Emekli Sen Üyesi Emekli Bir Devrimci ile Söyleşi:

1
35

sayfa-121‘Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinden Emekli Olunmaz!’

Hükümet kendilerine %1.83 zammı reva gördüğünden beri, epey hareketli günler geçiren Emekli-Sen’in bir üyesi ile sendikal faaliyetleri hakkında sohbet ettik.

ODAK: Merhaba bize kendinizi tanıtır mısınız? Nereden emeklisiniz, nerede çalışmıştınız?

Adım İlhami Şarman. Emekli-Sen örgütlenmesinden önce, İSKİ’de 17 sene 7 ay çalıştım. Mevcut siyasal iktidarın belediyedeki ilk izdüşümü Recep Tayyip Erdoğan döneminde, 2000 kişi ile birlikte işten çıkarıldık. Bedensel engelli olduğum için, 17 yıl üzerinden emeklilik başvurusunda bulundum. Çünkü, sağlıklı insanların iş bulamadığı bir zamanda benim iş bulmam çok zordu. İSKİ’den emekliyim, sendikal olarak da çalışma hayatım boyunca, ilk yıllar haricinde 1979 yılından itibaren Genel-İş Sendikası’nın üyesiydim. 80 Faşist Darbesi’nden sonra, bizim iş kolumuzda değişiklik yapıldı. Sular İdaresi’ydi o zamanki ismimiz ve belediye hizmetleri iş koluna giriyorduk ama 80 Darbesi’nden sonra, bizi enerji iş koluna aktardılar. Sendikal yasalardaki bir takım düzenlemeler ile, bir iş kolunda tek sendika düzenlemesi getirildi sanırım o yıllarda. Türk-İş’in de darbeden önce, Su-İş adında bir sendikası vardı. İş kolunda Genel-İş etkiliydi, işyerinde Su-İş ama biz Sular İdaresi’nde yetkiyi Genel-İş’e geçirmek üzereyken darbe oldu. 2-3 yıl kadar sendikal örgütlenmeler engellendi. Tekrar başlattıklarında, bu yeni yasal düzenlemelerde Genel-İş, genel hizmetler iş kolunda kaldı. Sular İdaresi’nin ismi, İSKİ oldu. Devlet Su İşleri’nden, şehir içi barajlar bize verildi ve bizi de enerji iş koluna verdiler. Su-İş ve Genel-İş’in yetki iş kolu olmaktan çıkınca Tes-İş adındaki -ki Türk-İş’in en büyük 3-5 sendikasından biridir- sendika iş yerinde yetkili sendika oldu. Biz o dönemde Enerji-İş diye bağımsız bir sendika örgütlenmesi yaptık, çünkü DİSK yoktu. O örgütlenmeyi almak üzereyken, sendikada ‘küçük olsun benim olsun’ mantığıyla oturan idareciler koltuklarının gideceğinden korkarak, o kadar büyük bir iş kolunun iş yerini taşıyamayacağını, -İSKİ’nin 3000 işçisi vardı- görünce, bizi mahkemede sattılar. Biz Tes-İş’e geri dönmek zorunda kaldık. Daha sonra Tes-İş içerisinde çalışma hayatımız boyunca, defalarca Türk-İş’in üst kongrelerine kadar yansımış olan, ‘Demokratik Muhalefet Hareketi’ (DMH) diye bir hareket oluşturduk. Bu Hareket içerisinde, devrimciler, sosyal-demokratlar ve kirlenmemiş temiz işçiler vardı. DMH, şu anda da İSKİ’de Tes-İş’e muhalefet etmekte. Yıllarca Tes-İş İstanbul Şube Yönetimi’ne karşı örgütlenmeler yaptık fakat, birkaç sendikayı saymazsak, Türk-İş’de devrimcilerin-demokratların kongre kazanmalarının çok olağan olamayacağını düşünüyorum. Yapamadık, yani başaramadık o sendikanın yönetimini almayı. Emekli olduktan bir yıl sonra da, Emekli-Sen’e üye oldum.

