla aktarılabilecek, ‘düzgün’ yaşayabilmek için gerekli bilgilerin elimizin altında bulunduğu, başı sonu belirli bir eylem olarak tanımlar. Ayakta durabilmesinin başlıca şartı budur.

Bu bilgi tanımıyla, öğrenme eyleminin kendisi, ölüme hazırlıktan başka bir şey değildir. Genç olmanın yatıştırıcı bir sentaksla kuşatılmış tanımları, pseudo-bilimsel çerçevelerle kutulanmış aşk-cinsellik-enerji anlatıları, orta yaş krizleri, direnenin durulup akıllanmasının doğallığı, zarif yaşlanma stratejileri ve yolun tamamının bir çırpıda özetlenebilecek haritası. Artık insan olmanın ne mene bir serüven olduğunu hepimiz biliyoruz, değil mi? Gençler yaşlıları, muktedirler muhalifleri, bilenler bilmeyenleri rahatlıkla anlayabilir. Yeterince aklıselim sahibiyse.

Yatıştırıcı bilginin öldürücülüğü, ölüme usul usul, dünyayı huzursuz etmeden gitmenin yolunu açtığından.

Gerisi yalan. Sağlamasını kendi hayatlarımızdan çıkaramayacağımız her bilgiye burun kıvırarak, ikbale götürmeyen, adını duyurmayan her uğraşı kirli bir alaycılıkla küçümseyerek yaşamak varken.

Daraldıkça yatıştıran, güvence duygusunu pekiştiren hayatların kapısına ya da bacadan eviçlerine her sabah bırakılan bilgi, herkesi küçük birer yargıç yapmaya yetiyor zaten. Herkes, kapıları tutan kurban anababalarının dayağıyla ezberlemiş olduğunu ahlâk, elindeki cetveli silah olarak kullanan mutsuz öğretmenlerinin anlattığından aklında kalanı bilim, okuma yazma bilmeyen nenesinin rahlesinde pişeni din zannederek sabahtan akşama kadar başkalarının hayatını çekiştiriyor, didikliyor, yargılıyor. Herkes, kendi mutsuz hayatını yegâne mürücaatgâh alıp başkalarının benzemeyenlerine parmak sallıyor. (…)

Bilginin, özgürlükle bağlantısı var. Kimseye huzur ve güven vaat etmeyen o yolla. Canetti, yine notlarından birinde, ‘Özgürlük sözcüğü önemli bir gerilimi, var olanlar arasında belki de en önemli gerilimi dile getirmeye yarar. İnsanlık hep çekip gitmek ister; gidilecek yerin adı olmadığında, bu yer belirlenemediğinde ve sınırları da görülemediğinde, özgürlük diye adlandırılır’ diyor. Ve ekliyor, ‘Bu gerilim uzam açısından anlatımını, bir sınırı sanki o sınır yokmuşçasına aşmaya yönelik şiddetli istekte bulur’…”[6]

Evet, itaatsiz olmak zorunluluğuyla “bilim/ bilgi” özgürleştirir!

Ancak bu YÖK’lü Türk(iye) üniversitelerinde mümkün değildir!

“Neden, nasıl” mı?

“Quo vadis universitas?” sorusuyla ekler Serhan Ada: “Bilime gelince. O zaten çoktandır kendini üniversite dışına attı. Can havliyle…”

Evet tam da bundan!

Henri Poincaré’ın, “Bilim gerçeklerden kuruludur, tıpkı evin tuğlalardan kurulması gibi. Ancak gerçeklerin toplanması bilim değildir. Tıpkı bir küme tuğlanın ev anlamına gelmemesi gibi…”; Şeyh Sadi Şirazi’nin, “Bilgisiz bir kimse, savaş davuluna benzer, sesi çok, içi boştur”; Goethe’nin, “Az bildiğimiz bir şeyden kuşkulanmayız. Ama bilgiyle birlikte kuşku da artar”; Epiktetos’un, “İnsanı hayvandan ayıran aklıdır. İnsan, akıldan uzaklaştığı zaman, hayvan ortaya çıkar”; Disraeli’nin, “İnsanın, cahil olduğunu bilmesi bilgiye atılmış ilk adımdır”; Bertrand Russel’ın, “Bilim insanın bilgisini sınırlayabilir ama hayalgücü sınırlanmamalıdır,” sözlerine inat, Türkiye üniversitelerinde bilim üretil(e)miyor artık…

Ve bu durum, daha doğru bir deyişle Türkiye üniversitelerinden bilimi dışlayan kapitalist mantık ve Kemalist cendere, özgürleştirici bilim/bilgiyle ezilenlerden yana saf tutması gereken organik aydın kavramını da tartışmaya açıyor…

İyi de aydın ne, nasıl olunur?

“Aydın olmak”, medyatik sunumundaki “gibi” kolay ve “ucuz” mudur?

