KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER (1)

0
276

“Hayat artık derin

değişiklikler istiyor.”[2]

Temel Demirer

Yerküre de, coğrafyamız da, işçiler de sürdürülemez kapitalist krizin yıkım kıskacında. Albert Camus’nün, “Yaratmaya olanak var mıdır, devrime olanak var mıdır? Bir tek sorudur, bir uygarlığın yeniden doğuşuyla ilgilidir,”[3] uyarısı eşliğinde bunu anlamadan ya da bu gerçeği “es” geçerek bir adım bile atmak mümkün değildir artık.

O hâlde Leonardo da Vinci’nin, “Belirsizliği, tutarsızlığı çelişkiyi, kararsızlığı kucaklamaya istekli ol”; Marie Curie’nin, “Hayatta hiç bir şeyden korkmayın; yalnız her şeyi anlamaya çalışın,” uyarıları eşliğinde başlayalım.

I. AYRIM: “KRİZ” DEYİNCE

Tehlike ve imkân(lar)ın iç içe geçtiği kesitte, ‘Reuters’in 500 ekonomist arasında yaptığı ankete göre 2019 yılından itibaren dünya ekonomisinde bulutlu günler başlıyor.[4]

Aynı konuda ‘Uluslararası Para Fonu’ (IMF) Başkan Yardımcısı David Lipton da, küresel ekonominin üzerinde fırtına bulutlarının birikmekte olduğu vurgusuyla, “Krizi önlemek için hazırlıkların tamamlanmadığından korkuyorum,”[5] diyor.

Bu kadar da değil; Henry Kissinger de ‘Financial Times’da, “Çok vahim bir dönemde yaşıyoruz” uyarısını dillendiriyor.

Söz konusu tabloda “Kapitalist uygarlık, bir uçurumun kenarına geldi,”[6] tespitine hak vermemek mümkün değilken; uluslararası ekonomi yazınında, “gelmekte olan yeni bir resesyona” ilişkin tartışmalar giderek yoğunlaşıyor. 

‘The Economist’in ekinde vurgulandığı üzere, dünya ekonomisinde yeni bir “resesyon” sadece zaman sorunu. Giderek sertleşen ticaret savaşlarına, küresel çapta şirketlerle hane halkının bir türlü azaltılamayan borç yüküne bakarak, dünya ekonomisinin büyüme oranlarına ilişkin beklentilerini düşüren IMF de bu yönde düşünüyor.

‘The Forbes’, 2020 yılına işaret ederek, ABD’de bir resesyon sandığımızdan da önce gelebilir diyor.[7]

Benzer saptamalara, ‘The Washington Post’, ‘The New Republic’ gibi yayınlarda da rastlanıyor.

Dikkat, tespitler “Bu kez nasıl olacak?” noktasına ulaşıyor. En can alıcı soru da bu… 

Belli ki, kapitalist uygarlık tükendi… “Uzun dönem” artık yok, “orta dönem” de hızla tükeniyor![8]

İşte böylesi bir yakıcılığın ortasında tartışıyoruz krizi, ya da bugündeki geleceğimizi!

I.1) KRİZ NEDİR?

Öyleyse soralım: “Kriz nedir”?

1930’larda kapitalist sistemin “organik krizi”nden söz eden Antonio Gramsci, “Kriz tam olarak eskinin ölmesi ve yeninin doğamamasına dayanmakta. Bu fetret devrinde çok çeşitli marazi semptomlar ortaya çıkar,” notunu düşer.

Ona göre kriz, kendisini ekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla göstermesi anlamında organikti. Aynı zamanda söz konusu kriz, kendi başına bir fırsattı da; zira sistemin artık çalışmadığını ve değiştirilmesi gerektiğini gösteriyordu. 

Gerçekten de krizler sistemin işleyişinde mündemiçken; yağmur buluta ne kadar içkinse, krizler de kapitalizme aynı şekilde içkindi… Ve iki türlü kriz var: devrevi (konjonkünel) krizler ki bunlar ekseri 7-11 veya 8-12 yıllık aralıklarla tekrarlanıyor. Yükselme-genişleme dönemini kriz izliyor. Bir de “sistemik kriz” veya “yapısal krizler” var ki, 50-60 yıllık uzun dalgalar şeklinde tezahür ediyor. Bunun yaklaşık ilk 25-30 yıllık döneminde kapitalist dünya sistemi bir yükseliş-genişleme seyri izliyor; dalganın ikinci yarısına da daralma, durgunluk, küçülme,  krizler damgasını vuruyor.

Kapitalizm ilk yapısal krizi 1873 kriziydi. Kriz, kolonyalizmle (sömürgecilikle) aşıldı. Süreç, kriz, kolonyalizm, genişleme (expansion) şeklinde tezahür etti. Yaklaşık 25 yıllık genişlemenin ardından sistem yeniden “yapısal krize” girdi. Çünkü, artık kolonize edilecek bir yer kalmamıştı… 

Bizde “Harb-i Umumi”, Batılıların Grande Guerre (Büyük Savaş) dedikleri emperyalistler arası savaş başladığında, yeryüzünün yüzde 84.4’ü birkaç kolonyalist-emperyalist ülkenin kolonisi (sömürgesi) veya yarı-sömürgesi statüsüne indirgenmiş durumdaydı. Bunun anlamı kapitalizmin yayılmanın-genişlemenin sınırına dayanmış olmasıdır… 

Ve bu sefer süreç, kriz-savaş-yeniden yapılanma şeklinde tezahür etti… Esasen 1914-1945 aralığı, krizlerin, savaşların, devrimlerin 30 yılıydı… İşte, 1914-1918 Birinci Emperyalistler Arası Savaş, 1917 Rusya’da Sovyet Devrimi, 1918 ‘başarısız’ Alman devrimi, 1929 kapitalizmin en büyük ekonomik krizi ve 1939-1945 İkinci Emperyalistler Arası Savaş…

İkinci Emperyalistler Arası Savaş’ın ardından kapitalizm yeniden ama bana göre son defa yaklaşık 30 yıl sürecek bir genişleme (expansion) dönemine girdi… Fakat, ‘balayı’ uzun sürmeyecekti ve sürmedi. Kapitalizm yaklaşık otuz yılın sonunda yeniden krize girdi ki, söz konusu olan devrevi (konjonktürel) kriz değil, “yapısal krizdi”… Küresel oligarşi 1970’li yılların sonunda (1970-1980) yeniden karşı-saldırıya geçti ve neo-liberalizm denileni dayattı… Savaş sonrası dönemin kazanımları birer birer tasfiye edildi… Lâkin, dayatılan neo-liberal politikalar, kâr oranlarını belirli ölçülerde restore etmeyi başarsa da, prodükditivite (verimlilik) ve üretim artışı sağlamakta başarısız oldu. Neo-liberal ekonomik ve sosyal politikaların dayatıldığı dönemde kâr oranları ücretlerin düşürülmesi, özelleştirmeler, kamu hizmetlerin ve sosyal hizmetlerin budanması… sayesinde restore edilebildi. İşsizlik, yoksulluk ve sefalet derinleşti…