ODAK: Peki sizce, emeklilerin sendikalaşması niçin önemli? Çünkü bazı kesimler emekliler aktif üretim içerisinde olmadıkları, artı değer üretmedikleri için, emeklilerin sendikalaşmasına, örgütlenmesine garip bakabiliyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?sayfa-13

Sadece emeklilerin değil, herkesin sendikalaşması, örgütlenmesi gerektiğine inanıyorum. Emekli-Sen kurulduğu yıllarda öğrenci sendikasının adını ilk biz ağzımıza alıyorduk. Öğrenciler, ev kadınları, çiftçiler, köylüler… Aklınıza gelen toplumun bütün kesimlerinin sendikalaşması gerektiğine inanıyoruz. Emekli-Sen ilk kurulduğunda 8,5 milyon, şu anki rakamlarla 9 milyona ulaşmış bir emekli kitlesi var ki, bu toplumun en sessiz, en örgütsüz kesimi ve çok ciddi bir alan. Bu alanın, örgütlenmesinin gerekli olduğuna inanmak gerekiyor ilk önce. 1970’li yıllarda, Türkiye’deki devrimci hareketin içerisinde olan insanlar şu an nerede? 8,5 milyon emeklinin içerisinde. Bu insanlar bir devre damgasını vurmuşlar. Amerikan 6. Filolarını denize dökmüşler, 15-16 Haziran’ları yapmışlar. Bu insanlar şu anda emekli. Bu örgütlenmenin mutlaka ve mutlaka devam etmesi gerekiyordu. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinden emekli olunmaz şiarıyla yola çıkmıştır Emekli-Sen.
Bir de, emeklilerin çok acil sorunları var. Örgütsüz olmasından, verilene razı olmasından, kenara itilmesinden kaynaklı, üzerine ölü toprağı serpilmiş, adeta ölümünü bekler bir kitle halinde. Bu ülkede emeklilerin büyük bir bölümü, aylıkları yeterli olmadığından 2. işte çalışmak zorunda. Peki böyle mi olmalı? Biz ömrümüzün en güzel yıllarını çalışarak geçirmişiz, gördüğümüz herşeyde alınterimiz, emeğimiz, göz nurumuz var ama bunun karşılığında emekli olduktan sonra insanca yaşayacak ücret alamadığımız için, 2. bir işte çalışmak zorundayız. Peki o zaman ne oluyoruz? Ucuz emek. Çünkü bizi başka türlü almazlar. Siz işveren olsanız beni mi alırsınız işe, yoksa 23-25 yaşında birisini mi? Ucuz emeği alır işveren ve ülkede ucundan bucağından ve istemeyerek de olsa, belki de gençlerin işsiz kalmasına bile sebep olabiliyor emekliler. Çünkü çalışmak zorunda, yaşamak zorunda. Örgütlenmek yerine böyle bir yola sokulmuş. Şu anda örgütlü olan emekliler de çalışıyor, çalışmak zorundayız. Ve çalışma hayatımız kapitalizmin sömürüsünün en azgın olduğu dönemlere rastlamış. Bir ev sahibi olamamış çok sayıda emekli var. Çoğu hala kirada. Çalışanlar gibi kira ödüyoruz. Genç yaşta emekli edilmek zorunda kaldık, Türkiye’deki işsizlik sorunlarından ve özellikle kamu sektöründeki bazı özel uygulamalardan dolayı. Çocuklarımız var, bizim de çocuklarımız okuyor ve bize verilen ücretler asgari ücretin bile altında. Krizden dolayı işsiz kalan çocuğuna da bakmak zorunda bugün emekli. Bir çocuğu varken, şimdi çocuğu işten atıldı, yanında oğlu ya da kızı, gelini ya da damadı. Bir kişi verdi dışarıya, geriye döndü en az üç kişi. Şimdi onların da bakımını üstlenmek zorunda, bu yüzden de çalışmak zorunda. Ülke içinde seyehat edemez durumda emekliler. Sosyal yaşamları yok, akrabalarını, çocuklarını, torunlarını ziyarete gidemiyor. Çalışmıyorsa eğer bir kahve köşesinde ya da bir parkta ölümü bekliyor. Sağlık hizmetlerinden yararlanamıyoruz. Yaşımızdan kaynaklanan hastalıklarımız var. Hastahanede sıra sisteminde bize ayrı bir sunum yapmıyor devlet, emeklisini hepten yok sayıyor. Ayrı sunum yapılmadığı zaman; genç çalışan kesimle yahut, işverenle, özel sektörde çalışanla, çalışmayanla, işyeri sahibiyle, esnafla, herkesle aynı bir şekilde sıra beklemek zorundayız ama onlardan çok fazla, çok daha ağır sorunlar yaşıyoruz. Daha bir çok sorunumuz var sağlıktan kaynaklanan. Kentlerde, emeklinin yaşamını kolaylaştırmıyorlar. Bunlar sadece günümüz iktidarının değil, dünden bugüne burjuva iktidarların katlayarak büyüttüğü sorunlarımızdır. Yetersiz aylıkları alabilmek için saatlerce banka kuyruklarında bekliyoruz. Oralarda ölüyor emekliler. Üstüne üstlük dava sonucu kazandığımız haklarımızı bile vermiyorlar. Bütün bu sorunlarımız varken, kazandığımız mahkemeler varken, bizi yok sayan bir iktidara yahut devlet anlayışına karşı mutlaka örgütlenmek gerekiyor. Biz bu nedenle Emekli-Sen’i kurduk. İşte özgürlük şiarı bundan önemli; emekli oldu mu, sadece işinden emekli olmamaya başladı insanlar. ‘Artık biz yorulduk, bizden bu kadar, bu ülke için bizim yapacağımız bu kadar’ mantığı kafalara yerleşiyordu. Emekli-Sen, bu mantıkları yıkmak için de kuruldu. Şimdi bize 2-3 milyar maaş da verseler, biz yine sokaktayız. Çünkü bu ülkede özel taleplerimiz var, özgürlük taleplerimiz var. Bu ülkenin halklarının istemlerine yönelik taleplerimiz var. Çocuklarımıza üniversitlerde faşistler saldırıyor. Faşist saldırılara karşı taleplerimiz var. Taleplerimiz, hayatın her tarafında geçerli. Biz hepsinin sahibiyiz. İşten atılmaların da, sahibiyiz. Çünkü onlar bizim çocuklarımız. İşte bu nedenle Emekli-Sen örgütlenmesi çok önemli.

