İMF Defol Bu Memleket Bizim

0
36

Türkiye, IMF ile ilk stand by anlaşmasını Ocak 1961’de imzaladı. Bugün, yine bir Ocak ayında 20. stand by anlaşması için IMF’nin Türkiye masası şefi Rachel van Elkan başkanlığındaki heyet ülkemize geliyor.

Yine yine yeniden gel! Türkiye’deki işbirlikçi sermayenin çok sevdiği bir nakarattır. IMF’de bu ısrara fazla dayanamayor, hemen bir heyet oluşturup, cicili bicili bohçasıyla ülkeye yolluyor.

“IMF’siz Türkiye” diyerek, liberalinden, ‘milliyetçisine’, ‘demokrat-solundan’, ‘adil düzencisine’ kadar farklı hükumetler göreve geldi. Bu görev değişimlerinde değişmeyen, ülke ekonomisinin doğrudan IMF’nin “denetim ve gözetimine” bırakılmasındaki siyasetleriydi. Kriz devraldıklarını beyan ederek, gerekçelerini de hazırlamış oluyorlardı. “Yabancı yatırımcıya güvence sağlama ve belirsizlikleri azaltmak” için IMF’le yeni bir anlaşma ‘zorunluluğu’.

AKP’de ayni söylemle hükumet kurdu. “Ilımlı Islam” çizgisinin savunucuları çok geçmeden IMF’yle yeni bir anlaşma yaptı. Geçtiğimiz Mayıs’ta noktalanan anlaşmanın üzerinden bir kaç ay sonra ortaya çıkan global krizle birlikte yine stand by yolu görüldü. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın “kriz bizi etkilemez” açıklamalarının ardından durumun ciddiyeti açığa çıkınca bu sefer de “anlaşmaya varız, ama umuk sıktırmayız” çakasıyla kılıf aradı.

Her şeyden önce AKP’nin IMF’ye bir ‘vefa’ borcu var.

“IMF, anlaşma yaptığı ülkelerin iç siyasetine uzak durduğunu iddia eder. Gerçekten öyle mi? Mayıs 2005’te AKP hükumeti IMF ile 10 milyar dolarlık yeni bir stand-by anlaşması imzaladı. Bu türden bir kredi anlaşması Türkiye ekonomisinin nesnel koşulları dikkate alındığında IMF kurallarına da uymamaktaydı. IMF heyeti, yine de “olağan-dışı koşullar” nedeniyle kredinin verilmesini tavsiye etti. Türkiye’nin bu ayrıcalıktan yararlanması niçin uygundu? IMF heyetinin 28 Nisan 2005 tarihli raporu yanıtlıyor: “Üç yıllık bir program… 2007 Kasımında yapılacak olan genel seçimler için bir çıpa sağlayacaktır”. Türkiye’nin değil, açıkça AKP’nin desteklenmesini hedefleyen stand-by bu nedenle onaylandı; uygulandı.” ( Korkut Boratav, IMF’nin Lekeli Sicili, 18 Aralık 2008)

IMF’nin önceliği uluslararası sermayenin alacaklarını garantiye almak. İşbirlikçi sermayenin beklentisi, IMF’den alınacak krediyle uluslararası bankacılık ve sermaye çevrelerine olan borcuna hükumetin kefil olmasını sağlayarak yeniden borçlanma olanaklarına kavuşmak. 6 Aralık 2000’de, IMF Genel Direktörü Horst Köhler “Türkiye hükumetinin mevduat sahiplerini ve bankaların diğer alacaklılarını korumak için aldığı kararı alkışlıyorum.” diyordu. işçiler ve emekçiler, bu alkışa neden olan anlaşmanın ağır maliyetini ödemeye devam ediyor hala.

Geçtiğimiz Ekim ayında ‘G. Kore hükumetinin bankaların dış yükümlülüklerini (borçlarını) garanti altına almasını hoşnutlukla karşılayan’ IMF Genel Direktörü Dominique Strauss- Kahn benzer tutuma hazırlanmış olan Türkiye hükumetini alkışlamaya hazırlanıyor.

‘Kurtarıcının’ reçetesi krizleri derinleştirdiğinde ise, programdan sapmakla suçlanmak yine sizin payınıza düşer.

“Yabancı yatırımcıya güvence sağlama ve belirsizlikleri azaltmak” adına alınacak tedbirlerin Türkiye için riski de, faturası da ağırlaşıyor.

Bu “yapısal programların” bir gereği olarak uygulanan özelleştirmelerin kamuya maliyeti biliniyor. Eğitim, sağlık, belediye hizmetleri, ulaşım, iletişim, enerji, ormanlar, denizler, kıyılar… kamunun hizmet olarak yararlanması gereken ne varsa, sermayeye yeni somuru ve kar alanları olarak acildi. Devletin hantal yapıdan kurtarılması olarak gösterilen bu uygulamayla kamu zenginliği yağmalandı, istihdam azaltıldı. Devlet kamu hizmetlerinden sermaye lehine çekilmesine karşın, emekçiler artan oranda vergiler ödemeye devam ediyor.

Krizlerin sabıkalısı IMF’nin bugünkü reçetesinde de  vergilerin artırılması (yüzde 8 KDV oranlı mal ve hizmetlerin tekrardan yüzde 18 oranına çıkarılması), eğitim, sağlık, sosyal, tarım gibi kamu harcamalarında kısılmaya devam edilmesi var. IMF’nin mali disiplin için vazgeçilmez talepleri yani.

IMF, Türkiye için 2009’da sıfır büyüme öngörüyor. M. Sönmez’in belirtiği gibi ihracatının yaklaşık yüzde 60’ini AB ülkelerine yapan Türkiye, bu ülkelerdeki siparişlerin düşüşe geçmesiyle, ortaya çıkan açığı  telafi edecek durumda değil. Yüz milyar doların üzerindeki dış finans açığıyla, yeni pazarlara yönelimi zor olduğu gibi, IMF’den aktarılacak olan ‘kaynak’ da buna çözüm getirmez.

“Cari açıkları yüksek olan ülkeler, sermaye girişlerinin hızla tersine dönmesi durumunda çok kırılgan konumda olacaklardır… [Bunlar], para politikasını gevşetmemeli;…malî disiplini sürdürmeli… [ve] emek piyasalarında süregelen katılıkları ele almalıdır.” (Dünya Ekonomik Görüntüsü, Ekim 2008, ss.69-71) Kısacası, faiz oranlarıyla vergileri yukarı, kamu harcamalarını aşağı çekmek ve iş gücü maliyetlerinin düşürülmesine karşı direnç ögelerini tamamen ortadan kaldırmak… İç talebi baskı altına alarak (küçülerek) ve işçi sınıfının sırtından istikrar… İşte, finansal krizin Türkiye için gündeme getirdiği tehlikelerden biri…(Korkut Boratav , Tehlikeler ve Fırsatlar, 26 Ekim 2008)

Emek örgütlerinin geçtiğimiz Kasım ayın sonunda Ankara’da düzenledikleri geniş katılımlı ve coşkulu mitingin devamını getirecek birliği, örgütlü mücadeleyi geliştirecek eylemlerin gerçekleştirilmesi sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Ve daha güçlü haykırmalıyız,

IMF DEFOL BU MEMLEKET BİZİM!

04 Ocak 2008

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here