Gezi Direnişi’nin öğrettiği: Örgütsüzseniz çaresizsiniz

0
1029

Hamza Yalçın

Gezi direnişi günlerinde, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” sözü güçlü bir umudu ve özlemi içeriyordu. Eylemler örgüte dönüşmeyince karşı-devrimi kışkırtmanın ilerisine pek gidemedi. Direniş bir süre sonra söndü ve üstelik her şey eskisinden kötü oldu.

2013 Mayıs sonlarında Taksim’deki kıvılcım tüm ülkeyi ateşlemiş, yurt çapında 1 aya yakın süre boyunca büyük gösteriler yaşanmıştı. Gezi/Haziran Direnişi Erdoğan’a iktidarının sonunu ilan etmişti. Ancak direniş Türkiye için ne talep ettiyse hemen hepsinin tam tersi gerçekleşti. Yandaşların kayırılmasına dayanan yağma düzeni, bütün yetkilerin Erdoğan’da toplandığı tek kişi rejimi haline geldi. Kıvılcımın ateşlenmesine sebep olan çevre yağmacılığı bütün ülkede genişlemesini sürdürdü. Kaz Dağları’nda, Karadeniz’de, Dersim’de, Ege’de, İç Anadolu’da ormanlar, göller ve çevre emperyalist tekellere peşkeş çekildi. Gezi Direnişi’nde Erdoğan’ın karşısında yer alan Vatan Partisi, Gezi sonrasında Erdoğan’ın tarafına geçerken; Kürt hareketi ile Erdoğan arasındaki “çözüm süreci” sona erdi. Muhalefet, Gezi Direnişi ile ele geçirdiği ay-yıldızlı bayrağı da kaybetti. Erdoğan, Gezi Direnişi’nin kendisine karşı yükselttiği bayrağı ve dincilerin nefret ettiği Atatürk sembolünü bile muhalefetten aldı ve dinci iktidarı için kullanmaya başladı.

Haziran Direnişi sonrası rejim ve muhalefet

Rejim, Gezi’den dersler çıkardı. Dinciliğin artık inişe geçtiği ve milliyetçiliğin daha etkili olduğu anlaşıldı. Daha önce, “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen Erdoğan bir numaralı milliyetçi kesildi. O sözüyle aslında sadece Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ayaklar altına aldığını kastediyordu. Zaten Türkiye’de gayrı-milli nitelikteki milliyetçilik, başta MHP olmak üzere sağ partiler tarafından ülkesini emperyalizme satmanın ve vatana ihanetin örtüsü haline getirilmişti. Erdoğan sözde milliyetçiliğin, daha çok para ettiğini görünce şoven milliyetçi söylemi yükseltti.

Gezi direnişi günlerinde olumlu tutumda görünen CHP, direnişi doğru değerlendirmedi. Kitleler sola giderken CHP onların sağa gittiği değerlendirmesiyle hareket ederek en geniş muhalefeti birleştirmek adına hep kendi sağına yanaştı. Ekmeleddin gibi dinci bir MHP’liyi CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı gösterdi. Sonradan aynı anlayışla Erdoğan karşısında Abdullah Gül formülü doğrultusunda çalıştı. İstanbul ve Ankara belediye başkanlıkları bu politikanın zaferi gibi gösterildi ancak eğer CHP, kitlelerin yönelişini dikkate almış olsaydı daha erken ve çok daha istikrarlı başarılar kazanırdı. CHP, sağcı politikaları yüzünden baskı sisteminin ilerlemesi karşısında barikat oluşturamadı.

Kürt hareketi Gezi direnişini baştan AKP ile “çözüm süreci”ne engel olarak gördü. Direnişe katıldığında ise durumu değerlendirip yeni bir strateji belirlemek yerine direnişi kendi amaçlarına uydurmaya çalıştı. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında ise tarihinin en büyük saldırılarından birisiyle yüz yüze geldi. Kürt hareketi Erdoğan rejiminin artan saldırıları karşısında Suriye’de ABD ile ilişkilerini geliştirmek zorunda kaldı. Öcalan, “Erdoğan’ı Gezi’de ben kurtardım” demişti; Erdoğan’ın nasıl kurtarıldığı zihinlerde açıklığa kavuşturulamadı.