Gelir dağılımının sermaye sınıfı lehine daha da bozulması, üretilenin satılamaz duruma gelmesiyle sonuçta kâr oranları eğilimsel olarak düştü… 

İşte son yapısal krizden sonra geçen yaklaşık yarım yüzyılda kapitalizmin bir krizden diğerine savrulmasının nedeni bu… Bu durum, artık bir dönemin sonuna gelindiğinin işareti… Başka türlü söylersek, kapitalizm kendi “iç sınırına” dayanmış bulunuyor… 

Artık “kriz”den değil, çöküşten söz etmek gerekiyor…[9]

Sürdürülemez kapitalist vahşet bir yıkıma dönüşürken; “Ekonomik krizlerle faşizm arasında uğursuz bir diyalektik”[10] olduğunu da unutmadan küresel ekonominin 2008-2009’da derin bir krize sürüklendiğini görmeliyiz.

Bu, 1929 Büyük Buhran’ından bu yana dünya ekonomisinin bir bütün olarak, topyekûn daralmaya sürüklendiği müthiş kriz dalgası idi. 2008-2009’dan bu yana yıllar geçmiş olmasına karşın, krizin etkileri hâlâ sürmekte ve küresel kapitalizm büyük durgunluk (ya da sürekli durgunluk: secular stagnation) diye adlandırılan çemberi kırılabilmiş değil…[11]

Küresel kriz, kısa süre içerisinde yoğun iflasların, şiddetli bir daralmanın ve yüksek işsizliğin oluşması yerine, etkileri uzun süreye yayılmış, ısrarlı bir durgunluk olarak kendini göstermekte ve zaman içerisinde ve bölgeden bölgeye farklı biçimlerde (Avrupa’da kamu borcu; Güney ülkelerinde özel sektör borçlanması ve gerileyen tasarruflar; ABD’de mali piyasalarda balonlaşma ve dengesizlik, vb…) tezahür etmektedir. 

Bunlara koşut olarak kronikleşen yapısal işsizlik, ücretlerin gerilemesi, gelir dağılımının şiddetli bir biçimde bozulması da sorunu, sürekli durgunlukla içinden çıkılmazca ağırlaştırıyor.

Yani sürekli olarak kendini yenileyen durgunluk, çevresini saran koşullar biçim değiştirmesine karşın, üretkenlik, ücretler ve sabit sermaye yatırımlarının seyri gibi ana göstergeler bakımından konjonktürel bir olgu olmaktan ziyade, kalıcı bir görünüm sergiliyor.

I.2) MEVCUT DURUM

IMF’nin 2019’un Ekim ayında yayımlanan ‘Dünya Ekonomisine Bakış’ raporu ve yeni başkanı Kristalina Georgieva’nın ilk konuşması, “Gündemde bir resesyon var mı?” tartışmasına büyük ölçüde noktayı koydu: Evet var, hatta resesyonun başladığı bile söylenebilir.

‘The Financial Times’ın küresel ekonomi editörü Martin Wolf, gazetenin ve Brookings Enstitüsü’nün birlikte hazırladığı bir araştırmanın bu dönem için “senkronize durgunluk” kavramını kullandığını aktarıyor.

“Yavaşlama mı? Durgunluk mu?” sorusu bir yana, bence esas önemli olan her iki kaynağın da “senkronize” kavramını kullanmış olması.

Senkronize kavramı, gerekli kaynağı, tüketici ve yatırım talebini sunarak, dünya ekonomisinin geri kalan parçalarını durgunluktan çıkaracak bir büyüme merkezinin yokluğunu, yavaşlama/durgunluk durumunun kronikleştiğini vurguluyor.[12]

Kolay mı? Küresel ekonominin beklentilerin üstünde bir hızla yavaşladığını söyleyen IMF’nin eski Başkanı Christine Lagarde, “Fırtınaya hazırlıklı olun,”[13] derken; ‘The Times’de yazan ‘SKY News’ kanalının ekonomi editörü Ed Conway da ekliyor: “Küresel slump (resesyon) geliyor, ama niye bilmiyoruz siyasiler çaresiz görünüyorlar.”[14]

Aslında ortada bir gariplik yok; ekonomi krizde ve düzenin dogmalar iflas etti; “Kapitalizmin yapısal krizini yönetecek, uluslararası mali sermayenin küresel çıkarlarına uygun bir ekonomik ve siyasi model, düzenleyici güç de artık yok”;[15] hepsi o kadar… Özetle, resesyonun niye yeniden gündeme geldiğini de biliyoruz.

Hatırlayın: McKinsey Küresel Enstitüsü’nün Eylül ayı (2018) raporu “Her şey borçla başladı,”[16]diyordu ve 2008-2009 küresel krizinin üzerinden yıllar geçse de; 15 Eylül’de Lehman Biraderler’in çöküş öyküsünü krizin nedeni değil, tetikleyici sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. 

Krize giden yolların yapı taşları daha 1970’lerde, kapitalizmin merkez ekonomilerinde sanayi başta olmak üzere, reel üretici sektörlerde kâr oranlarının düşmesi; işsizliğin yapısal olarak derinleşmesi; ve toplam talebin gerileyerek küresel kapitalizmin tıkanmasıyla döşenmişti. 

