Kitap Tanıtımları

0
41

Liberalizm/ Muhafazakarlık Kıskacında Kadın

“Kadın Sorunu” denilen şeyin aslında/ esasında, bir erkek sorununa, ataerkilliğin sınıflı-sömürücü iş bölümüne mündemiç olduğunu hâlâ bilmeyen var mı? Varsa ne yazık…

Evet ataerkillik, küreselleşme, neo-liberal vahşet, yani sürdürülemez kapitalizm kadar muhafazakârlığın ve  gerici-gelenekselliğin kıskacındaki kadın(lar) yerkürenin çifte sömürüsüne maruz bırakılan “dünyanın (gerçek) lanetlileri” kategorisini oluşturuyorlar…

Sibel Özbudun, Cahide Sarı, Temel Demirer tarafından kaleme alınıp,  Kaldıraç Yayınevi tarafından  Şubat 2009’da yayınlanan “Liberalizm/Muhafazakârlık Kıskacında Kadın” başlıklı yapıtta yer alan yazıların çoğu, (neo-)liberalizm ile (neo-)muhafazakârlığın, seküler referanslı siyasalar ile dinsel referanslı olanların, konu kadın(lar) oldu mu, meş’um “Kutsal İttifak”lardan kaçınmadıkları üzerine odaklanıyor. Ve bunun eril, daha doğru deyişle ataerkil bir “zihniyetler dünyası” ile ilintili olduğunu sergilemeye çalışıyorlar. Her zaman “eril” olarak tasarlanan iktidar karşısında, “güçsüzlerin, iktidarsızların, madûnların, ezilenlerin” yerine ilişkin olan ortak ve eril bir “zihniyet”in izdüşümleri… Durmaksızın sınır çizen, ardından da kendi çizdiği sınırları ihlâl etmekten neredeyse müstehcen bir zevk alan pervasızlık: “harîm-i ismet” ile “kârhane” arasında salınıp duran… Kadınların bedenlerini bir muharebe alanına dönüştürdükten sonra, onları eve kapatmak, işsiz, okulsuz, hastanesiz bırakmak, ‘koca eline muhtaç’ kılmak, ev-içi hizmetleri sırtlarına yüklemek, bütçedeki paylarını alabildiğine kısmak konusunda mütareke imzalayan “düşman” kardeşler…

Bu “kıskaç”tan çıkabilmek, “başka, yeni, eşitlikçi-özgürlükçü bir dünya”nın mümkün olduğunu tahayyül edebilmeyi gerektiriyor, öncelikle. İki ayağı üzerinde dikilerek “Ben Kadınım!” diye haykırmayı gerektiriyor: “Sırtıma yüklediğiniz bütün kutsal ve tiksinti verici atıflardan, gizemselleştirmelerden bağımsız, düşünen, eyleyen, emeğinin, bedeninin, yazgısının sahibi, İnsan-Kadın’ım!”

Camilerin, kiliselerin, havraların, tapınakların olduğu kadar, Çokuluslu şirketlerin, piyasaların, borsaların ruhbanına karşı başkaldırmayı…

Evet, evet ataerkil kapitalist küreselleşmenin doğrudan mağdurları olan kadın(lar)ı, “demokrasi ve sivil toplum havarileri”nin “iddiaları”nın aksine, “serbest piyasa” özgürleştirmez…

Kadınlar kurtuluşu, çok uluslu şirketlerden, BM’nin ve AB’nin “STK”larına kadar uzanan tuzakların ötesinde aramalıdırlar…

Bu elbette bir örgüt ve mücadele sorunudur; uzun süre de böyle kalacaktır…

Kadınlar, AKP’nin neo-muhafazakârlığından; Kemalist tutuculuğun (türban örneğindeki) “simgeler savaşı”ndaki üzere kendilerine yönelen saldırganlığına dek -doğrudan doğruya- devlete, egemenliğe ve onun tüm versiyonlarına başkaldırmalıdır…

Bu mücadele “ekmek ve gül” için, ataerkil şiddete, taciz ve tecavüze karşıdır…

Kadın cesetlerinin sayılmakla tükenmediği dünyada kadın(lar)ın çok boyutlu mücadelesi, asla şu ya da bu kayıtla sınırlandırılmamalı ve nihayet söz konusu mücadele(ler) Marksizm’siz tasavvur/ tahayyül edilmemelidir…

Unutulmasın, hane içi kölelikten, baskı altındaki cinsiyet rollerine ve yoksulluğa dek uzanan geniş yelpazede verilmesi gereken kadınların toplumsal kurtuluşu mücadelesi, “öteki” kadın(ların) hareketinin inşasıyla mümkündür…

Kadınların içinde burgulandığı kıskacı kırabilmeleri; John Berger’in, “Bizden çalınan sözcükleri geri almalıyız, yoksa bize tek bir sözcük kalacak: Utanç!” tümcesini durmadan anımsamaları ve başkaldırmaları, isyanları  gerekiyor…

Evet isyan(lar)ı, bütün ezilenlerin/sömürülenlerin başkaldırılar tarihinin “hülasası” olarak nitelenebilecek Marksizm ile barışık olmayı gerektiriyor… Sesini, kavgasını tüm “güçsüzlerle, iktidarsızlarla, madûnlarla, ezilenlerle”, hasılı yeryüzünün lanetlileriyle, “Ötekiler”le birleştirmeyi… Onlarla, bağımsızlığından asla vazgeçmeksizin el ele vermeyi… Yoksulların, emekçilerin, işsizlerin, dışlanmışların, ezilenlerin, azınlıkların yol arkadaşı olmayı “olmazsa olmaz” kılıyor…

İşte tam da bunu için bu yapıt; “9 ayrı konuşması nedeniyle “10 yıl hapis cezasına çarptırılan” Leyla Zana ile, Kerkük’teki evini basan saldırganların başını kestiği, Kürt Komünist Partisi’nin enformasyon sorumlusu ve Kadınların Özgürlüğü Örgütü lideri Nahla Hüseyin’e” adanıyor…

Künye: Sibel Özbudun-Cahide Sarı-Temel Demirer, Liberalizm/Muhafazakârlık Kıskacında Kadın, Kaldıraç Yayınevi, Şubat 2009, 237 sayfa.

