Ergenekon-Ilımlı İslam Çatışmasında Son Gelişmeler

0
658

Bölgemizde İran, sonuçları İran’ı sarsan ve dünyanın ilgisini bir anda İran üzerinde toplayan bir seçim yaşadı. Seçimlere, İran’da sertleşen iktidar mücadelesi damga vurmuştu. İran Avrasyacıları (Hamaney-Ahmedinecat) ile Batı’nın istediği Ilımlı İslamcı çizgiye daha yakın görünen Musavi-Rafsancani-Hatemi grubu birbirine girdiler. ABD ve Avrupa bu mücadeleyi İran rejiminin yıpranması yolunda değerlendirmeye çalıştı.
İran Hükümeti nükleer enerji elde etme yolundaki çabasını sürdürüyor ve NATO karşısında bir odak olarak gelişmeye çalışan Avrasya İttifakı’nın aktif güçlerinden birini oluşturuyor. Diğer grup bizdeki AKP-Gülen ittifakı kadar Batı yanlısı olmasa da Batılı ülkelere ve yeni-liberalizme daha yakın bulunuyor. Bu grup çürüyen dinci rejimin halkta yarattığı tepkileri kendi lehine kullanmaya çalıştı. Ancak İran hükümeti, yani Hamaney-Ahmedinecat grubu inisiyatifi elinde tutuyor.
Türkiye’den burjuva basın hemen AKP-Gülen çizgisi ile İran dinciliği arasında paralellik kurdu. Soruna yüzeysel laiklik açısından bakıldığında Gülen eşittir Hamaney-Ahmedinecat ittifakı. Oysa İran dinciliği ile Türkiye’deki dincilik arasında önemli farklar var.
İran Devletinin savunduğu İslam; yeni-liberalizme ve Batı’ya bizdekinden daha mesafeli duruyor. Resmi İslam orada koyu dinci baskılara rağmen yoksul kitleleri de bir parça gözetiyor olduğu için bizdekinden farklı. Bizde İslamcılık daha Osmanlı Devleti döneminde ağırlıkla emperyalistlerin güdümüne girdiği için ulusal kişilikli ve halkçı yanları zayıf olagelmiştir. Türkiye’de emperyalizme bağımlı sistem, Erbakan’ı bile yaramaz bulmuştu. Oysa Erbakan, İslamcı kesimi kontrol etmesi için generaller tarafından yalvar yakar iş başına getirilmişti. Ancak Özal iktidarı ve Gülen cemaati daha Batı yanlısı ve yeni liberalizme daha uygun nitelikte bir dincilik geliştirince, Erbakan’ın “kullanım tarihi” hızla sona yaklaştı. Böylece Erbakan’ın başını çektiği dinci hareketi içinde, Özalcılığın ve Fethullahçılığın etkilediği ortamda, askerlerin baskısıyla Amerikancı ve yeni-liberal AKP dinciliği gelişti. ABD ve Avrupa’nın; Avrasya ittifakına karşı en önemli dayanaklarından biri bu dinci anlayıştır. AKP-Gülen İslamcılığı; ABD ve Batı için hem Avrasya İttifakı’na hem de dünyada yükselen Batı karşıtı İslamcılığa karşı da çok önemli bir koruyucu olarak görülüyor.
ABD ve Avrupa; ordu ile işte bu İslamcılığı aktif işbirliğine soktu. Önce 28 Şubat darbecilerine Gülen ile AKP’nin yolunu açtırdı. Sonra AKP hükümeti ve Gülen aracılığıyla orduyu hizaya getirdi. Hükümet ile Gülen’in ordu karşısındaki en büyük güçleri polis teşkilatı oldu. 28 Şubat darbecileri, dünyada ve ülkemizde hızla gelişen İslamcılıktan güç alan Erbakan’ın kontrolden çıkmasını engellemek için Gülen tarikatından ve Erdoğanlardan yararlandılar. Böylece İslamcı Hareket sistem için daha güvenli bir kanala çekildi. Ama generaller daha sonra inisiyatifi AKP ve Gülen grubuna kaptırdı.
AKP ile Gülen grubu; ABD ve AB’nin büyük desteği sayesinde inisiyatif kazandılar. Şimdilerde Batı Türkiye’de en çok Batı karşıtı ulusalcılık ile Batı karşıtı dincilikten çekiniyor. İslamcı hareket için, AKP-Gülen çizgisi Batı için elverişli bir yer. Bu iki grubun Türk milliyetçiliği iddiası da var. Dincilikten biraz daha uzak bir milliyetçilik için Amerikancı bir kulvarı da MHP oluşturmuş durumda. Batı’yı en çok tehdit eden ise laik ulusal hareket oldu. Onu Ergenekon operasyonları ile kanser tedavi eder gibi temizliyorlar.