Küresel sermaye çıkış yolunu finansal rant ve spekülasyon oyunlarında bulmuş, kapitalizmin kumarhane masalarında yaratılan sanal kârlar aracılığı ile birikimini sürdürebilme çareleri aramaya yönelmişti… 

Evet, bu koşulların yansıması olarak her şey borçla başladı ve borçlanma baş döndürücü bir hızla ivmelendi. Hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının toplam borçları 2007’den bu yana 72 trilyon dolar artış göstererek 169 trilyon dolara sıçradı. Bu on sene içerisinde özellikle gelişmiş ülke ekonomilerinde devlet borçları iki misli arttı ve 60 trilyon dolara ulaştı.[17]

Bu koordinatlarda Nouriel Roubini,[18] merkez ekonomiler genelinde para ve maliye politikası yapıcıların ekonomide büyük bir daralma ve finansal kriz yaşanması riskine yanıt vermek için gerekli araçlardan yoksun olduklarını hatırlatıyorken;[19] “Bir dönemin sonu bu… Kısacası küresel kapitalizm, birikim krizini hâlâ borçlanma ve spekülasyon ile yönetmeye çalışıyor… Ve kriz devam ediyor.”[20]

Küresel resesyon beklentisi, mali kriz riskini artıyor. ‘Daily Telegraph’tan Ambrose Evans Pritchard, “Bir mali krizlik canı kaldı” derken; ‘The Washington Post’a göre “Kapitalizm krizde: ABD’li milyarderler, kendilerini zengin eden sistemin geleceğinden kaygı duyuyorlar.”[21]

Evet ‘Kriz Kâhini’ olarak da anılan Nouriel Roubini, bir sonraki kriz ve resesyonun son krize göre daha şiddetli ve daha uzun olacağını vurgulayıp, 2020’ye gelindiğinde ise koşulların finansal krize yol açabileceğini ifade ettiği[22] kaygılar boşuna değil: Dünya ekonomisi yine bir daralma dönemine giriyor ve bu daralma 2007 mali krizini izleyen “büyük resesyondan” oldukça farklı yaşanacak. IMF de zaten “dünya bu yeni daralma dönemine hazır değil” diyor.

2017’nin son haftalarında borsalarda yaşanan sert dalgalanmalar, dikkatleri yeni bir resesyon olasılığı üzerinde yoğunlaştırdı. Avrupa, en önemlisi Almanya ekonomisi yavaşlıyor. ‘Der Spiegel’, Alman iş çevreleri için, “Yeni bir resesyona hazırlanmaya başladılar” diyor. 

ABD ekonomisi de hız kesiyor. Duke Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre, katılan ekonomistlerin yüzde 50’si 2019’da, yüzde 85’i de 2020’de bir resesyon bekliyormuş.[23]

Hayat Yanis Varoufakis’in, “Yavaşlayan kapitalizm”[24] tezini doğrularken; küresel kapitalizm 2019’u bedbin bir ruh hâli içerisinde geçiriyor… Uluslararası mali kuruluşların yayımladığı raporlar birbiri ardına beklentileri aşağı çekiyor, potansiyel risklerin altını çiziyor.

Görünen odur ki, “kâr amaçlı birikim” düzen(sizliğ)i olarak sürdürülemez kapitalizmin büyük küresel durgunluk sürecinden bir yıkımsız çıkması da mümkün değildir.

I.3) KRİZİN İLK SONUÇLARI

Elbette bunlar kendiliğinden olmadı; sürdürülemez kapitalizmin bu hâline yol açan, sürdürülemez kapitalizmin kendisidir.

“Nasıl” mı? Verilerin kesin diliyle hatırlatalım…

Küresel borç seviyesi 2016’da 215 trilyon doları aşarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.[25] ‘Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) ‘Global Borç Monitörü’ raporuna göre, küresel borç miktarında 2016’da 7.6 trilyon dolar artış yaşanırken, 10 yıllık artış 70 trilyon dolar oldu. Buna göre küresel borçlar 10 yıllık sürede yüzde 48 arttı. Küresel borçtan aslan payını ise yine gelişmiş ülkeler aldı.[26]

Ayrıca yine IMF verilerine göre, küresel borç 2017’de GSYH’nın yüzde 225’ine karşılık gelen, 184 trilyon dolara çıktı. Kişi başına borç miktarı da, küresel düzeyde kişi başına ortalama gelirin 2.5 katı olan 86 bin dolara yükseldi.[27]

Örneğin yüksek borcu nedeniyle krize sürüklenen Yunanistan’ın, 8 yıllık “kurtarma programı” tamamlandığında ekonomisi yüzde 45 küçülmüş, borç(lar) daha da artmıştı. AB’nin hazırladığı “kurtarma programı”yla yönetilen ülkede, XXI. yüzyılın en büyük insani dramlarından biri yaşandı. Kriz öncesinde 2008’de 354 milyar dolar olan Yunanistan’ın milli geliri, yaklaşık yüzde 45 küçülerek 2016’da 192 milyar dolara kadar geriledi. 

2008’de yüzde 7 seviyelerinde olan işsizlik oranı, 2013’te yüzde 25’i aştı ve Mayıs 2018 itibarıyla yüzde 19.5 oldu. Kriz başladığında yüzde 20 civarında olan genç işsizlik oranı, bir ara yüzde 60’ın da üzerine çıkarken, şu an yüzde 40’ın biraz altında bulunuyor.

Krizle birlikte ülkede beyin göçü, inanılmaz boyutlara ulaştı. 8 yılda 400 bin iyi eğitimli genç, ülkeyi terk etti. Bu dönemde ülkeden ayrılan doktor sayısının 18 bin olduğu belirtiliyor. 

Öte yandan, kurtarma programlarıyla ülkenin yüksek kamu borcu sorunu çözülmedi. 2008’da kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 109.4 iken, bu oran 2018 itibarıyla yüzde 191.3’e yükseldi. Bu durum, ülkenin yeni krizlere sürüklenme riskini artırıyor.

AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan kreditörlerce 289 milyar Avro kredi desteği sağlanan Yunanistan, karşılığında ülkenin büyük kamu işletmelerini özelleştirirken, kamuda büyük kesintilere gitti. Emeklilik yaşı 57’den 67’ye yükseltilirken, memur ve emekli aylıkları azaltıldı. Ülke nüfusu 11.3 milyondan 10.7 milyona geriledi. 

Alman hükümetinin haziranda paylaştığı rakamlara göre ise Berlin elinde bulundurduğu Yunan tahvillerinden Avro bölgesi krizi boyunca 2.9 milyar Avro kazandı.[28]

Aleksis Çipras 20 Ağustos 2018’de Yunanistan’daki yıkımın (“kurtarma paketi”nin) resmi olarak sona erişini “tarihi bir gün” olarak nitelese de, “Milli gelirimizin yüzde 25’ini kaybettik, her 10 kişiden 3’ü, her 10 gençten 6’sı işsiz kaldı. 65 milyar (Avroluk) kemer sıkma önlemi uygulandı,”[29] itirafını dillendirmek zorunda kaldı.