Olabilir mi? Elbette olmaz, olamaz!

Sunay Akın’ın ifadesiyle, “Susurluk kalıntısı katillere ‘aydın’ demek, ‘entelektüel’ görünümlü pek çok Recep İvedik olduğunun kanıtı”yken;[7] postmodern zırvaların “üretip”/ çoğalttığı, “Zamane aydınları muğlak ve orta yolcu bir demokrasi sakızını çiğnemekten yorulmuyorlar. Siyasetin dolaşımdan çekildiği bir dünyada her şeyi dört düz vites üzerinden götürmek kolaycılığına kaçıyorlar.

Ne geri vites, ne dağ vitesi, ne de el freni. Sadece huzur veren bir fikri tembellik.

Özetle postmodern havalar aydına hiç yaramadı.”[8]

Kapitalist eğitim(sizlik) ile ahlâk(sızlık), aydını da aydın olmaktan çıkartıp; onu yeni ve topyekûn dünya anlayışının temeli olmaktan uzaklaştırmıştır.

Kapitalist modern zamanlar, “entelektüelin devletleştirilip”, isyancı, itiraz eden toplumsal işlevinin ortadan kaldırılmaya gayret edildiği bir açmaz ile betimlenmektedir…

EGEMEN EGİTİM(SİZLİK) (VEYA ZIRVA)

Türk(iye) eğitim(sizlik)inin hâl-i pür melaline ilişkin olarak, ilk anımsanması gereken, “Yanlış anlayanlar tarafından söylenen bir doğrudan daha kötü hiçbir yalan yoktur,” diyen William James’ın ironik betimlemesidir…

Hâlâ “ant”larla maçı idare etmeye çalışan verili ceberut resmi ideolojik dayatmalar bir eğitim değil, cehalet ve ırkçılık üreten ayinlerdir.

Bir an düşünün: “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım… İlkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir… Ülküm yükselmek, ileri gitmektir… Varlığım Türk varlığına armağan olsun!

Bunu 1933 yılında Dr. Reşit Galip yazmış. 1933 yılından önce böyle bir ‘öğrenci andı’ falan yok, 1937 yılından önce bir 19 Mayıs bayramı olmadığı gibi… Reşit Galip o tarihte milli eğitim bakanı. Ant, ilk kez 23 Nisan 1933 günü bütün ilkokullarda okunmuş.

1933 nisan ayı… Hayret, tam da ‘Alman başbuğu’ Hitler iktidara geldikten üç ay sonra… Tesadüfün böylesi!

Diktatör Kenan Evren’i bu bile kesmemiş, 12 Eylül döneminde öğrenci andına bir bölüm daha ekletmiş: Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türk’üm diyene! (‘İlkem’ yerine ‘yasam’, ‘özümden’ yerine de ‘canımdan’ derdik biz, onu da değiştirmişler.)”[9]

Anadolu’nun çoğul zenginliğinde, böylesi bir resmi ideolojik tektipleştirmenin demokratik bir eğitim değil, olsa olsa kışla zihniyetinin ifadesi olabileceği açık değil midir?

Siz bakmayın Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik’in, “28 Şubat sürecinde demokratik değerlerin temsilcisi olması gereken birçok bilim adamı anti demokratik davranıp militarizme alkış tuttu,” demesine; AKP’nin “ulusalcı” zihniyeti de ötekilerden geri kalmaz!)

Coğrafyamızda her yönüyle bir sefalete denk düşen eğitim(sizlik) konusunda Türk Eğitim-Sen’in anketine göre öğretmenlerin yüzde 72’si ek iş yapıyor. Yani aç!

Maltepe Üniversitesi öğretim üyeleri, Prof. İsa Eşme, Prof. Bahattin Akşit, Prof. Belma Akşit, Yard. Doç. Dr. Çiğdem Özcan tarafından, fen ve matematik eğitimine ilişkin sorunları belirleyerek çözüme katkıda bulunmak amacıyla yapılan araştırma, 25 farklı ilde, lise son sınıfta okuyan 3 bin 500 öğrenciye uygulanan anketin sonuçları, gençlerin eğitim sistemine güvenmediğini ortaya koydu. Güven vermeyen bir eğitim(sizlik), gerçek tam da bu!

AKP hükümetinin “her ile bir üniversite” sloganıyla açtığı 28 üniversiteye ayırdığı bütçe bir üniversitenin bütçesine eş… Yani 28 üniversiteye toplam 406 milyon 450 bin YTL bütçe ayrılırken, İstanbul Üniversitesi’nin tek başına bütçesi 486 milyon 779 bin YTL oldu. Gecekondu üniversitesi veya üniversiteyi “ticari bir meta”ya dönüştüren değersizleştirme bu değilse nedir acaba?