ODAK: Emekli-Sen’in kuruluşuna, oradan da kapatma davası sürecine de geçelim mi?

Bütün bu sıkıntılara karşı Emekli-Sen örgütlenmesi bir direniş hareketidir. İnadına bir direniş hareketidir. Seni yok sayana karşı kazanılması gereken ‘varım’ mücadelesidir. 12 temmuz 1995’te bütün bu sıkıntılar nedeniyle kuruldu Emekli-Sen. Sanıyorum 150 küsür emekli tarafından kuruldu. DİSK’in Türkiye’ye dönüş sürecinde, DİSK’in önerisiyle, biraz da tepeden kuruldu. Emekli sendikacılarla kurdular. Şu anda 40’ın üzerinde ilde temsilciliğiyle, Türkiye’nin birçok yerinde örgütlü olan belki de tek sendika. Kuruluş süreci yıllarında çok hızlı örgütlendi Emekli-Sen.

ODAK: Tepeden inme olmasına rağmen çok hızlı örgütlendi yani?

Çok hızlı örgütlendi, çünkü büyük bir ihtiyaçtı bu alan ve de dünyadaki ilk emekli sendikası değiliz, örnekleri de var. Biz Emekli-Sen’i neden, nelere dayanarak kurduk? İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 23/4: ‘Herkesin menfaatlerini koruması için, sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.’ Herkes! Emekliler de herkes. Ekonomik ve Sosyal Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Madde 8: ‘Herkesin ekonomik ve toplumsal çıkarlarını geliştirmesi ve koruması için sendika kurma ve yalnızca ilgili örgütün kurallarına bağlı olarak, dilediği sendikaya girme hakkı vardır.’ Herkes! Emekliler de herkes… Bunu her seferinde özellikle söylüyorum çünkü ‘herkese emekliler girmez’ diye karar verdi Yargıtay. Biz herkes değilmişiz… Medeni ve Siyasi Haklarla İlişkin, Uluslararası Sözleşme Madde 22/d: ‘Herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı vardır.’ Emekliler de herkes! Türkiye bu uluslararası sözleşmenin altına imza atmış. Hem de ilk yıllardan beri imza atanların içinde. TC Anayasası’nın Madde 90/5 şöyle diyor: ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmalar, kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz.’ Biz bunlara dayanarak Emekli-Sen’i kurduk ve örgütleniyoruz. Kesinlikle meşruyuz. Çünkü Avrupa’da bizim geçirdiğimiz süreci geçirenler oldu. Polonya Emekli Sendikası bunlardan bir örnek. AİHM’den lehlerine karar geldi ve şu anda Polonya’da emekli sendikası var. Biz de şu anda bu yolu uyguluyoruz. Aynı şekilde memur örgütlemesinin de önüne çıkmışlardı. Bu maddelere dayanarak memur sendikaları var; her ne kadar toplu sözleşme ve grev hakları olmasa da. Bizim en çok karşımıza çıkan şey, şu: Emeklilerin üretimden gelen gücü yok. Üretimden gelen gücü olmayanın sendikası, yaptırım gücü olur mu? Üretimden gelen gücümüz, kendimiziz. Hiçbir iş kolunda 8,5 – 9 milyonluk bir kitle yok. Bizim grev alanımız sokaklar. Biz bu emekli kitleyi örgütlediğimiz zaman sendikal hareketin içerisinde ve sokağa çıkardığımızda, bu bizim ‘üretimden gelen güç’ümüzdür. Kilitleriz. Bugün memur sendikalarına da grev hakları verilmemiş. Alanları kullanıyor onlar da. Mücadele sokakta, kurtuluş mücadelemizde, özgürlük sokakta. Sokakta mücadele eden bir Emekli-Sen. Biz bu anlayışla kurulduk. Üretimden gelen güç kısmını, hiç kafamıza takmıyoruz. Bizim üretimden gelen gücümüz kendi gücümüz ve sokaklar, bağlaşıklarımız ve konfederasyonumuz.

ODAK: Kuruluş sürecindeki ‘özgürlük ve demokrasi mücadelesinden emekli olunmaz!’ sloganınız hakkında konuşalım mı biraz? Verdiği mesaj hakkında…

Emekli-Sen, nasıl bir örgüt? Sadece sarı sendika anlayışıyla, ‘bugün emeklilerin sosyal haklarını alabildiğimiz kadar alalım, toplu sözleşme yapabilirsek yapalım, biraz da maaşlarını iyileştirelim, ondan sonra da milyonlarca emekliden alalım aidatlarımızı, oturalım koltuğumuza, günümüzü gün edelim’ mantığıyla kurulmuş bir sendika değil. Öncelikle sınıf sendikacılığı mantığıyla kurulmuş bir sendika. Az önce belirttiğim gibi, 2 milyar maaş da verseler biz yine sokaklardayız. Yine bu süreçteki eylemlerimizi yaparız. Çünkü çocuklarımızın harçları, üniversitedeki çocuklarımızın hakları için. Türkiye’de halkların üzerine alabildiğine baskı var. Özgürlük, demokrasi sorunu yaşanıyor bu ülkede. Biz bütün bunları kendi sorunlarımız kabul eden bir sendikayız. Bu anlayışla ‘özgürlük ve demokrasi mücadelesinden emekli olunmaz!’ şiraını aldık. Bunu zaman zaman değiştiriyoruz, işte, ‘haklar ve özgürlükler mücadelesinden emekli olunmaz’ gibi. Arkadaşlar günlük sorunlarına göre değiştirebiliyorlar ama hiçbir zaman, hiçbir yerde özgürlük şiarını kaldırmıyoruz. Biz sınıf sendikacılığı anlayışıyla örgütlenmişiz. Toplumun her kesimi ile, herşeyiyle alakalıyız. Bizim baş kaldırışımız, direniş hareketimiz sadece ekonomik bir hareket değil.

ODAK: Biraz da son dönemden bahsedelim. Son dönemlerde Emekli-Sen hareketli günler geçiriyor.