Evet, en alttakiler yoksullaşırken; en üsttekiler semirdiği kriz yerküresinde dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik dilimi kalan yüzde 99’dan daha fazla zenginliğe sahip. Alttaki yüzde 70’lik dilim küresel refahın yüzde 3’üne bile sahip değil.[30]

2017 sonunda ‘Word Inequality Lab/ Dünyadaki Eşitsizlikleri İnceleme Laboratuvarı’ tarafından ilki yayımlanan ‘Dünyada Eşitsizlik Raporu’, Thatcher politikalarının uygulanmaya başladığı 1980’den günümüze, dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturan en zenginlerin, dünya nüfusunun alt yarısını oluşturan yüzde 50’nin iktisadi büyümeden aldığı payın iki mislini kaptığını gösteriyor. ABD’de yirmi beş yılda, zenginler daha fazla zenginleşirken, yoksullar da daha fazla yoksullaştı. 

Bu eşitsizlik ABD’de AB ülkelerinden çok daha hızlı arttı ve artmaya devam ediyor. Gelir eşitsizliği, Ortadoğu’da, özellikle petrol ihracatçısı ülkelerde zaten baş döndürücü bir boyutta. Çin’de ise mutlak yoksulluk azalırken, gelir dağılımı eşitsizliği hızla arttı. Hindistan’da, Çin’den daha yavaş ama benzer bir gelişme yaşanıyor. Bu iki ülkedeki hızlı büyüme, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki toplam gelir eşitsizliğinin azalmasını sağlayan en önemli etmen. İç savaş, diktatörlükler, siyasal istikrarsızlıklarla çalkalanan Afrika ülkelerinde ise eşitsizlik derinleştiği gibi, ortalama büyüme de dünya ortalamasının gerisinde kalıyor. 

Rapor sadece gelirle değil, zenginlik dağılımıyla da ilgileniyor. Bu alanda eşitsizlik çok daha büyük. Nüfusun en zengin yüzde 1’inin ülke zenginliği içinde sahip olduğu pay, 20. yüzyıl başından 1980’lere kadar her yerde hızla azalmıştı. ABD’de bu oran 1930 başında yüzde 50 iken, 1980’lerde yüzde 20’ye düşmüştü. Şimdi yüzde 40’a çok yakın bir seviyede. Rusya’da yüzde 1’i oluşturan yeni zengin nüfus, son yirmi yılda ülkedeki toplam mal varlığının yüzde 40’ından fazlasına sahip olmuş.[31]

Örneğin “26 kişinin serveti, dünyanın yarısının gelirine eşitlendi” diyen ‘Oxfam’ın rapora göre, 2018’de sayıları ikiye katlanan 2 bin 208 milyarderin serveti günde 2.5 milyar dolar artarken, 3.4 milyar insan ise günde 5.5 dolardan daha az parayla yaşamak zorunda kaldı.[32]

Ayrıca ‘Wikipedia’ya göre; 2008’de 1125 milyarderin toplam varlığı 4.4 trilyon dolarmış. 2018’de milyarderlerin sayısı 2754’e, servetleriyse 9.2 trilyona ulaşmış. ‘Credit Suisse’in ‘Küresel Servet Raporu’nun bulguları da çarpıcı: 2010’da, toplam hane halkının gelir piramidinin en üst dilimindeki yüzde 8’i, 154 trilyon dolarla, toplam servetin yüzde 79.7’sine sahipmiş. Bu oranlar 2017’de yüzde 8.6’ya ve 239 trilyon dolara, yüzde 85.6’ya yükselmiş. Serveti 10.000 doların altında olan, en alt dilim 2010’da toplam hane halkının yüzde 68.4’ünü oluşturuyor, 8.2 trilyon dolarla toplam servetin yüzde 4.2’sine sahip görünüyor. Bu kesimin toplam hane halkı içindeki oranı, 2017’de yüzde 70’e yükselirken, servetten aldıkları pay, 7.6 trilyon ile ve yüzde 2.7’e gerilemiş.[33]

Madalyonun bir de öteki yüzü var!

2019’a ait veriler küresel ekonomide durgunluğun yaygınlaşmakta olduğunu gösterirken; Dünya Bankası’nın ‘Küresel Ekonomik Görünüm/ Global Economic Prospects’ raporu; alt başlığında da “artan gerilimler, suskun yatırımlar” ifadelerini taşıyor.

Raporda ‘Yükselen Piyasa ve Kalkınmakta Olan Ekonomiler’ grubunda yer alan ülkelerde küresel kriz öncesine (2007) görece kamu borçluluğu 15 puan yükselerek, milli gelirin yüzde 51’ine ulaşmış durumdayken; ABD işgücü piyasalarındaki dengesiz ve anormal görünüm öne çıkıyor. ‘Ekonomi Politikaları Enstitüsü’ (EPI) Direktörü Dean Baker’a göre, Amerikan işçilerinin reel ücretlerindeki durgunluk sürüyor.[34] Hem de işçilerin canı pahasına!

Örneğin ABD’de gelir dağılımı eşitsizliğiyle ilgili olarak ‘Sağlık Eşitsizliği Projesi’ başlıklı araştırma, ülkenin en zengin yüzde 1’lik kesiminin, en fakir yüzde 1’lik kesime göre 15 yıl daha uzun yaşadığını ortaya koydu… 

Buna göre en zengin erkeklerde ortalama yaşam süresi 87.3 yıl iken en fakir kesimde bu rakam 72.7’ye kadar düşüyor. Kadınlarda ise en zengin kesimde ortalama yaşam süresi 88.8, en fakir kesimde ise 78.7 olarak saptandı![35]

II. AYRIM: TÜRK(İYE) EKONOMİSİ VE İŞÇİLER

Kimilerinin “Büyük kriz gözüktü”;[36] “Kriz içinde kriz”;[37] “Büyüme iddiasıyla şişirilen dışa bağımlı ekonomi çöktü”;[38] “Türkiye kapitalizmi derin bir ekonomik krizin içinde”;[39] “Kral çıplak, ekonomi daha da kötüye gidecek”;[40] “Ekonominin gücü tükendi, istihdam yaratmadaki düşüş ise vahim”;[41] “Umut yok batıyoruz,”[42] betimlemesiyle vurguladıkları hâlin Türkçesi krizin kendisidir.

Siz aldırmayın krizin orta yerinde “var mı, yok mu?” tartışmasıyla top çevirmeye kalkışanlara; bu tür nafile “tartışmalar” bile bizatihi krizin varlığının göstergesi ve örtük itirafıdır.

Kapitalist-emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan krizler, özellikle sistemin bir parçası ve geri bir uzantısı olan coğrafyamızda da ekonomik ve politik hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bu bağlamda 35 yılda, 1994, 2000, 2001, 2008 üzere dört büyük krizin ardından, şimdi beşincisi yaşanmaktadır.

