KAPİTALİZM, EMPERYALİZM VE DEMOKRASİ MÜCADELESİ

0
36

Cihat ÖZDEMİR-

Bugün devrimci mücadele, demokratik halkların genişletilerek hem devrimci mücadeleyi hem de insanca bir yaşam olanaklarının yaratılması, arttırılması (ekonomik ve siyasal anlamda) ekseninde yürüyor. Burada demokrasinin gelişmesinden/ artmasından bireysel anlamdaki kazanımlar olarak değil, toplumsal yaşamın tüm alanlarındaki kültürün, siyasettin ve ekonominin ivme kazanması olarak anlamak, öyle değerlendirmek devrimci bir bakış olacaktır.

Kapitalizm, burjuvazinin ücretli işçilerin emek gücünü sömürerek yani artı-değerine el koyarak sermaye birikiminin sağlandığı bir sömürü sistemidir.

“ T e k n o l o j i d e k i gelişmeler” ekseninde genel olarak kapitalist sistemin (yani burjuvazinin) feodal yapıya belirleyici anlamda egemen olmasıyla feodalizmden kapitalizme geçiş süreci tamamlanır. Ulaşımda, özellikle de demir yollarında yaşanan gelişmeler, kapitalizmin uzak ülkelere yayılmasına neden olmuş ve birçok insanı topraktan kopartarak ücretli işçi haline dönüştürmüştür.

Sanayinin gelişmesiyle birlikte üretimin yoğunlaşması da karakteristik bir özellik kazanır. Bu aynı zamanda, üretim araçlarının ve üretimin merkezileşmesine neden olurken sermaye de merkezileşir ve bir avuç kapitalistin elinde birikir.

Üretimdeki artışın çalışan işçi sayısındaki artıştan daha fazla olmasının nedeni fabrikalardaki emeğin daha üreten hale getirilmesidir. Ancak makineleşme bir taraftan üretimi artırırken diğer taraftan da bir bölüm işçinin işini kaybetmesine ve işsizler ordusuna katılmasına yol açar. Buna rağmen nasıl ki, üretim, sermaye ve üretim araçlarını merkezileştiriyorsa aynı zamanda işçilerin de fabrika, vb. yerlerde toplanmasına neden olur. Bu da işçilerin üretimden gelen güçlerini kapitaliste karşı mücadele etmede bir araç olarak kullanılmasına olanak sağlar.

Üretim bir taraftan toplumsallaşırken diğer taraftan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin devam etmesi sonucu toplumsal üretim araçları bir avuç azınlık olan kapitalistin mülkiyetinde kalmaya devam eder. Bir ülkede kapitalizmin olup olmadığını o ülkenin genel olarak iktisadi yapısına yani üretici güçler ve üretim ilişkilerine bakarak söyleyebiliriz. Ülkenin
genelinde iktisadi ilişkilere belirleyici anlamda kapitalist sistem egemen olmasına rağmen kimi lokal bölgelerde feodal ilişkilerin olması genel yargıyı değiştirmez.

Kapitalizmi belirleyen özellikleri; feodal sistemde öncelikle kendi ihtiyaçlarını karşılamak için üretilen ürünlerin artık doğrudan satmakiçin üretilen “meta”lar halini alması; emek gücünün alınıp satılan bir metaya dönüşmesi; değişim aracı olarak paranın genel kullanıma sokulması; evlerde ve atölyelerde yapılan üretimin, büyük fabrikalara kayarak üretimin merkezileşmesi ve buna paralel olarak da sermayenin merkezileşmesi; kapitalistler arasındaki rekabet nedeniyle pazarların ele geçirilmesine yönelik paylaşım savaşlarının artması olarak belirtebiliriz.

Kapitalistler arasında yaşanan rekabet nedeniyle rekabet gücünü artırmak amacıyla kimi büyük şirketler birleşerek tekelleri oluşturur. Rekabet nedeniyle sermaye sahipleri azalırken, çalışan işçilerin sömürüsü ve sefaleti artar. Tekellerin oluşmasıyla birlikte kapitalizm artık bir başka aşamaya geçerek tekelci kapitalizm yani emperyalizm halini alır.