Beykent Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Ersan İlal, YÖK’ün aslında olmaması gereken bir kurum olduğunu ifade ederken; Hülya Kirmanoğlu da, “Üniversitelerin özerkliğini daha da ortadan kaldırılması” tehlikesinin altını çiziyor. Yani üniversiteler resmi ideolojinin biat eden kapıkullarına tahvil ediliyor!

Kolay mı? İ. Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Sermet Koç’un “1402’likler” ile “Kenan Evren’e fahri hukuk doktoru diploması verilmesi kararı”nı[10] anımsattığı Türk(iye) eğitim(sizliğ)inin, öğretim üyesiyle, öğrencisiyle bilime olduğu kadar; demokratik, özgür üniversite/eğitim düşünce ve kavramına yabancılığı aşikâr değil midir?

Ve Giordano Bruno’nun, “Yeryüzündeki kötü insanlar kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı kullanırlar,” sözü eşliğinde bir örnek daha: Serik Müftülüğü’nün düzenlediği ‘Kırk Hadis Ezberleme Yarışması’ için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Serik’teki tüm resmi ve özel ilköğretim ve liselere yazı göndererek öğrencilerin 40 hadis ezberleyerek 100 lira ödüllü yarışmaya katılmalarını istedi…

Sadece bu kadar mı? Elbette değil!

“Em zîmâne xwe dîxwâzîn/ Dilimizi istiyoruz”… “Zîmâne me rumeta meyê!/ Dilimiz onurumuzdur!” diye haykıran anadilde eğitim hakkına[11] da sırt döner; resmi ideolojinin tektipleştiren, şöven “milli” eğitimsiz(liğ)i!

GENÇLİĞİN (VE İNSAN(LIK)IN) DURUMU

Kapitalizm, her şey gibi insan(lık)ı, gençliği de tüketmektedir…

Umutsuzluk, şiddet öne çıkarken insan(lık), ister istemez, bir geleceksizlikle yüz yüze bırakılmaktadır…

Giderek ağırlaşan yaşam koşulları çağın hastalığı panik atak nöbetlerini sıklaştırırken; “Çağdaş dünyanın çok katlı iletişim kurgusu içinde ve değişik düzeylerde, şizofrenik yapılar”[12] ortaya çıkıyor.

İnsan(lık) deformasyonu üst düzeylere tırmanıyor!

Bu tabloda da kapitalist dünyada “Hızla kabaran bir intihar dalgası”ndan[13] söz edilirken; örneğin ekonomik krizin etkileriyle boğuşan ABD ve Avrupa 11 Mart 2009’da, cinnet sonucu işlenen toplu cinayetler gerçekleşti. Almanya’da da 17 yaşındaki bir genç, eski okuluna gelerek kurşun yağdırdı. 9’u öğrenci ve 3 öğretmenin aralarında bulunduğu 16 kişiyi öldüren saldırgan, polisle girdiği çatışmada ölü ele geçirildi.[14]

Ayrıca ABD, Graham’da bir baba yedi ve 16 yaşları arasındaki beş çocuğunu öldürdükten sonra intihar etti.

Yine ABD’nin kuzeydoğusundaki Pittsburg eyaletindeyse silahlı bir kişinin ateş açması sonucu üç polis memuru hayatını kaybetti. Eyaletteki Luke Ravenstahl kentinin Belediye Başkanı, bir eve sığınan silahlı kişiyle polis arasında çıkan çatışmada iki polisin de yaralandığını açıkladı.[15]

ABD’nin Alabama eyaletinde silahlı bir saldırgan, aralarında ailesinden kişilerin de bulunduğu 10 kişiyi öldürdükten sonra intihar etti.

Önce annesinin Kitson kasabasındaki evini ateşe veren 27 yaşındaki Michael McLendon adlı saldırgan, daha sonra yakındaki iki evde bulunanlara ve etrafa gelişigüzel ateş açtı.[16]

İfade ettiklerimiz ekseninde ABD’den başlayarak tüm dünyaya yayılan kitlesel yozlaşma sürecine dikkat çeken Jean M. Twenge, Kaknüs Yayınları’ndan yayınlanan ‘Ben Nesli’ başlıklı yapıtında günümüz insan(lar)ı ile gençlerinin neden özgüvenli ve iddialı olduğu kadar depresif ve kaygılı olduklarının yanıtını ararken, ABD’den tüm dünyaya yayılan, tarihte bir benzerinin yaşanmadığı kitlesel yozlaşma sürecine dikkat çekiyor.

Twenge, genç neslin hızla ve şaşırtıcı bir şekilde dengesini kaybettiğine işaret ediyor.

Amerikan kültürünün etkisine maruz kalan toplumlarda atadan ve aileden gelen ahlâki değerlere karşı bir isyan hâline vurgu yapan psikolog Twenge, değerlerin yitirilmesinin bedelinin ağır olacağı öngörüsünde bulunuyor. Durumun acı fotoğrafı ise şu: Bulaşıcı hastalık derecesinde yaygın bir narsizm, hayali iyimserlik, gittikçe artan oranlarda genel kaygı ve depresyon.