II.1) SINIFI HÂLİ 

Tüm veriler, “Elveda” denilen işçi sınıfına “Merhaba” dememizi “olmazsa olmaz” kılıyor.[43]

Siz bakmayın; “Günümüzde emek ve sermaye arasındaki temel çelişki varlığını sürdürmekle birlikte, artık o eski dönemlerdeki kadar yalın ve sade değildir. Çünkü günümüzde üretimin niteliği değişmiştir; yeni üretim biçimleri ve dolayısıyla yeni üretim ilişkileri ortaya çıkmıştır,”[44] teranelerine sarılan saçma(lık)lara!

Sınıf gerçeği ve mücadelesi tarihin gündem(in)deki acil soru(n)dur… 

Kapitalizm hâlâ bir yanda az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yanda öncesinde işçi olmayan bazı insanlar, bırakın sınıf atlamayı, giderek artan bir şekilde mülksüzleşiyor ve proleterleşiyor. Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor.

Örneğin yerküredeki 4 milyara yakın işçinin -ülkelere göre değişmek üzere- yüzde 40-70’i güvencesiz ve her türlü sosyal korumadan mahrum, adeta çağdaş kölelik koşullarında ve son derece sağlıksız çalışma şartlarında çalıştırılıyor.[45]

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ‘Küresel İşgücü Gelir Payı ve Dağılımı’ raporuna göre, dünyada en iyi ücret düzeyinde çalışan yüzde 10’luk kesim, bütün ülkelerde tüm çalışanlara ödenen ücretlerin yüzde 48.9’unu alırken, bir sonraki en iyi yüzde 10’luk kesimde bu ücretlerin yüzde 20.1’ini alıyor. Geriye kalan çalışanların (küresel olarak yüzde 80) toplam ücretlerin yüzde 31’ini aldığı belirtilen rapora göre, en düşük ücret düzeyinde çalışan yüzde 50’lik kesim söz konusu ücretlerin sadece yüzde 6.4’ünü evine götürüyor.

Raporda, dünyada en düşük ücret düzeyinde çalışan yaklaşık 650 milyon işçinin, küresel ücretlerin sadece yüzde 1’ini aldığı ve bunun son 13 yılda neredeyse hiç değişmediği belirtildi.

ILO İstatistik Bölümü Ekonomisti Roger Gomis, konuya ilişkin değerlendirmesinde, küresel iş gücünün çoğunluğunun “çarpıcı derecede” düşük ücretlere tahammül etmek zorunda kaldığını belirterek, “Birçoğunun bir işe sahip olması, yaşayabilecek kadar yeterli ücret aldığı anlamına gelmiyor. Dünyada en düşük ücret düzeyinde çalışanların ortalama aylık maaşı sadece 198 dolar ve en fakir yüzde 10, en zengin yüzde 10’nun bir yıllık gelirini kazanması için üç yüzyıldan fazla çalışması gerekiyor,” dedi.[46]

Yine ILO verilerine göre, dünyada 1.2 milyarı kadın olmak üzere 3 milyar civarında iş gücü bulunmaktayken; dünyada her 15 saniyede bir işçi, iş kazaları veya meslek hastalıkları nedeniyle hayatını kaybediyor. Her yıl 270 milyon iş kazası meydana geliyor. 

Yaklaşık olarak 350 bin kişi iş kazası sonucu, 2 milyon kişi meslek hastalıklarından dolayı yaşamını yitirip, 313 milyonu aşkın işçi yaralanırken; 160 milyon kişi meslek hastalıklarına yakalanıyor. 

Ayrıca her yıl, zehirli maddelerden dolayı 651 bin işçi yaşamını yitirmekte ve dünyada meydana gelen cilt kanseri hastalıklarının yüzde 10’unun işyerlerinde zehirli maddelerle temas yüzünden oluştuğu belirtilmektedir. Her yıl asbest yüzünden 100 bin kişinin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir.”[47]

Bu hâlde işçilerin ortalama yüzde 22’si çalışan yoksul konumunda ve benzer işleri yapan erkeklere göre daha az ücret alan kadın işçiler arasında yoksulluk çok daha fazlayken; DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, her 10 kadından yalnızca 3’ünün istihdam edildiği Türkiye’de erkek ve kadın çalışanlar arasındaki ücret farklılıklarına dikkat çekip, “Kadınların çalışma hakkı tehlikede,”[48] dedi. (Öte yandan yoksullaşma artık sadece yaşlıların, emeklilerin sorunu olmaktan çıkıp gençlerin de sorunu olmaya başladı.[49])

Kadın işçiler dünya genelinde aynı sektörlerde ve eşit işlerde erkek işçilerden ortalama yüzde 23 daha az ücret alması yanında; kadın işçilerin yüzde 75’i (600 milyon) her türlü yasal haktan yoksun bir biçimde kayıt dışı çalıştırılıyor. Yani kadınlar ücretli emeklerinin 10 katı kadar da ücretsiz çalıştırılıyorlar.[50]

Evet, kapitalizm bir yanda az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yanda öncesinde işçi olmayan bazı insanlar, bırakın sınıf atlamayı, giderek artan bir şekilde mülksüzleşiyor ve proleterleşiyor. Bu süreç dünyanın her yerinde yaşanıyor.

İşçiler arasında ise ulusal ve inançsal kimliklerine göre ayrımcılık yapılıyor. Örnek olarak Beyaz işçiler diğer işçilerden, yurttaş işçiler göçmenlerden, baskın ulusal kimliğe sahip işçiler diğer işçilerden daha iyi ücretler alıyorlar.

Söz konusu süreçte coğrafyamız işçi sınıfının koşulları kötüleşti. Örneğin Türkiye işçi sınıfı (2017 yılında) güvenceli, iyi ücretli, sağlıklı ve eşitlikçi istihdam koşullarına erişim açısından Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ortalamasının en az yüzde 30 altında bir yerde duruyor.[51]

OECD’ye göre, işsizlik açısından coğrafyamız, 2018’in son çeyreği itibariyle 42 ülke arasında resmi işsizlik oranı en yüksek 3. ülke oldu.[52] 2019’un Ocak ayı itibarıyla dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 14.7’ye fırladı ve işsiz sayısı 4.7 milyona yaklaştı.[53] Gerçek anlamda işsiz sayısının ise 7.5 milyonu (yüzde 22.1) aştığı ileri sürülüyor…[54]

Coğrafyamızda ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı 1999’da yüzde 50 civarındayken 2018’de yüzde 31’lere kadar düştü[55] ki, bu da hem gelir, hem de servet bölüşümündeki büyük adaletsizliğin bir yansımasıdır.[56]

Söz konusu adaletsizliğe karşın, Türkiye’de sendikalaşabilen işçilerin oranı yüzde 11 ile sınırlı kalıp, işçilerin sadece yüzde 7’si toplu iş sözleşmelerinden yararlanıyor. Yani işçilerin yüzde 90’ı sendikasız iken yüzde 93’ü toplu iş sözleşmelerinden yararlanamıyor.