EMPERYALİZM

Öncelikle emperyalizmi kapitalizmden ayrı düşünmemek gerekir; onları birbirinden kopartarak değerlendirme yapmanın eksikli olacağını belirtmeliyiz. Üstte de belirttiğimiz gibi; emperyalizm kapitalizmin belirli bir aşamasından sonra özünü kaybetmeden aldığı biçimdir. Kapitalizmde olduğu gibi emperyalizm aşamasında da egemen olan ve sömüren sınıf Emperyalizmin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz; 1) Metaların yani pazar için üretilen ürünlerin ihracının yerine sermaye ihracının önem kazanması; 2) Üretimin ve sermayenin çok fazla yoğunlaşması nedeniyle tekellerin oluşması; 3) Banka sermayesinin sanayi sermayesini kendi bünyesinde birleştirerek mali oligarşinin oluşturulması; 4) Dünya ülkelerinin büyük tekelci kapitalist güçler (ülkeler) tarafından paylaşımının tamamlanması.

Bu özellikleri sırasıyla açarsak şöyle diyebiliriz:

  1. Meta ihracının yerine sermaye ihracının yani üretimin emperyalist ülkeler tarafından, sömürülen ülkelere kaydırılması; sömürge ya da yarı sömürge ülkelerde ucuz iş gücünün olması, hammadde ucuzluğu ve verimli toprakların olması tekeller açısından daha yüksek karlar elde etme olanağı yarattığından sermaye ihracı önem kazanmıştır. Sermaye ihracı, mali sermayenin uluslararası bağımlılık ilişkilerinde büyük bir önem kazanır
  2. Kapitalist dönemle birlikte makinelerin daha fazla gelişmesi ve bu üretim araçlarının da bir avuç kapitalistin mülkiyetinde olması nedeniyle üretim ve sermaye de yoğunlaşır. Emperyalist dönemin en önemli özelliklerinden biri de otomobil sanayi örneğinde olduğu gibi çeşitli sanayi kollarının tek bir işletme altında toplanarak kartelleri oluşturmasıdır. Kartellerin oluşumu sadece kendini güçlendirmek amacıyla değil aynı zamanda rakiplerini zayıflatarak rakiplerinin sahip olduğu pazarları ele geçirerek saf dışı bırakmak amacıyladır.

3.Emperyalizmde bankacılık çok önemli bir yer teşkil eder. İlk çıktığı dönemde, dolaşımda olmayan atıl paraları toplayarak kapitalistlerin kullanımına vererek kar sağlayan ve sermayeye dönüşmesinde aracılık eden bankalar, sanayi sermayesiyle birleşerek mali sermaye adı altında mali oligarşiye dönüşmüştür. Mali oligarşi, gerek küçük bankaların gerekse tekel konumunda olmayan işletmelerin kullanımına verdiği sermayeyle onları kendine borçlandırarak bağımlı kılar. Ayrıca banka sermayelerini spekülatif yani borsa ve finans gibi kağıt üzerinde işlem yapılan vurgun (sömürü) ve sanayi, ticaret gibi üretken olan sermaye olarak ikiye ayırabiliriz.

Mali sermaye egemenliği döneminde belli başlı yani en büyük tekellerle devletin iç içe geçtiği görülür. Mali oligarşi, mali üstünlüğü olan birkaç emperyalist devletin olduğu anlamına da gelir.

Mali sermaye halkların özgürlüğünü savunmaz. Halklar üzerinde egemenlik kurarak onları alabildiğince sömürmeyi ve sermayenin özgürlüğünü savunur. Mali sermayenin egemen olduğu dünya ekonomisindeki eşitsizlikler ve çelişkiler azalmaz, aksine mali sermaye gün geçtikçe eşitsizlikleri ve çelişkileri artırır.

4.Yeryüzündeki topraklar küçük ya da büyük devletlere ait olsa da asıl olarak dünya emperyalistler tarafından paylaşılmıştır. Ancak bu yeni bir paylaşımın olmayacağı anlamına gelmez. Rekabet olduğu sürece devam edecektir. Sadece el değiştirerek bir egemenden bir başka egemenin eline geçecektir.