En başarısız sınavı ise Türkiye solu verdi. Türkiye solu nerdeyse tümüyle kendi potansiyeli tarafından gerçekleştirilen Haziran Ayaklanması’ndan kendisini ileriye götürebilecek bir sonuç çıkaramadı. Türk yurtseverliğini ve Türk kimliğini genellikle şovenizm gören ve Kürt hareketinin çevresinde gruplaşan sol örgütler, Gezi sonrasında Kürt hareketine daha çok yaklaştılar. Kürt hareketinden bağımsız davranma yanlısı sol ise grup projelerinin ötesine geçemedi.

Odak’ın da kuruluşundan beri içinde yer aldığı Haziran Hareketi, değişik bir yol yaratmak iddiasındaydı ve bu sayede ilgi gördü. Haziran Hareketi her şeyden önce solda ve kendi içinde grupçuluğu sorgulamaya ve aşmaya yönelik bir tutum geliştiremedi. Odak Dergisi’nin sözcülüğünü yaptığı biz Direnişçiler bu konuda en çok kendimizi eleştirmek zorundayız. En kusurlu olan bizdik, çünkü Haziran Haraketi içinde özgün ve aktif bir pratik politika izleyemedik. Bu yüzden çok önemli bir olanağı değerlendiremedik. Ne Haziran Hareketi’ne nitelikli bir katkı yapabildik ne de oradan gelişme olanağı elde edebildik. Biz üzerimize düşeni yapamadıktan sonra diğer arkadaşları eleştirmemizin anlamı kalmamaktadır.

Erdoğan iktidarı İsrail’in işine geliyor

Şimdi iktidar, tek kişi diktası olarak yoluna devam ederken artan güçlüklerle karşı karşıyadır. Ekonomi iflas etmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi yeni rejimin iflas ettiği daha 2013 Gezi Direnişi ile ilan edilmişti. Fakat muhalefette derman olmadığı için komalık rejim ülkeyi yönetmeye devam ediyor. ABD, AB ve Rusya emperyalistlerinin Erdoğan rejimini düşürmeyi düşündükleri yolunda bir işaret göremiyoruz. Rusya Erdoğan ile hem ittifak halinde hem de Suriye ve Libya’da onunla karşı karşıya. Erdoğan rejimi en çok İsrail’in bölge politikalarıyla uyuşmaktadır. Batılılar tarafından ona kesin bir darbe vurulmayışının en önemli sebebi budur. İsrail, Erdoğan’ın Suriye’ye saldırması sayesinde Kudüs’ü başkent ilan etti, işgal altında tuttuğu bölgeleri ilhak etti, Filistin davasına büyük zarar verdi, İran’ı yoğun baskı altında tuttu ve benzer amaçlar doğrultusunda Kürt hareketini bölgede müttefiki haline getirmeye çalışıyor. Umarız buradan Kürt hareketini İsrail’in yedeği gördüğümüz sonucu çıkarılmaz.

Çaresizce seyrediyoruz

Türkiye işsizlik, açlık, perişanlık içinde. Sanayi ve finans kuruluşlarının zararına satılması yetmiyor; en güzel doğal kaynaklarımız, suyumuz, havamız, ormanlarımız üç kuruş gelir uğruna altın arama, maden arama adı altında haince bir tutumla yabancıların kar hırsıyla imhasına teslim ediliyor. İktidarın İhvancı politikaları yüzünden Türkiye denizlerde ulusal çıkarlarını kaybediyor. Erdoğan’ın kendisi milliyetçi ve anti emperyalist söylemler eşliğinde ülkede saraylar kurduruyor ve en büyük servet sahibi liderler arasında gösteriliyor. ABD ikide bir Erdoğan’a bu konuda şantaj yaparak ondan Türkiye aleyhine yeni tavizler alıyor. Kitleler sırtlarını dayayacakları bir alternatif olmadığı için bir şey yapamıyorlar. Herkes hesabını bireysel yaptığı için birlik sağlanamıyor. Örgütlenme tecrübesine sahip olan Türkiye solu ise adeta örgütlenmeyi unutmuş olduğu ve grupçuluğu aşamadığı için, bireyciliğe teslim olmuş on milyonlarca ezilen insana yardımcı olamıyor.