Yazar 1.3 milyon kişiyi kapsayan büyük istatiksel çalışmaları referans alarak bu sonuçlara ulaşıyor. ABD’de 14 yaş altı çocuklarda intihar oranları ikiye katlanmış durumda. Kronik kaygıyı depresyon ve intihar takip ediyor. İşin ilginç yanı dışarıdan bakıldığında özgüvenli, özgür kişilerin kaygı oranı oldukça yükseklerde. Yazar eğer acil tedbirler alınmazsa gittikçe yalnızlaşan, aşırı bencil/narsist, zevkperest/hedonist, kaygılı, öfke ve nefret dolu bir insanlığa doğru doludizgin gidileceğine dikkat çekiyor ve “tüm dünya sessizce ama kesin bir şekilde, bir ‘Açıkhava Tımarhanesi’ne dönüşüyor” diyor.[17]

TÜRKİYE… TÜRKİYE!

Bertolt Brecht’in, “Birini öldürmenin çeşitli yolları vardır. Karnına bir bıçak saplarsınız, ekmeğini çalarsınız, hastalığını sağaltmazsınız, berbat bir evde yaşatırsınız, ölümüne çalıştırırsınız, intihara sürüklersiniz, savaşa yollarsınız vb… Memleketimizde bunların çok azı yasaktır,” betimlemesi kapsamındaki Türkiye’de, kapitalizmin kıskacında bir ‘Açıkhava Tımarhanesi’ne dönüşüyor!

Birkaç veri sıralayalım…

* 2008 verilerine göre toplam nüfusu yaklaşık 72 milyon olan Türkiye’de 19 yaş üzeri nüfus yaklaşık 47 milyon, silah ruhsatı sayısı ise yaklaşık 2 milyon 500 bindir. Buna göre yetişkin nüfusumuzun yüzde 5.3’ü silahlıdır.

Umut Vakfı’nın verilerine göre ruhsatsız silah sayısı ise bunun yaklaşık 7 katıdır. Buna göre ülkemizde yaklaşık 20 milyon silahlı “sivil” yaşamaktadır. 19 yaş üzeri nüfusun yaklaşık yüzde 42’sinin silahlanmış olduğu anlamına gelen bu oran dehşet vericidir!

* Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı’nın (OECD) yayınladığı ‘Bir Bakışta Bölgeler 2009’ raporuna göre, Türkiye kişi başına en fazla cinayet işlenen ülkedir!

Rapor, Türkiye’de neredeyse tüm göstergelerin alarm verdiğini ortaya koyarken; toplumdaki “zorbalık ve kabadayılık” niteliğiyle de dikkati çeken Türkiye, 21 OECD ülkesindeki “akıl sağlığı” verileri açısından da en olumsuz tabloyu sergiledi. Rapora göre “futbol uğruna sayısız cinayetin işlendiği, neredeyse olaysız futbol karşılaşması geçmeyen Türkiye aynı zamanda spora en az zaman ayıran OECD ülkesi” oldu!

* Cinsel istismar olaylarının yüzde 90’ı adli makamlara yansımazken ülkemizde cinsel tacize uğrayan mağdurların yüzde 11’ini 0-5, yüzde 15’ini 6-15, yüzde 13’ünü 12-17, yüzde 1’ini 24-29 yaş arasındaki gençler oluşturuyor!

* Ekonomik kriz ruh sağlığımızı tehdit ediyor. Depresyon, kaygı bozuklukları, madde kullanımı, intihar girişimleri artıyor. İnsanlar tedirgin, olabilecekleri düşünmekten ve beklemekten yorgun… Korkular saldırganlığa da yol açıyor, içe kapanıklığa da…

Dr. Ejder Akgün Yıldırım krizle psikoloji arasındaki ilişkiye dikkat çekerken; Türkiye Psikiyatri Derneği de buna dikkat çekmek için bir uyarı raporu hazırladı: “Ekonomik krizin ruh sağlığına etkileri ve çözüm önerileri”…

Kriz, bedenle ilişkili ruhsal bozuklukları, depresyonu, kaygı (anksiyete) bozukluklarını arttırabiliyor. Ruhsal sorunu olmayanlarda ruhsal bozukluğa yol açabiliyor ya da mevcut hastalıkları tetikliyor, belirtileri ağırlaştırıyor…

* Türkiye Psikiyatri Derneği Dış İlişkiler Sekreteri Dr. Halis Ulaş, sinir sistemi ilaçlarının kullanım sıklığının sürekli arttığını belirterek, “2003’te 14 milyon 138 bin kutu antidepresan ilaç tüketilirken, 2007’de bu rakam 26 milyon 246 bine çıktı,” dedi!