Memurlar hariç 16 milyon 254 bin işçinin sadece 1 milyon 859 bini sendika üyesi olduğu belirtilen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi’nin (DİSK-AR) araştırmasında, 14 milyon 395 bin işçinin herhangi bir sendikaya üye olmadığı belirtiliyor.

16 milyon 254 bin işçinin sadece 1 milyon 132 bini toplu iş sözleşmesi kapsamında olduğu ifade edilirken, 15 milyon 122 bin işçi ise hiçbir sendikal korumaya sahip olmadığı vurgulandı.[57]

31 Ocak 2019’da yayımlanan bakanlık istatistiklerine göre, sendikalı işçi sayısı Temmuz 2018 dönemine göre 57 bin, Ocak 2018 dönemine göre ise 145 bin artmış oldu. Sendikalı işçi sayısı ve resmi sendikalaşma oranı son yıllarda düzenli olarak artıyor. Ocak 2013’te 1 milyon olan sendikalı işçi sayısı Ocak 2019’da yüzde 86’lık bir artışla 1 milyon 859 bine yükseldi.[58]

Coğrafyamızdaki krizle birlikte yoğunlaşan işçi sınıfının parçalı çıkışlarının yeni bir “Bahar Eylemleri”ne[59] dönüşmesi muhtemeldir.

II.2) İŞÇİLERİN DURUMU

İşçi ücretlerindeki artışların sınırlı kaldığı yerkürede, ABD gibi Türkiye’de de işçiler ekonomiden daha az pay alırken, eşitsizlikler giderek derinleşiyor. Örneğin ABD’de S&P 500 endeksinde hisse senetleri 10 yıl öncesine göre yüzde 231 oranında değerlenirken, bu süreçte gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) artışı yüzde 38 oldu. Bu süreçte ortalama saatlik işçi ücretlerindeki artış ise yüzde 21’de kaldı. 

ABD gibi Türkiye’de de ücret artışları büyümenin çok gerisinde kaldı. DİSK-AR’a göre, 2004 baz alındığında asgari ücret 2017’ye kadar reel olarak yüzde 36 artarken, reel gayri safi yurtiçi hasıla (milli gelir) yüzde 95 oranında arttı. Reel asgari ücretin reel milli gelire oranı yüzde 30.5 geriledi. 

OECD verilerine göre, ABD’de eşitsizliğin son 90 yılın zirvesine çıktığı 2015’de bile Türkiye, gelir adaletsizliğinde ABD’yi geride bıraktı. Gelir adaletsizliğinin OECD ülkeleri arasında en yüksek olduğu üçüncü ülke Türkiye olurken, dördüncü ülke ABD oldu.[60]

Ve bu hâl, giderek daha da ağırlaştı!

EMEĞE DAYATILAN[61]
İŞSİZLİK ARTIYOR2019’un Ocak ayı itibarıyla istihdam edilen kişi sayısı 27.1 milyon kişiye geriledi. Bu rakam 2018 yılında 28 milyon kişiydi. Dar tanımlı işsiz sayısı ise 3 milyon 409 binden 4 milyon 668 bin kişiye çıktı. İşsizlik oranı da yüzde 10.8’den yüzde 14.7’ye yükseldi. Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 22.1.
ÜCRETLER ERİYORTürk-İş’e göre, 4 kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 107 lira, yoksulluk sınırı ise 6 bin 863 lira. Bugün yaklaşık 7 milyon işçi asgari ücret alıyor. Özellikle bu 7 milyon çalışan için asgari ücret çoktan açlık sınırının altında indi. Oysa sadece bekâr bir çalışanın aylık yaşam maliyeti tutarı 2 bin 601 lira. Ayrıca Merkez Bankası’nın (TCMB) 30 Nisan 2019’da açıkladığı enflasyon raporunda da reel ücretlerdeki düşüşe işaret edildi. Raporda, “İşsizlik oranlarındaki artışın sürdüğü 2018 yılının son çeyreğinde nominal ücretlerdeki yıllık artış oranı yüzde 12 olarak gerçekleşmiş, ancak bu oran enflasyon oranının (yüzde 20.3) altında kaldığı için reel ücretler yıllık bazda gerilemiştir,” denildi.
MEMUR ZORDAHükümet ile Memur-Sen’in imzaladıkları toplu sözleşme memur ve memur emeklilerini bu yıl için yüzde 4+5’lik zamma mahkûm etti. Oysa enflasyon yüzde 20’lerde! Oysa ortalama memur maaşı 3 bin 786 lira. Türkiye Kamu-Sen’in araştırmasına göre memurun sadece gıda ve barınma için yaptığı harcamaların toplamı 2 bin 498 lira.
EMEKLİ YOKSULTürk Emekli-Sen’e göre, yaklaşık 12.5 milyon emeklinin en az yarısı 1200 liranın altında maaş alıyor. Aylık 900-1000 lira maaş alan emekliler var.
“KADROLU”YA ZAM ŞOKUKamuda kadroya, belediyelerde ise şirketlere geçirilen 1 milyona yakın işçi, 2020 sonuna kadar 6 ayda bir yapılacak yüzde 4’lük zamlara mahkûm edildi. Bu işçiler enflasyon farkı alamıyor. Kamudaki işçilere verilmesine karşın, belediyede şirketlere geçirilen işçilere 52 günlük ikramiyeleri de ödenmiyor.
KİT VE GEÇİCİ İŞÇİ MAĞDURHükümet kamudaki işçileri kadroya alırken, kamu iktisadi teşebbüslerindekilerle (KİT) birlikte 100 bine yakın işçiyi kapsam dışında bıraktı. Mevsimlik işlerde çalıştırılan işçiler 6 aydan sonra işten çıkarılıyor. Bu işçilere işsizlik maaşı da ödenmiyor.
İŞ KAZALARINDA LİDERTürkiye ölümlü iş kazalarında Avrupa’da ilk, dünyada ise üçüncü sırada yer alıyor. 2018 yılında en az 1923 işçi iş kazalarında yaşamını yitirdi.