Geçim sıkıntısı yüzünden intiharlar giderek artıyor. Umutsuzluğun resmini verebilmek için intihar haberlerinden bazılarını aktaracağız:

13 Ocak 2018’de TBMM önünde S.A isimli 39 yaşındaki yurttaş, “Geçinemiyorum!” diyerek elinde getirdiği benzin bidonunu üzerine döktü ve kendisini ateşe verdi. 20 Eylül 2018’de İzmit’te 45 yaşındaki İsmail Devrim, “Çocuklarıma bakamıyorsam, çocuğuma bir pantolon alamıyorsam niye yaşıyorum ki?” diyerek yaşamına son verdi. Geçim sıkıntısı, 6 Kasım 2019’da İstanbul‘da tam bir facia ile sonuçlandı. 48 yaşındaki Cüneyt Yetişkin, 54 yaşındaki Oya Yetişkin, 60 yaşındaki Kamuran Yetişkin ve 56 yaşındaki Yaşar Yetişkin isimli 4 kardeş siyanür içerek yaşamlarına son verdiler. 15 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da Bahattin Delen adlı işletmeci, aşırı borçlandığı için bunalıma girdi, önce eşini ve çocuğunu sonra da kendisini zehirleyerek öldürdü. 7 Şubat 2020 tarihinde Hatay’da Adem Yarıcı Valilik önünde, “Çocuklarım aç, iş istiyorum anlamıyor musunuz?” diyerek kendisini yakarak öldü. 26 Nisan 2020 tarihinde Ahmet Kekeç adlı vatandaş kendisini Aksaray üst geçidine asarak intihar etti. Geçim sıkıntısı çeken Ahmet Kekeç, “Korona virüs öldürmedi beni ama sahipsizlik, çaresizlik, umutsuzluk öldürdü” şeklinde not bıraktı.

Örgütlü mücadele ve birlik

İnsanlar bu duruma örgütlerinin dağıtılmasına göz yummaları ve bireysel kurtuluş peşine düşmeleri yüzünden geldiler. Türkiye solu halkın kendisini toparlamasına yardımcı olmalıdır.

Korona ile tetiklenen dünya ekonomik bunalım sürecinde gene. “Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” dedirten dünya çapında büyük değişmeler bekleniyor. Çok kritik bir sürece giriyoruz. Emperyalizm korona ve küresel salgınlar bahanesiyle insanlığı sıkı kontrole almaya çalışırken dünyada direnişler yükseliyor. ABD’de siyahların tam da Gezi’nin yıldönümüne rastlayan ayaklanması bütün direnişlere damga vuruyor ve umut yaratıyor. Ne yazık ki güçlü örgütlenmelere dönüşmeyen kitle hareketleri kendi kendisini tüketecektir.

Türkiye’de de direnişler var. Tek tek direnişler her yerde yaşanıyor olduğu halde bunlar çaresiz insanlara umut olabilecek bir hareket yaratamıyor. Bunun için Türkiye solundaki örgütlerin birbirlerini anlayacakları ve mücadelelerini uyumlulaştıracakları bir çalışmaya girmesi gerekiyor. Türkiye solu bağımsız çizgide bir alternatif haline gelemediği sürece Erdoğan rejimi yıkılsa bile, bununla, kurtuluşun yolu açılmış olmayacaktır. Sol hareket inisiyatifli bir tutumda toplumda örgütlenmenin ve dayanışmanın gelişmesine yardımcı olmalıdır. Devrimci hareketler bu çalışmalar sürecinde, grupların birbirini anlayacakları ve mücadelelerini uyumlulaştıracakları bir yoldan, kendi içlerinde birleşebilirlerse o zaman tek tek direnişlerin buluşacağı bir akarsuya dönüşecekelerdir. O zaman Türkiye Solu, bütün muhalif güçlerin birliğinin çekirdeği, odağı düzeyine yükselecektir. İktidarda kim olursa olsun dikkate almak zorunda olacağı bir güç doğacaktır. İnsanlar geçim sıkıntısı ve umutsuzluktan dolayı eşleri ve çocuklarıyla birlikte intihar etmek zorunda kalmayacaktır.

Örgütlenmeliyiz, birleşmeliyiz, umut yaratmalıyız!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.