Hrant’ın Katil(ler)i…

Halaskârgazi Caddesi’nin kaldırımında boylu boyunca uzanmış, üzeri gazetelerle örtülü, ayakkabısının tabanı pençeli Ermeni Kardeş, bu ülkede çok şeyi değiştirdi. Herkesin bildiği “sır”rı açığa çıkarttı öncelikle. Aklında kurtlar ulumayanlarımızın, vicdanıyla cüzdanı yer değiştirmemişlerimizin, üzerlerindeki ölü toprağından silkinmelerine yol açtı. Bizi, üzeri marifetini gizlemeye çalışan bir kedi titizliğiyle örtülen tarihimizle yüz yüze getirdi.

Ama bu yüzleşme, aynı zamanda dipte taş kesilmiş tortul korku tabakalarını da harekete geçirdi… Değil mi ki, Türkiye Kapitalizmi’nin sermaye birikimi, Anadolu’nun kitleler hâlinde katledilmiş, sürülmüş, zemherinin insafına terkedilmiş, değiş-tokuşa tabi tutulmuş gayrımüslim yerlilerinden, yağmalananlar üzerinden sağlanmıştı… Ve değil mi ki kanları dereleri günler boyu kızıla boyamışların hayaletleri, hâlâ kol geziyordu katillerinin torunlarının karabasanlarında… “Ya geri döner de hesap sormaya ya da -maazallah- tazminat istemeye kalkışırlarsa…”

Tortul korku tabakaları harekete geçmişti; Konya’da açılan “Köpek girer, Ermeni-Yahudi Giremez” Pankartı’nın, Trabzon stadyumlarında karşı takıma “Ermeni dölü” diye tezahürat yapan beyaz bereli yeniyetmelerin “hukuk” diline tercümesi, 301. Madde oldu. Ve de “Ben devletime katil dedirtmem” diyen bir Adalet Bakanı…

Adalet Bakanı devletine “katil” dedirtmeyeceğini, anımsayacaksınız, Hrant Kardeş’in katledilişinin öfkesi, çaresizliğiyle Yüksel Caddesi’nde toplananlara yaptığı konuşmada “Tarihimizde bir soykırım vardır. Adı Ermeni Soykırımı’dır. (…) Bu katil devlet karşısında suç işlemeyenler, Hrant Dink cinayetine ortak olanlardır. Dün Ermenileri katledenler, bugün Kürt kardeşlerimize saldırmaktadırlar…” diyen Temel Demirer’in 301. Madde’den yargılanmasına izin vermesi karşısındaki tepkiler üzerine söylemişti…

Bu Dava açıldı, Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde sürüyor. Temel Demirer ise, savunmasını yapıyor. Savunmasını yaparken de tarihe kayıtlar düşüyor; yakın tarihin kara kutusunu deşifre ediyor: Türkiye’nin acılı “ulus-devletleşme” sürecini, resmî tarih yazıcılarının hiç kâle almadığı kesimlerin, Anadolu’nun gayrımüslim maktullerinin, mazlumlarının, sürgünlerinin ağzından anlatıyor… “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın garantisidir” denilirdi bir reklam repliğinde; Topal Osmanlardan Çatlılara uzanan lanetli “devlet aklı”nın (raison d’état) günümüz iklimini hepimiz için nasıl zehirlediğini gözler önüne seriyor. Bununla da yetinmeyip, “hukuk”, üstelik sadece “burjuva hukuku” adına bu ülkede ne trajikomedilerin yaşandığının, hukukun, onu güvence altına alması gerekenlerce nasıl çiğnendiğinin fotoğrafını çekiyor, kare kare…

Temel Demirer’in savunmaları şimdi bir Kitap’ta toplandı: Hrant’ın Katil(ler)i. Sait Çetinoğlu’nun Önsözü ile sunulan Kitap’ta, Ermeni Soykırımı’nın belgelere dayalı bir anlatımından Kürtlere yönelik “kirli savaş”ın ayrıntılarına; Mafya’laşan “derin” devlete ve bu kör parmağım gözüne adaletsizlikler karşısında, yurttaşına karşı “devleti”ni koruma üzerine yerleşen bir “Hukuk” mekanizmasının trajedisine, bu ülke insanlarının hesaplaşması gereken pek çok şey yer alıyor…

Velhasıl, Hrant’ın Katil(ler)i’nde, bu ülkede biraz temiz hava solumak isteyen herkesin bulabileceği bir şeyler var. Ama özellikle mesleklerini “çek/senet/boşanma/icra” davalarından ibaret saymayıp, Hukuk’un ne’liği ve ne olması gerektiği; tarihsel bir çarpıklığın, 301. Madde kisvesiyle adalet mekanizmasını nasıl teslim alabildiği konusunda kafa yoran hukukçuların okuması gerek…

Künye: Temel Demirer, Hrant’ın Katil(ler)i… (Sait Çetinoğlu’nun Önsözü ile), Pêrî Yayınları, İstanbul, Şubat 2009, 336 sayfa.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here