Dün değil evvelsi gün programımız Ankara’da sonlandı. Başbakanlığa yürüdü Ankara şubelerimiz ama yine galiba polis barikatıyla karşılaşmışlar, oradan yürüyememişler. Bildiğiniz gibi, %1,83 zam yapıldı SSK ve BAĞ-KUR emeklilerine. Bu zam işçi emeklilerine 10 TL, BAĞ-KUR emeklilerine 5 TL olarak yansıdı. SSGSS yasasından dolayı bir çok sorunlar yaşıyoruz. Maaşlarımız, biraz fazla hastalandık mı -ki bizim için çok normal- kesiliyor. Mesela ben tansiyon hastasıyım. Şekerim yükseldi, dediler ki; ‘sana bir de şeker ilacı yazalım’. Yazdılar mı bizim maaşlarda ekstra bir azalma olacak, çünkü kesiliyor yeni yasaya göre. Bu %1,83’e karşı ses çıkarmak gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle alanlara çıktık. ‘Üretimden gelen güç’ümüzü kullandık. Üretmelerini engelledik en azından. Örneğin Taksim’de 3 saat tramvay durdurduk. Beyoğlu’nda tramvay çalışmadı. Zaman zaman geçiş yolu kapandı, Karaköy’e kadar uzadı trafik. Orada kimse üretim yapamadı. Çünkü Emekli-Sen eylemdeydi. 3 saat orayı kapattık. Bu deminki soruya da cevap oluyor. Açlık grevleri yaptık, yapıyoruz. Kitlesel bir şekilde sokağa çıkmaya çalışıyoruz. Bu %1,83’lük zamma karşı ses çıkarmak gerekiyordu. Ağustos 11 itibariyle bitti diyoruz o eylemlilik süreci, ama bitmedi, bitmez. Sadece Emekli-Sen’de örgütlü olan emekli değil örgütlü olmayan emekli de ilk defa 5 TL zamı görünce ‘Ne oluyor’ dedi. Patronlara krediler sağlanıyor, küçük iktisadi işletmelere sözde birtakım krediler veriliyor. Burjuvazinin, yani bugünkü düzenin krizden çıkmasının tek yolu çarkları döndürmektir. Yurtdışından getirdiği paraları kimlere vermesi gerekir? İşçiye, emekliye, esnafa… Bunlara kolaylıklar sağlanmalı. O zaman çarklar döner, o zaman yeni baştan üretim çarkları, onların açısından dönmeye başlar. Bunları bile yapmadılar. Sadece ve sadece yaşadığımız krizin faturasını çalışanlara, emekliye, küçük esnafa yüklemeye çalıştılar. Hala da bunu yapıyorlar. Part-time çalıştırmalar, düşük istihdamda çalıştırmalar, işyerinden işçi çıkartmalar, ücretsiz izne çıkartmalar, tüm bunlar krizin faturasını emekçiye ve halka ödettirmektir. Sanıyorum bu sefer ‘örgütlü olmaya gerek yok, emeklinin örgütlenmekten gelen gücü yok’ diyen emeklinin de yüzünü bize döndürdü bu. Mesala Haziran’da başlayan bu eylemlik sürecimizde CHP’den açıkça teklif geldi: ‘Siz niye ses çıkartmıyorsunuz? -Biz çıkartıyoruz da siz neredesiniz?- Yaparsanız biz de sizi destekleyeceğiz.’ diye. Mesala Sirkeci’de yaptığımız eylem, Mısır Çarşısı önünde maaş çekip ardından Tayyip’e postaladığımız 5 TL -10 TL Eylemi yığınsal yapıldı. Onun arkasından İstanbul AKP İl Merkezi’ne yürüdüğümüz eylem yığınsal oldu. Örgütlü olmayan emekliler de katıldı. Beyoğlu’nda 3 saat tramvay durduğumuz oturma eyleminde yoldan geçen emekli bizle birlikte polis barikatının önünde oturdu. Hiç tanımadığımız insan. Emekliymiş. Türkçesi de kıt bir Makedonya Göçmeni, geldi oturdu. AKP İl Binası’na yürüdüğümüzde önünde Emekli-Sen önlüğü taşıyordu. Şimdi Emekli-Sen’in üyesi. Biz biliyorduk ama büyük bir kesim de fark etti, halk da emekli de gördü artık mücadele etmeden kimse bize birşey vermeyecek. Bu şekilde çıktık yola. İsteklerimiz var:
Kriz nedeniyle ortaya çıkmış olan enflasyon farkı günlük yaşantımızda kullandığımız temel tüketim maddeleri üzerinden hesaplanarak maaşlarımıza yansıtılsın. Temel tüketim maddeleri ve hizmetlerden alınan dolaylı vergiler kaldırılsın. Peki buradan gelen gelir ne olacak, açık mı verecek devlet?. Hayır, kaynak var; varlıklı kesimlerden ve şirketlerden alınan vergilerin aktarılması. Çünkü harcamayı yapacak, çarkları döndürecek olan biziz. Paranın bize gelmesi lazım. Vergileri arttırılması gereken varlıklı kesimler ve şirketlerdir. Sosyal Güvenlik Yasası’nın uygulaması durdurulmalı. Herkese ücretsiz sağlık izni verilmeli. Çocuklarımız ve torunlarımız için, herkese parasız eğitim istiyoruz. İşten atmalar yasaklansın, çalışma hakkı güvence altına alınsın. Asgari ücret, geçinilecek düzeye getirilsin. Yoksulluk sınırı 2100 TL, açlık sınırı 750 TL iken, Türkiye’de asgari ücretin ne olduğu ortada. ‘Parttime AKP demeyin, terbiyesizlik ediyorsunuz’ diyenler; ilk önce bunları görmemezlikle terbiyesizlik etmiyorlar mı, düşünmek lazım. Emekli maaşlarının insanca yaşayacak düzeye çıkartılması… Bu acilen yapılmalı! Her yıl 2 ikramiye ve kış aylarında yakacak yardımı istiyoruz. Doğalgaz, elektrik ve suya, ulaşıma yapılan zamların derhal geri çekilmesini istiyoruz. Bütçeden sermayeye değil; emekçilere, emeklilere ve yoksul halka daha fazla pay ayrılmasını istiyoruz. Sendikal örgütlenmelerin önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz. Son olarak TOKİ Yasası’nın acilen düzenlenmesini istiyoruz. Bütün bu talepler üzerinden yola çıkarak Haziran Ayı’nda eylemler başlattık. Bu taleplerimizi alana kadar Emekli-Sen’in mücadelesi devam edecektir. Bu talepler sokakta alınacak.