Bu tabloda ekonomik krizin bilançosunu çıkaran DİSK-AR’ın tüm verileri, krizin faturasının işçi sınıfına ve ücretli çalışanlara yüklenmek istendiğini gösteriyor

Ekonomik kriz Türkiye’yi OECD ülkeleri içinde tüketici fiyatlarının en yüksek olduğu ülke hâline getirdi. Türkiye OECD ortalamasının 8.5 katı, AB ortalamasının 12 katı enflasyona sahip. 2018’de gıda enflasyonu yüzde 31, ev eşyası yüzde 29 oranında arttı. Elektrik ve doğalgaz fiyatlarındaki artış ise ortalama enflasyonun çok üzerinde gerçekleşti. TÜİK’e göre 2018 yılında elektrik fiyatları yüzde 45, doğalgaz fiyatları ise yüzde 31 arttı.

Aralık 2017’de aylık 117 bin olan işsizlik ödeneği başvuru sayısı, Aralık 2018’de yüzde 80 artışla 211 bine ulaştı. İşsizlik ödeneği alanların sayısı ise Aralık 2018’de rekor seviyeye ulaştı. Aralık 2017’de 408 bin olan işsizlik ödeneği alanların sayısı Aralık 2018’de 577 bine çıktı.

SGK’ye göre 2018 Eylül ve Kasım ayları arasında sigortalı sayısındaki azalış 361 bin oldu. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından açıklanan sendikalaşma istatistiklerine göre ise Ocak 2018-Ocak 2019 arasında sigortalı işçi sayısı 433 bin azaldı.

Şubat 2017’de bin 658 TL olan açlık sınırı, Ocak 2019’da 1957 TL’ye yükseldi. Yoksulluk sınırı Şubat 2017’de 5 bin 738 TL iken, Ocak 2018’de 6758 TL’ye çıktı. Böylece 2019 için saptanan 2020 TL asgari ücret, 2019’un ilk ayında açlık sınırı düzeyine geriledi.

2019 ‘Gelir Vergisi Genel Tebliği’ne göre, yüzde 15’lik ilk gelir vergisi dilimi 18 bin TL olarak hesaplandı. Böylece ilk vergi dilimi yüzde 21.6 oranında arttı. Asgari ücretteki yüzde 26 oranında artış karşısında vergi dilimi düşük kaldı. 

2018’de Ocak ve Kasım döneminde kredi ve kredi kartı borcunu ödeyememiş gerçek kişi sayısı, 2017 yılına göre önemli bir artış gösterdi. Ekim 2017’de 152 bin olan ödeme yapmayan borçlu sayısı, Ekim 2018’de 184 bine yükseldi.

2002’ye göre emekli aylıkları milli gelire göre yüzde 20 geriledi. Emekli aylıklarının milli gelir karşısında 2017 ve 2018’de erimesi arttı.[62]

Ve tüm bunlar asgari ücret gerçeğiyle betimlenen coğrafyamızda yaşandı…

Yeri geldi aktaralım!

10 milyon insan 2 bin 500 TL altında gelirle çalışıyorken; asgari ücret 2015’ten Mart 2019’a 102 dolar eridi.

Asgari ücretle çalışan kadın sayısının erkeklerden daha hızlı arttığı Türkiye’de her 100 çalışandan 43’ü asgari ücret elde ediyorken; coğrafyamız asgari ücretle geçinenlerin toplam çalışanlara oranında Avrupa birincisi.

TÜİK verilerine göre, 1 milyon 800 bin kişi asgari ücretin altında gelir elde etmekteyken; cumhurbaşkanının maaşı asgari ücretin 25.4 katı! Bu tutar ile Türkiye OECD ülkeleri içinde 4. sırada.[63]

Oysa ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’, “Herkesin, kendisine ve ailesine insanlık onuruna yaraşır bir yaşam sağlayan ve gerektiğinde her türlü sosyal koruma yolları ile de desteklenen adil ve elverişli bir ücret hakkı vardır,” der…

Nihayetinde Türkiye, bir ucuz emek cenneti hâline gelirken; emek istihdamında Avrupa’nın Çin’i oluyoruz…

Hem de hayat pahalılığı, çift haneye demirleyen enflasyon ve yükselen kurlar emekçinin belini büküyor. Asgari ücretlinin alım gücü her geçen gün düşüyor. Ocak 2019’da 2 bin 20 TL olan asgari ücret 335 Avro ederken Ağustos 2019’da 315 Avro’ya denk geliyor![64]

Ve SGK verilerine göre, 2008’den itibaren aktif sigortalı sayısı her yıl artarken, 2018’de patronlara her türlü teşvik verilmesine karşın, aktif sigortalı sayısı 2017’ye göre azaldı![65]

Yine SGK verilerinde her yıl 60-80 bin civarı yaralanma olayı açıklanırken; TÜİK verileri bunun 10 katını, 600 bini buluyor. Oysa gerçek sayı 2 milyon dolayında.[66] Yani ölümlerin bile kayıtdışı kaldığı coğrafyamızda; işçilere reva görülenlere “şaşıracak” bir şey yok aslında!

Bu kadar da değil!

Antep Milletvekili İrfan Kaplan, artarak devam eden ekonomik krizin ve işsizliğin intihar girişimlerini de artırdığını vurgusuyla, “2002’den bu yana ekonomik kriz, artan işsizlik, geçim sıkıntısı ve yoksulluk beraberinde şiddet ve intiharları da kaygı verici boyutta artırmaktadır,” deyip ekliyor:

“Ekonomik bunalımın intihar üzerinde yadsınamayacak bir etkiye sahip olduğu gerçeği her gün yeni bir bunalım ve intihar haberiyle gözler önüne serilmektedir. İşsizlik yüzünden intihar normalleştirebilecek bir şey değildir”!

Gerçekten de, ‘İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği’ (İSİG) verilerine göre, “2013’de 15, 2014’de 25, 2015’de 59, 2016’da 90, 2017’de 89, 2018’de 73 işçi, geçim sıkıntısı borç ve işsizlik nedeniyle intihar ederek yaşamına son verdi.[67]

İşsizlik ve ekonomik kriz 2019’da işçilerin canını almaya devam ediyorken; Alışveriş Merkezleri’nde (AVM) yaşanan emek sömürüsüne ilişkin bir raporun verilerine göre,12 saat çalışan AVM emekçileri, dini bayramlar ve resmi tatil günlerinden de yararlanamıyor. AVM emekçilerinin yarısından fazlası sürekli mesaiye kalıyor. AVM çalışanlarının yüzde 54.4’ü hiç tatil yapmıyor.[68]

Özetle ILO ‘Uluslararası Standartların Uygulanması Komitesi’, Türkiye’ye sert eleştirilerde bulunup, hükümeti sendikal haklara saygı göstermeye ve sendika üyelerine yönelik her türlü şiddet ve baskıyı engellemeye çağırırken;[69] Türkiye hükümetinden, ILO sözleşmelerine aykırı uygulamalarıyla ilgili açıklama yapmasını talep etmekte[70] sonuna kadar haklıydı!