* Krizin başladığı 2008’in ekim ayında TÜİK 6 bin 465 kişiyle yüz yüze ‘Yaşam Memnuniyeti Araştırması’ yaptı. Krizin tam olarak hissedilmediği günlerde hanehalklarının yarısı ay sonunu getirmekte zorlandığını belirtti. Sadece yüzde 1.2’si çok kolay geçiniyor!

* Ekonomik krizle birlikte Türkiye’de alkollü içki tüketimi arttı… Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan verilerine göre, alkollü içki satışları 2008 yılında, yüzde 19.6 artarak, 1.1 milyar litreye ulaştı. En yüksek artış şarapta yaşandı. Günlük rakı tüketimi 122 bin litreyi buldu!

Böylesi bir Türkiye’de gençlik nasıl olabilir? Bu tablodan, onun “yarattığı” insan(lık)dan bağımsız olabilir mi?

GENÇLİK (Mİ?)!

Wolfgang von Goethe’nin, “Dünyaya tamamıyla yabancı olmamak için, gençleri oldukları gibi kabul etmeli ve hiç olmazsa birkaçına katlanmalı ki ötekilerin ne yaptığını anlayalım,” sözünü doğru bulmayan veya Thomas Mann’ın, “İnsanın yaşı ruhunun gençliğine veya ihtiyarlığına bağlıdır”; J. J. Rousseau’nun, “Her yaşın, yaşamın her çağının kendine uygun gelişimi ve uygunluğu vardır,” görüşlerini de paylaşan birisi olarak coğrafyamızda (ve kapitalizmde) genç olmanın çok zor olduğunun altını özenle çizmeliyim…

Kapitalist eğitim(sizlik)in geleceksizlik müdahalesine maruz bırakılan gençlik, “Gençler siyaseti kirli buluyor”ken;[18] son tahlilde boşveren bir cehalettir!

Mesela… Lise öğrencileri arasında yapılan anket çalışması, gençlerin yakın tarihlerine damga vuran ve hâlihazırda yaşadıkları dünyayı belirleyen isimlerden “haberlerinin bile olmadığını” gösterdi!

Antalya’da, TÜBİTAK için 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin Türk ve dünya tarihine damga vurmuş kişileri çok fazla tanımadığını ortaya çıkardı. Fotoğrafları gösterilen 12 Eylül darbesinin lideri ve 7’nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ‘Tanımıyorum’ diyen erkek öğrencilerin oranı yüzde 69, kızların yüzde 88 çıktı. İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’u da erkek ve kız öğrencilerin yarısından fazlası tanımadı. Küba’da devrime imza atan Che Guevara, Sultan Vahdettin ve Karl Marx’tan daha çok tanınırken, ’50 Cent’ adı ile popüler olan ABD’li rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson, tanınırlıkta ünlü piyanist Fahir Atakoğlu, Ayhan Işık, Müşfik Kenter, Ayşe Kulin ve Orhan Pamuk’un toplamını geçti…

Öte yandan Bağımsız Eğitimciler Sendikası tarafından gençlerin toplumsal ve yaşamsal alanlara bakış açısını değerlendirmek amacıyla 18-30 yaş arası gençler üzerinde yapılan bir araştırma, gençlerin yüzde 70’inin başka bir ülkede yaşaması durumunda konumunun daha iyi olacağına inandığını ortaya koyuyordu.

Araştırmaya katılan gençlerin yarısı mücadele etmek yerine konuyu kapatmayı tercih ediyorken; gençlerin yüzde 68’i de ilgilendikleri herhangi bir konuya ilişkin Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri düzenli takip etmediğini belirtiyor.

Araştırmaya katılanların yüzde 66’sı eğitim sisteminin “Kendi kendime yeterim” duygusu aşılamaktan uzak olduğunu belirtti.

Evet, resmi ideolojik kıskaç ve kapitalist geleceksizlik kollarındaki gençlik için bunlardan başka bir de işsizlik, şiddet, uyuşturucu (Bermuda Şeytan) üçgeninden söz etmemiz gerekiyor…

İŞSİZLİK, ŞİDDET, UYUŞTURUCU ÜÇGENİNDE

12.4 milyon gence sahip Türkiye, bunların 4.2 milyonunu işgücüne katarken, 6.2 milyonunu “gelecek için” okutuyor. 1.2 milyonu ise ne okuyor ne de çalışıyorken; Türkiye, OECD ülkeleri içinde üniversite mezunu işsizlerin en çok olduğu ülkeler arasında bulunuyor.

3 milyon 650 bin kişi olarak açıklanan işsizler ordusuna, iş bulma umudu olmayanlar ve iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar hesaba katıldığında rakam 6 milyon 44 bine çıkıyor

Türkiye’de Avrupa rekoru kıran yüzde 15.5’lik işsizlik oranıyla 3 milyon 650 bine ulaşan işsizler ordusu sayısı bir başka hesaba göre 6 milyonu aşıyor.