ODAK: Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla son dönemde Genç-Sen ile Emekli-Sen eylem yarıştırır düzeye geldiler DİSK içerisinde. Emekli-Sen’in bu dinamizmi, ‘genç’ imajı nereden kaynaklı?

Genç-Sen ile mukayese yapmayalım. Genç-Sen polisin müdahalesine bayağı sert direndi. Maalesef biz emekliler polisin birkaç darbesinden sonra kaçmasak bile yıkılabiliyoruz (gülüyoruz). Genç-Sen kadar dinamik değiliz ama toplumun bütün sendikalı olan kesimlerinin hepsinden daha başka bir şeye sahibiz: Deneyime. 15-16 Haziran’ları gördük, MESS Direnişlerini gördük, Faşizme İhtar Eylemleri’ni gördük. Biz 12 Eylül’leri gördük, 12 Mart’ları yaşadık. Bize yönelik bütün saldırıların altından kalkarak bugünlere geldik. Emekliler, dinamizmini geçmişte verdikleri mücadeleden alıyor ve bu dinamizm biz ölene kadar sürecek. Biz barikatı belki dağıtamayız ama o barikatın önünde saatlerce durmasını biliriz. Karşımızda olanları durdurmasını biliriz ama dağıtacağımız güç de gelecek. Milyonlarca insanı biz dışarı çıkardığımız zaman, o barikatları karşımıza koymaya cesaret edemeyecekler. Biz dinamikliğimizi geçmişte vermiş olduğumuz mücadeleden ve deneyimlerimizden alıyoruz.

ODAK: Kesinlikle. O tecrübe bütün Türkiye için gerçekten çok önemli. Bunlar ışığında Türkiye’deki genel sendikal mücadeleden konuşalım mı?