Son olarak, tekelci kapitalizm yani emperyalizm için, paylaşılmış olan pazarlara tekelci bir konumla egemen olarak sömürge politikasına geçiştir. Egemenlik ilişkisi ve buna bağlı zor kullanım (siyasi, ekonomik, kültürel ve gerekiyorsa açık işgal olarak) emperyalist devletlerin vazgeçilmez politikasıdır.

 EMPERYALİZM ve DEMOKRASİ

Lenin ”…Emperyalizm… dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında paylaşılmasının tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.’’ (s. 91 İnter Yay. Seçme Eserler) diyor. Bu tespite katılmakla birlikte, bugün gelinen aşamada kapitalizmin hep daha fazla kar dürtüsü toprak (asıl olarak enerji- hammadde ve jeostratejik konum diyebiliriz) paylaşımının bitmediği ve kapitalist sistem sürdükçe de devam edeceği apaçık ortadadır.

I ve II paylaşım savaşları gibi olmasa da gerek bölgesel anlamda (Balkanlar) birkaç ülkenin birbirleriyle savaş(tırıl)ması gerekse ülke içinde çeşitli nedenlerle iç savaşların yaşanması biçiminde, toprağa açıktan egemen olma biçiminde değil ama o topraktaki (ülkedeki) yönetenlere egemen olarak hem gerekli hammaddelere sahip olmak hem de jeostratejik konuşlanma biçiminde yaşanan bir paylaşım savaşı var ve devam da etmektedir.

Lenin ’’— ulusların ezen ve ezilen uluslar olarak ayrılması sosyal-demokrat (bugünün komünistine denk geliyor) programın odak noktasını oluşturur… emperyalizme karşı devrimci mücadele bakış açısından meselenin özüdür…’’ (s. 322 age) söylemi üzerinden yola çıkarsak; Lenin burada sınıf savaşımından söz etmemekte. Bilakis o, emperyalizmin yayılmacı sömürüsüne karşı verilen ulusal mücadelnin anti-emperyalist mücadelenin emperyalizme karşı verilen mücadelenin ’’odak noktası’’ olduğunu işaret etmektedir. Ne zaman ki ulusal mücadele kazanımla sona erer işte o noktadan sonra sınıf mücadelesi mücadelenin temel belirleyeni konumuna dönüşür.

Türkiye üzerinden bir örnek verirsek: Türkiye’nin doğusunda (Kuzey Kürdistan) ulusal kimlik mücadelesiyle  birlikte sınıf mücadelesi var olsa da mücadelenin esas belirleyeni ulusal kimlik sorunu üzerinden yürütülen mücadeledir. Batı’daki verilen mücadele biçimi ise Kürt ulusal mücadelesini içinde barındırsa da sınıf  mücadelesinin daha belirgin olduğunu görürüz.

’’—Savaşan her iki grubun burjuvazisi ve hükümetleri tarafından savaştan önce ve savaş sırasında sürdürülen politikaların nesnel içeriği, ekonomik baskının, ulusal köleleştirmenin, politik gericiliğin artmasına yol açar…’’ (s.249, age). Siyasal (politik) gericilikten ne anlamak gerekiyor? Lenin burada ulusal kurtuluş mücadelesi verilmediğinden ırkçı (faşizan) milliyetçiliğin artırıldığından- yaratıldığından bahsetmekte. Burjuvazi tarafından ırkçı duygular ön plana çıkartılarak savaş meşrulaştırılmakta; ve toplumun (halkın) savaşı sahiplenmesini beraberinde getirilmektedir.

Doğal olarak böyle bir durumda her ne kadar emperyalist işgal altında olup buna karşı savaşılıyor olsa da savaş emperyalistler arasında olduğu için ona anti- emperyalist mücadele diyemeyiz.

Demokrasinin bugün için imkansızlaştırılması kapitalizmin yarattığı eşitsiz gelişmeden değil, bu gelişmenin önünde engel oluşturan şeyleri ortadan kaldırmak veya gelişmenin devam edeceği koşulların yaratılması amacıyla, burjuva demokrasisinde imkansızlaştırılması değil de simgesel anlamda demokrasinin (örn. Seçimler devam ediyor ama ana dilde propaganda yasağının olması gibi) varlığından söz edebiliriz.