İşsizlik oranı 2009 Ocak’ında yüzde 15.5’e çıkarak tüm zamanların rekorunu kırdı. 2002’de bu oran yüzde 8.8’di. İşsiz sayısı 3.6 milyonun üzerine çıktı. Artışın sürmesi bekleniyor. En vahim tablo genç nüfusta. Gençlerde işsizlik yüzde 21.2’den yüzde 27.9’a çıktı.

Özetle Türkiye’de her dört gençten biri boşta!

Bunun yanında bir de yaygın ve derinleşerek büyüyen şiddet sorunu var…

Diyarbakır’da 15 yaşındaki kız öğrenci S.Y, kendisiyle aynı lisede okuyan, ancak tanımadığı 4 kız öğrencinin jiletli saldırısı sonucu yüzünden yaralanırken;[19] işte bunun somut verileri…

Okuldaki şiddet, öğrenciler arasında kalmayıp öğretmenlere de uzanıyor. Türk Eğitim-Sen’in ‘Öğretmenlerin Gözüyle Okullarda Şiddet’ anketine katılan öğretmenlerin yüzde 74.9’u, “okulumda şiddet uygulayan öğrenci var” dedi.

Öğretmenlerin yüzde 47.8’i öğrenciler arasında fiziksel şiddetin yaygın olduğu yönünde görüş belirtti. Öğretmenlerin yüzde 33.6’sı, öğrencileri şiddete iten en büyük etkenin öğrencinin ailesinden ya da çevresinden şiddet görmesi olarak değerlendirdi. Şiddette diğer etkenler ise yüzde 31.7 ile ebeveynlerin ilgisizliği, yüzde 16.8 ile mafya/aksiyon/korku filmleri, yüzde 8.7 ile eşlerin ayrı olması ve yüzde 4.9 ile bilgisayar oyunları olarak sıralandı.

Öğretmenlerin yüzde 23’ü öğrencisinin şiddetine maruz kaldığını söyledi: Yüzde 65’i sözel, yüzde 16’sı psikolojik, yüzde 14’ü fiziksel, yüzde 3’ü cinsel şiddet.

Ankete katılan öğretmenlerin yüzde 43’ü öğrencilerin okula geliş-gidişlerinde bıçak, kelebek, ustura, jilet gibi kesici alet taşıdığını belirtti. Eğitimcilerin yüzde 84’ü öğrencilerin şiddeti arkadaşlarına uyguladığını, yüzde 91.2’si madde bağımlılığının şiddeti tetiklediğini, yüzde 77’si şiddet uygulayan öğrencinin okulda başarısız olduğunu, yüzde 70.3’ü de öğrenciler arasında suç türlerinden en çok tehdidin yaygın olduğunu belirtti. Şiddete yönelen öğrencilerin yüzde 76.2’sinin alt gelir grubunda yer aldığı belirlendi.

Bu olanlar; yani bunlar sistem sorunudur!

Ve nihayet TBMM Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığını Araştırma Komisyonu’na bilgi veren Doç. Dr. Nesrin Dilbaz’ın, “Yetkililer ’16 yaşındaki çocuk uyuşturucunun adını bile bilmez’ diyor. 16 yaşındaki öğrenci bize geldiğinde 4 yıllık bağımlı çıkıyor,” dediği koordinatlarda uyuşturucu sorunu!

Adalet Bakanlığı verilerine göre uyuşturucu suçları artıyor. Bu suçtan 2003 yılında 10 bin 138 olan uyuşturucu davası sayısı 2006’da 22 bin 328’e çıktı.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Psikiyatri Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan Köknel’e göre, tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanan uyarıcı madde kullananların yüzde 52’sini 15-29 yaş arası genç nüfus oluşturuyor.

Özetle korkunç tablo şu: Türkiye’de her 100 gençten 7’si esrar kullanıyor!

Psikiyatr Prof. Dr. Arif Verimli, araştırmalara göre Türkiye’de gençler arasında esrar kullanımının yüzde 7’ye çıktığını ve bu oranın da giderek arttığına dikkat çekiyor…

SONUÇ YERİNE”

Evet, her şeyi alınıp satılabilir birer metaya dönüştüren kapitalizm çürütüyor. Her sabah milyonlarca çocuğun gırtlağını yırtarak okuduğu “Andımız” müstebitliğinden malûl Türkiye kapitalizmi, daha da fazla. Bu koşullarda eğitim bir şartlamaya, giderek beyin yıkamaya, bilginin kendisi bir şiddet aracına, bilgelik aşırı uzmanlaşmış bir tekniğe dönüşüyor.