Sonuç olarak Türkiye devleti ABD ve Batı’nın kullanımına gayet uygun durumda. Türkiye çok büyük bir ekonomik krizle çalkalanıyor ama muhalefet yok. Avrasya İttifakı ile flört etmeye niyetlenen Ergenekoncular marjinal hale geldiler. Batı yanlısı yeni-liberal dincilik alabildiğine gelişti. Milli eğitim onlarda… YÖK içinde güçlendiler… Polis teşkilatı onlara çalışıyor… Adalet teşkilatı onlarda… Yargıyı sindirdiler ve hatta kendi hizmetlerine aldılar. Basını sindirdiler… Krizle birlikte tarikatların güçlenerek bu ittifakın etkinliğini artırması beklenir. Sendikalar onlarda… Karşılarında alternatifmiş gibi duran MHP ise onlardan daha iyi değil.
Dinci harekete karşı direniş gücü olarak Kürtler ve Aleviler kaldı. Gülen cemaati ordunun yargı ile birlikte düşündüğü operasyonlardan kurtulmak için önce Terörle Mücadele Yasası’nda değişiklik yaptırdı. “Terör örgütü sayılmak için silah lazım”, dendi. Gülen cemaatini yargıdan kurtarmak için yeni bir adım da asker-sivil yargı ayrımı oldu. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 3. maddesine ek yapılarak, asker olmayanların, askeri mahkemelerde yargılanacak suçları işlemeleri halinde davaya sivil mahkemelerin bakacağı getirildi. Diğer yandan ise Ergenekon davası aracılığıyla AKP-Gülen ittifakı istediği askeri sorgulayıp yargılama olanağı edindi. Liberallerin “büyük demokratikleşme” dedikleri bu süreç aslında esas baskı gücü polis mi olsun asker mi, tartışmasıdır. Hükümet ile Cemaat orduyu da polis teşkilatının yanına eklediklerinde “demokratikleşme” tamamlanmış olacak.
Ordu, Hükümet ile yakınlaşarak Gülen cemaatinin gücünü budamaya çalışırken, Gülen cemaati atak yapıp bu oyunu büyük ölçüde bozdu. Ancak mücadele devam ediyor. İçindeki Avrasya ittifakına sıcak bakan generallerin etkisini silmiş olan ordu ABD ile ilişkilerde ağırlık kazanmakta. Bu ağırlık Cemaate karşı üstünlük sağlamakla sonuçlanacak mı, göreceğiz.
Ülkemizde son yıllarda yaşananlar ordunun yükselen dincilik karşısındaki aczini ortaya koydu. Dincilik önünde tek ciddi engel Alevi ve Kürt hareketi oldu. Bizi izleyenlerin hatırlayacağı gibi; Kürt ulusal hareketinin laiklik davasından yana olanların müttefiki oldukları düşüncesini taşıyoruz. Mesela, eğer Fethullahçılar AKP’nin Kürt halkı içinde önünü açmayı başarsalardı ABD’nin Ilımlı İslam Projesi, yani resmi dinci gericilik güçlü bir desteğe kavuşacaktı. Ancak son yerel seçimler gösterdi ki Fethullahçılar Kürt hareketi içinde etkili olamadılar. Kürt ulusal hareketinin gerilemesi Fethullahçılığın ya da Hizbullahçılığın önünü açar.
Devletin tepesindeki kavga sürerken ekonomik krizin etkileri yayılıyor. Milli gelirin yüzde 14 küçüldüğü açıklandı. Bu küçülme 1945 yılından bu yana en büyük gerileme imiş. Yani Başbakan tarafından “bizi teğet geçeceği” söylenen kriz en kötü bizi etkilemiş. Dünya ülkeleri arasında en fazla milli gelir daralması Türkiye’de yaşanmış. Dolar bazından bakılırsa gerileme yüzde 30’u buluyormuş. Yatırımlar daralmış. İşsizlik hızla artıyor. Ücretler düşüyor. İşçi hakları alabildiğine geriletiliyor. Hükümet krizi fırsat bilerek sigortasız-sendikasız çalışmayı yaygınlaştırıyor.
Kriz büyük olasılıkla en çok solu vurur. Zaten zayıf durumdaki sol krize karşı tepkileri saf dışı etmeye çalışan devletin artan baskılarıyla daha da gerilerse ne emekçilerin artan hoşnutsuzluklarından ne Alevi ve Kürt hareketinden ne de devletin tepesindeki çatışmalardan güç alamaz. Süreci sol lehine aşmak için sözde birlik çabaları da işe yaramaz. Hatta bu çabalar uzun dönemli sonuçları bakımından sola zarar vermektedirler. Solun baş aşağı gidişini önlemek ve onu inisiyatifli bir güç haline getirebilmek için sağlıklı bir kadrolaşma ve sağlıklı bir kitle çalışması gerekir. Sol güçlerin birleşeceği ortam da bu şekilde yaratılabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.