12 Eylül’den sonrayı alalım. 15-16 Haziran’da bu düzen, bu devlet Türkiye İşçi Sınıfı’na karşı bir mücadeleyi kaybetti. İşçi sınıfı kazandı. O gün geçirmek istedikleri yasaları yırtıp atmadılar. Koydular sümenlerine ve ‘bir gün geçireceğiz’ dediler. İşte o ‘bir gün’ 12 Eylül’den sonra oldu. Zaten Darbe’nin yapılmasının onlar için gereklerinden biriydi. 15-16 Haziran’da işçilerin, emekçilerin direnerek vermediklerini, maalesef Darbe sonrası üzerimize atılan ölü toprağıyla elimizden birer birer aldılar. Sosyal Güvenlik Yasası’yla son olarak zafer bayraklarını diktiler. Emeklilik yaşını 65’e çıkarttılar. Kıdem tazminatlarına saldırmaya hazırlanıyorlar. Özel istihdam bürolarını kurmaya çalışıyorlar. Özel istihdam bürolarını kurmaları demek Türkiye’de sendikal mücadelenin artık tamamen baypas edilmesi demek. Çünkü işveren ve işçi örgütlenmelerini karşı karşıya olmaktan çıkartacaklar. Sermaye sahipleriyle işçi sınıfı, bu iki temel sınıf işyerlerinde karşı karşıyadırlar. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi bu iki temel sınıf arasında geçer. İstihdam büroları ile artık işçi sınıfı ve sermaye sınıfı karşı karşıya kalmayacak: Bir aracı olacak. Bu aracı şirketinin içinde metal iş kolunda çalışan işçi de olacak, tekstil kolunda çalışan işçi de olacak. İşçi ücretini özel istihdam bürosundan alacak ama iş kazasını fabrikada geçirecek. Sendika gittiği zaman işveren diyecek ki ‘bu benim işçim değil, bunlar özel istihdam bürosunun işçisi, ona git.’ Maaşları bile özel istihdam yollarından vermeyi planlıyorlar. Şu an için geçici olarak geri dönüyor hesapta ama mutlaka çıkartmaya çalışacaklar. Ben bunu Sendikal hareketin karşısındaki en büyük tehlike olarak görüyorum. DİSK’in, KESK’in, TÜRK-İŞ’in hatta HAK-İŞ’in bu yasanın karşısında mutlaka top yekun mücadeleye çıkması lazım, yoksa Türkiye’deki sendikal mücadeleyi çok karanlık günler bekliyor. Zaten dibe vurmuş durumda. Taşeronlaştırmayla sendikal hareket çok büyük yaralar aldı. Taşeron işçileri küçücük işyerlerinde çalıştırıyorlar. Belirli sayıya ulaşamadıkları için sendikalar baypas oluyor. Bu artık sendikal hareketi bitirmeye, tasfiye etmeye yönelik bir şey. Sınıf hareketini tavsiye edemezler. Sendikalar üzerinden gidemezse başka yönde gider, yine gider ama sendikal hareket biter. En büyük tehlike olarak bunu görüyorum. Önümüzdeki günlerde herhalde Türkiye İşçi Sınıfı için ve onun yandaşları için mücadele günleri olacaktır. Umuyorum ki DİSK’in, KESK’in, TÜRK-İŞ’in, Sosyal Güvenlik Yasası’ndaki çıkışlarından daha kararlı şekilde, bu yasayı geçirmemek üzere çıkış yapacaklardır. Biz de Emekli-Sen olarak onların fabrikalarda başlatmış olduğu direnişi sokaklara taşırmaya başlayacağız. Büyük, zorlu mücadele günleri geliyor. Örgütsüzleşmeye götürüyorlar işçileri. Kazanacağız demekten başka bir şey söylemek istemiyorum; mutlaka kazanacağız. Bu sefer bunu yapamayacaklar. Yeter ki, büyük konfederasyonlar kendi bindikleri dalı kesmesin. Şarteli indirebilecek ve bu uğurda gerekirse bedel ödeyebilecek kararlılıkta olsunlar. 15-16 Haziran’da da bedel ödettirilmişti işçi sınıfına. Önderleri, fabrikalardaki temsilcileri yıllarca yargılandılar, idamla. Bedel ödediler. İşsizler ordusuna katıldılar. Ama o gün o Yasa’yı durdular. O günden bu günlere geldik. Bugün artık sınıfın sendikal önderlerinin gerekirse bedel ödemeyi göze alma günüdür. İnşallah o günler geri gelir.

ODAK: Son olarak dergimiz ODAK aracılığıyla sol kamuoyuna ve okurlarımıza söylemek istedikleriniz var mı?