Ve sonuçta hayatı desteklemesi gereken şey, hayatı cendereye alıyor…

Yabancılaşma, bu kısır döngü içerisinde yaygınlaştıkça yaygınlaşıyor…

Kuşku yok, yaşadığımız, bir cinnet kesiti. Ve kapitalizmin eğitim(sizliğ)i, insan(lığ)ı bu girdaptan çıkartmaya katkıda bulunacak donanımı sağlamak bir yana, bu cinnetin derinleşip yaygınlaşmasına katkıda bulunacak tarzda işliyor. İşe aklı, “rasyonalite”yi yüceltmekle başlayan kapitalizm çağı, günbatımına erdiği zamanımızda cinnetin ve irrasyonalin ateşine odun taşıyor ha bire…

Şu hâlde “son söz” olarak diyelim ki, Necip Mahfuz’un, “Bir kimsenin akıllı olduğu cevaplardan, bilge olduğu da sorularından anlaşılır,” uyarısıyla ele alınması gereken eğitim sistemi ile gençliğin soru(n)larının çözümü, nihayetinde Behice Boran’ın yıllar önce ifade ettiği şu çözüme mündemiçtir hâlâ:

“Kurtuluş mücadele ile sağlanır boyun eğerek değil.

Kurtuluş tek tek olmayacaktır.

Hep birlikte kurtulacağız.

Hep birlikte mücadele edeceğiz.

Hep birlikte kazanacağız…”

20 Mayıs 2009 09:01:53, İstanbul.

N O T L A R

[1] 20 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi ana giriş kapısında düzenlenen “Alternatif Üniversite-Ders:4” başlıklı öğrenci etkinliğinde yapılan konuşma… 6 Haziran 2009 tarihinde Dersim’de Yeni Demokratik Gençlik’in düzenlediği “Eğitim Sisteminin Sorunları ve Gençlik Hareketi” başlıklı toplantıda yapılan konuşma…

[2] Dertli Divani.

[3] Hakan Ataman, “Eğitim Hakkı mı Yoksa Özgürlüğü mü?”, Radikal İki, 8 Mart 2009, s.7.

[4] Selçuk Pehlivanoğlu, “Yeni Dünya Düzeninde İnsan Yetiştirme Düzenimizi Sorgulama Zamanı”, Radikal, 23 Ekim 2008, s.13.

[5] Celil Altın, “Düşünmeyi Öğretmek”, Cumhuriyet Bilim Tekonoloji, Yıl.23, No:1156, 15 Mayıs 2009, s.12.

[6] Yıldırım Türker, “Bilgi ile Özgürlük”, Radikal, 16 Mayıs 2009, s.10.

[7] Sunay Akın, “Kısa Bir ‘Aydın’ Öyküsü…”, Cumhuriyet, 8 Mart 2009, s.15.

[8] Serhan Ada, “Entelektüel Bozgun”, Radikal, 16 Mayıs 2009, s.23.

[9] Engin Ardıç, “Türk Değilim Eğriyim, Tembelim”, Sabah, 22 Mayıs 2009, s.3.

[10] Sermet Koç, “İstanbul Üniversitesi’nin Yakın Geçmişindeki Kara Delikler”, Radikal, 12 Aralık 2008, s.9.

[11] “Batı’da Kürt çalışmalarının tarihi XVIII’inci yüzyıla kadar gidiyor. İlk ciddi çalışmayı bugünkü Kuzey Irak’ta misyonerlik çalışmalarını yürütmüş olan Katolik rahip Garzoni’nin 1787’de ilk Kürtçe gramer kitabı ve Kürtçe-Latince sözlüğünü (Grammatica e Vocabolario della Lingua Kurda) yayımlamasıyla başlıyor. Ondan yaklaşık bir buçuk asır sonra bu alana ‘Kürtler: Sosyolojik ve Tarihsel Çalışma’ (Les Kurdes: Etude Sociologique et Historique , 1956) adlı eseriyle ikinci büyük katkıyı sağlayacak olan o zamanın Urmiye’deki Rusya konsolosu Basile Nikitine’nin deyişiyle Garzoni bu eseri sayesinde ‘Kürdoloji’nin babası’ olarak tarihe geçecekti.

Bu iki yazar arasında geçen bu dönemi aslında Kürdoloji’nin altın çağı olarak değerlendirirsek hiç de yanlış olmaz. Çünkü en fazla ve en değerli eserler bu dönemde verilmiştir. Mesela yine bir Katolik rahip olan Campanile’nin, 1818’de bugünkü İran, Irak ve Türkiye’de, Kürtlerin yoğun olduğu bölgeleri dolaşırken, edindiği deneyimleri ve gözlemlerini Latince olarak bastırdığı kitabı kayda değer bir eserdir.

İngilizlerin XIX’uncu yüzyılın başından XX’nci yüzyılın ortalarına kadar Kürdoloji alanına diğer bütün milletlerden daha fazla katkıda bulunduğunu belirtmekte yarar var. XIX’uncu yüzyılın başında Kürtlerin yaşadığı bölgeleri dolaşıp farklı yönlerine değinen Sir John Malcolm, C.J. Rich, Horatio Southgate ve Austen Henry Layard gibi isimler, onlarca ‘kürdolog’dan sadece birkaçı.