Demokrasi: ’’ Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi; el erki, demokratik’’ olarak tanımlanıyor sözlükte. Demokrasi, her ne kadar halkın egemenliğine dayanan bir yönetim biçimi olsa da günümüzde hükümetlerin ve dolayısıyla da devletin meşrulaştırılmasına dayanan seçim temelli ve halkı egemenliği altına alıp yönetebilme biçimlerinden biridir. Bu da dünya sisteminin bir parçası olması nedeniyle kapitalizmin işleyişine hizmet etmekte.

Peki, halkın kendi kendini yönetmesinden ne anlaşılıyor? Ki halk kendi kendini yönetiyorsa bu sosyalizme- komünizme denk düşmez mi? Ya da demokrasi halkın kendi oylarıyla seçilmişlerden seçerek yönetmesi halkın yönettiği yanılsamasına denk düşüyor? (Burada muhtarlığı bence ayrı tutmak gerekiyor. Çünkü, her ne kadar dar bir çerceveyle sınırlı olsa da halkın seçtiği belki de tek seçilen. Muhtarlıkların da kaldırılacağı söyleniyor!) Böyleyse- ki bana göre böyle- halk kendi seçtiği kişiler tarafından yönetilmekse doğal olarak burjuva demokrasisi halkın demokrasisi anlamına gelmez.

Bugün devrimci mücadele, demokratik halkların genişletilerek hem devrimci mücadeleyi hem de insanca bir yaşam olanaklarının yaratılması, arttırılması (ekonomik ve siyasal anlamda) ekseninde yürüyor. Burada demokrasinin gelişmesinden/ artmasından bireysel anlamdaki kazanımlar olarak değil, toplumsal yaşamın tüm alanlarındaki kültürün, siyasettin ve ekonominin ivme kazanması olarak anlamak, öyle değerlendirmek devrimci bir bakış olacaktır.

Böyle değerlendirdiğimizde  yönetsel anlamda değil ama toplumsal dönüşümün nüvelerini barındırması anlamında sosyalizm ve dolayısıyla komünizm anlayışına yakındır.

Devrimci anlamda demokrasinin nasıl ki toplumsal bir dönüşüme ivme kazandıran bir işlevi varsa, demokrasinin gerilemesi ya da itici gücünün zayıflaması da toplumsal bir sorun teşkil eder. Bununla birlikte toplumsal mücadeleler tarihe mal olurken belli bir kültürlenmeyi de içinde barındırır. Dolayısıyla kültürlenme ne kadar dinamik ve dönüştürücüyse o oranda da devrimci mücadeleyi ileriye taşıyacaktır.

Belki klişe gibi gelecek ama Eğitim ve Dayanışma Hareketi’ni çekim merkezi yapabilmemizin koşullarından biri belki de en önemlisi aydınlarla, sanatçılarla ve benzerleriyle bir araya gelerek doğru taleplerle ve doğru tutum olarak görünür olmalıyız, gibi geliyor. Çünkü izlediğim kadarıyla dışarıda  öncelikle ’’yasallık’’ göz önüne alınarak hareket- mücadele ediliyor. Ancak biz mücadelemizi meşruluk üzerinden sürdürmemiz, geliştirmemiz gerekiyor. Yoksa devletin çizdiği sınırların dışına çıkamayız. Bu da bizi her yapacağımızı ’’yasal’’ mı sorusunu sormamıza neden olacak ve akabinde devletin değirmenine su taşıyan liberal örgütcük konumuna sokacaktır. Kendimizi daha fazla ve farklı çevrelere anlatarak Eğitim ve Dayanışma Hareketi’ne ivme kazandırabilmek için biraz daha görünür olmalıyız derken bu illa her yerde olmalıyız anlamına da gelmemeli. Doğru taleplerle ve doğru tutum olarak bunu başarabiliriz. Başka neler yapılmalı- yapılabilir onlar üzerine de kafa yormalıyız.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here