Benim söylemek istediğim Erol Zavar ile ilgili. Bir çok hasta arkadaşımız, kardeşimiz var. En son Güler Zere de gündemde. İkisi de ağır hasta ve tedavilerinin cezaevi koşullarında yapılmasının mümkün olmadığı doktor raporuyla belgelenmiş. Bu konuda önce Türkiye sol kamuoyu daha kararlı, kendi ayrılıklarını bir kenara bırakarak davranmalı. Çünkü bildiğim kadarıyla Güler Zere ile Erol Zavar farklı siyasi yapılanmaların iki insanı. Ama ikisi de aynı kaderi yaşıyorlar ve onlarca insan da aynı kaderi yaşamakta şu an cezaevinde. Daha kitlesel eylemlere yönelinmeli. İş üzerinden birlik. ‘Senin teorin şu, benim teorim bu, benimki devrime gider, seninki evrime gider’ bitti; artık birleşip topyekun mücadele etme zamanı. Çocuklarımız cezaevlerinde ölüyorlar. Öncelikle birlik; sola birlik çağrısı yapıyorum. Söylenmiş olması için değil, gerçekten ihtiyaç olduğu için. Küçük parçalar halinde olduğumuz zaman marjinal kalıyoruz. Topluma güven de veremiyoruz. 70’li yıllarda halkın yüzü sola dönükken, şimdi arkası dönük. Bu halkın, işçilerin kabahati değil. Sol, devrimci siyasetin çıkartması gereken dersler var. 70’li yıllarda çocuklarına Deniz, Mahir, Ulaş isimlerini koyanlar, bugün Ayetullah isimlerini koymaya başladı. 70’li yıllarda gecekondu mahalleleri sola en büyük destekken, şimdi gericilerin destek yatakları. Bunların bütün sorumlusunun Türkiye Solu’nun, devrimcilerin kendileri olduğuna inanıyorum. Nasıl yapılacak bilmiyorum ama mutlaka bu hareketlerin önderlerinin bir araya gelip, birlikte bir şekilde topyekun mücadeleye çağrılması ve bir program oluşturulması gerektiğine inanıyorum. Bu program doğrultusunda topluma seslenmeleri gerektiğine inanıyorum. Alternatif politika üretmelerini istiyorum. Legal ve illegal kesimde politika üretilmesi gerektiğine inanıyorum. Politika üretmezsen hiçbir şey olmaz. Türkiye Devrimci Hareketi’nin cevapları olmalı. Yoksa marjinal, küçük küçük parçalar halinde kalacak ve bir sürü genç insanı da bu düzenin cezaevlerinde ölüme gidecektir belki ama mücadele birlikte olsa kazanılır. ‘Birlik, birlik, birlik’ diyorum. Bir program dahilinde birlikten bahsediyorum. Kimse dediklerinden vazgeçmesin. Ortak bir program olsun. Halka o programla seslenilsin. Erol Zavar’lar, Güler Zere’ler son değil. Böyle kaldığımız sürece korkarım daha ne çocuklarımız oralarda bu kaderi yaşayacak. İşte dün gazetede vardı, Ergenekoncu adamın bugün tahliyesi gündemde. Erbakan’ı sağlık sebepleriyle hapishaneden çıkartan Devlet, ‘bu koşullarda tedavisi mümkün değil’ denilenleri ölüme yatırıyor. Kalkışımızın yeterli olmadığına inanıyorum, marjinalliğimizden küçük küçük kaldığımızdan kaynaklı. Son olarak ODAK Dergisi’nin sürekli okuyucusu olduğumu söyleyeyim. Tam da birlik sözüne hitap eden şekilde; stratejilerinin, söylemlerinin hepsine katılmasam bile ODAK Dergisi’nin okunur bir Dergi olduğuna inanıyorum. Her seferinde de alıp merakla okuyorum.

ODAK: Teşekkür ederiz. Gerçekten çok verimli ve anlamlı bir röportaj oldu.

Ben çok teşekkür ederim, öncelikle de Sendikam adına. Emekli-Sen’e ve bana yer verdiğiniz için teşekkür ederim.

1 Yorum

  1. ilhami seni neden sevdiğimi şimdi daha iyi anladım. bende soruyordum kendime( ben bu adamı neden bu kadar seviyorum) diye. yahu sen benim içimdeki BEN mişsin be abi. verdiğin bu mücadeleden dolayı seni kutluyor, sana ömrünü adadığın bu devrimci mücadelende ve yaşamında mutluluk değil, başarılar diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here