Amerikalı Samuel Rhea’nın Kürtçe gramerine yaptığı katkıları da unutmamak gerekir. Bu dönemde Fransızlar ve Almanlar da Kürtlere ‘ilgi göstermiş’ fakat İngilizler kadar eser ortaya koyamamışlardır. Pierre Amedêe Jaubert ve aynı yüzyılın sonuna doğru ‘Kürdistan, Mezopotamya ve İran’a dair’ (Au Kurdistan, en Mesopotamie et en Perse, 1887) isimli değerli çalışmasıyla Henry Binder akla gelen iki önemli Fransız isim. Aynı yüzyılın başında, Almanlar az da olsa önemli çalışmalar yapmışlardır. Helmuth von Moltke’nin ‘Türkiye’den Mektuplar’ (Briefe aus der Türkie) adlı bunların en iyi bilinenidir. Almanların daha sonra ortaya koyacağı eserler çoğunlukla bu bölgede yapılan arkeolojik çalışmalar üzerine olacaktır.

Bütün bunların yanında Ruslar da bu dönemde Kürdoloji’ye daha derinlemesine ilgi duymuş ve seyahatname türü gözlemci eserlerden ziyade daha çok Ahmed-i Hani’nin Divanı, Şerefhan Bitlisi’nin Şerefname’si gibi klasik Kürt eserlerini Batı dillerine çevirmeyi yeğlemişlerdir. XIX’uncu yüzyılın ortalarında, St. Petersburg’daki ünlü Doğu Bilimleri Enstitüsü’ndeki oryantalistler arasında, Kürtlerin el yazması eserlerini toplama ve tercüme ile başlayan bu ilgi, Alexander Jaba, V.F. Minorsky, ve V.P. Nikitin gibi ünlü kürdologların öncülüğünde 1959 yılında aynı enstitüde ayrı bir ‘Kürt çalışmaları’ alanının açılmasıyla Rusya’da kürdoloji en iyi zamanlarını yaşamıştır. Böylece ilk kez dünyada gerçek anlamda bir Kürdoloji bölümü açılmış oluyordu.

İngiltere, Fransa ve Rusya’da Kürtler üzerine yapılan çalışmalar, uzun süre Kraliyet Akademilerine bağlı Doğu Bilimleri Enstitüleri’nde İranoloji’nin bir kolu olarak devam etmiş, daha sonra yine devlet destekli üniversitelere bağlanmıştır. XX’nci yüzyılın başında Kürtler üzerine kayda değer çalışmalar yine daha ziyade İngilizler tarafından ortaya konmuştur. Bilhassa Kuzey Irak’ın İngilizler tarafından işgal edilmesinden sonra yapılan yeni çalışmalar, önceden ortaya konmuş olan eserlerin üzerine bina edilerek daha da ileri götürülmüştür.

C.J. Edmonds ve Binbaşı Banister Soane Kürtlerin sadece stratejik konumlarıyla ilgilenmekle kalmamış; onların tarih, edebiyat, dil ve kültürlerine de ilgi duymuş ve değerli eserler bırakmışlardır.

Batıdaki bu ilgi, XX’nci yüzyılın başlarına kadar, çok daha ‘sosyokültürel temelli iken’ II. Dünya Savaşı’ndan sonra yerini daha çok pragmatist amaçlara yönelik siyasi ve jeopolitik çalışmalara bırakmıştır.” (Metin Atmaca, “Kürdoloji’nin Dünü, Bugünü ve Yarını”, Radikal, 11 Mayıs 2009, s.13.)

[12] Doğan Kuban, “Toplumsal Şizofreninin Türleri”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:22, No:1147, 13 Mart 2009, s.2.

[13] Robert Pool, “Why do People die That Way”, New Scientist, 28 Şubat 2009.

[14] “Cinnet de Patladı!”, Evrensel, 12 Mart 2009, s.10.

[15] “ABD’de Bu Sefer de Aile Faciası”, Radikal, 6 Nisan 2009, s.22.

[16] 27 yaşındaki saldırganın, neden böyle bir saldırıda bulunduğu henüz bilinmiyor. (“Alabama’da Silahlı Saldırgan En Az 11 Kişi Öldürüp İntihar Etti”, Radikal, 12 Mart 2009, s.4.)

[17] “Batı’da Gençliğin Hâli Kötü”, Evrensel, 20 Nisan 2009, s.16.

[18] Ömür Şahin, “Gençler Siyaseti Kirli Buluyor”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:427, 22 Mayıs 2009, s.16-17.

[19] “Dört Kız Jiletle Saldırdı, Yüzüne 30 Dikiş Atıldı”, Radikal, 22 Mayıs 2009.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here