II.3) İŞ CİNAYETİNDEN ÇOCUK SÖMÜRÜSÜNE

Adana’da çadırlarda kalıp sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda bırakılan tarım işçilerinin, “Karın tokluğuna çalıştırılıyoruz,” dediği coğrafyamızda; 6.5 milyon civarındaki tarım işgücünün yarısını mevsimlik tarım işçiler oluştururken;[71] günde 12 ile 14 saat güneşin altında kesintisiz çalışarak 40 ile 70 TL arasında yevmiye alınırken;[72] ILO raporlarına göre, her 4 saatte bir işçi öl(dürül)mektedir Türkiye’de!

Resmi ve gayri resmi veriler Türkiye’de 17 yılda en az 22 bin işçinin öldüğünü ortaya koyuyor. Özellikle 2012-2017 kesitinde yaşanan iş kazalarında sürekli artış gözleniyorken; günde ortalama 3 ile 5 arası işçi yaşamını yitiriyor. Başka bir deyişle Türkiye’de ortalama olarak her 4 saatte bir işçi, iş cinayetinde yaşamını yitiriyor.[73]

Ayrıca İSİG’in, 2019’un Ağustos ayında en az 148 işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini açıkladığı[74] coğrafyamızda her ay en az 5 çocuk iş cinayetinde ölü(dürülü)yor![75]

Kolay mı? AKP iktidarında çocuk işçi kazaları yüzde 2747 arttı!

‘AKP İktidarında İş Cinayetleri ve Çocuk İşçiler’ başlıklı rapora göre, AKP iktidarları döneminde meydana gelen iş kazalarında ciddi artış yaşandı. 2003-2017 kesitinde meydana gelen iş kazalarında 5 kat artış yaşanırken saatte 16 kişi yaralandı. 2003’de 76.667 kişinin yaralandığı iş kazaları, 2017’de yüzde 369 artışla 359.653’e ulaştı.

2003-2017 döneminde meydana gelen iş cinayetleri sonucunda 18.558 işçi hayatını kaybetti. 2003 yılında 810 olan işçi cinayeti sayısı yüzde 102 artarak 2017’de 1.633’e yükseldi. Bu verilere göre 2018’de 15 yılda Türkiye’de haftada 24 işçi, iş cinayetinde hayatını kaybetti.

Yine 2003-2017 arasında 14 yaşından küçük 2 bin 897 çocuk iş kazası geçirdi. Verilere göre 15 yılda iş kazası geçiren 14 yaşından küçük çocuk sayısında yüzde 3 bin 367 artış yaşandı. 2003’de 3 çocuk iş kazası geçirirken, 2017’de bu sayı 37 kat artarak 113’e yükseldi.[76]

Her 10 çocuktan birinin işçi olduğu ve 59 milyon çocuk eğitim hakkından yararlanamadığı[77]Türkiye’de çocuk işçi sayısı 2 milyona yaklaşıyor. Her 10 çocuktan 8’i güvencesiz çalışıyor. AB’nin yoksunluk tanımına göre, 2017’de coğrafyamızda yaklaşık her üç çocuktan biri, başka bir deyişle 7 milyonu aşkın çocuk şiddetli maddi yoksunluk çeken hanelerde yaşıyor.[78]

III. AYRIM: “SONUÇ” YERİNE

Verili hâlde işçiler açısından krizin politika ile ilişkisini kurmak, bunu da örgütlenmeye kanalize etmek sınıf mücadelesinin seyri açısından “olmazsa olmaz”dır. 

Tekrarlayalım: Kriz ile politika ilişkisi iç içedir.

Hayatımıza bire bir yansıyan kriz, yönetenleri yönetemez hâle getirirken; bunun da politik bir imkân olduğu “es” geçilmemelidir.

Egemenler açısından ufukta çıkış görünmüyor; çare baskıda zorbalıkta, yasakta aranıyorsa, emekçi sınıflar krizden devrimci, demokratik, kitlesel çıkışın kapısını çalabilirler ve çalmalıdırlar da.

Bu yoldaki ilk adım sürdürülemez kapitalist krizin yükünü sırtlamayı reddetmektir. 

Ve asla unutulmamalıdır ki nihai olarak krizlerden kurtulmak ise, ancak sürdürülemez kapitalizmden kurtulmakla mümkündür. 

Söz konusu imkâna ilişkin olarak hayat çok sayıda patlayıcı madde biriktirmiş vaziyettedir. 

Evet, “Karşımızda çok sayıda patlayıcı madde var. Bunlardan biri patlarsa, hem Asya krizi tipi hem de 2008 borç krizi tipi iki krizin zincirleme reaksiyon içinde çakışmasına yol açabilir.”[79]

Kolay mı?

Almanya ekonomisi sert bir frenle resesyona giriyor. İngiltere’de ekonomik büyüme negatif. Çin ekonomisi yavaşlıyor. Singapur, Güney Kore, Brezilya, Meksika ekonomileri resesyonda. İtalya ve Rusya’nın büyüme oranlarının negatif alana geçmesi bekleniyor. Nihayet ABD’de 2020’de bir resesyon olasılığı hızla artıyor. Ticaret savaşları bu süreci hızlandırıyor. Mali piyasaları sarsıyor…

İş çevrelerinin dergisi Fortune’un CEO’su A. Murray bu “Bilderberg sınıfları” için “İçinde çalıştıkları düzenin yıkılmasından, gelecek resesyonda patlak verebilecek devrimlerden, kitlelerin baltalarını bileyip hesap sormaya kalkmasından korkuyorlar” diyor…

Yine, hem çok korkutucu siyasi sonuçlar hem de fırsatlar yaratabilecek bir döneme girdik.[80]

Evet, evet sistemin krizi, sürdürülemez kapitalizmin işlevlerini yitirmesiyle birlikte artık sistem-içi müdahale biçimleriyle krizin atlatılamamasını devreye soktu. 

Bu da yerküredeki itiraz hareketlerinin pıtrak gibi çoğalmasına yol açtı.

2018’de başlayan ve şiddetlenerek devam eden eylem dalgasıyla yüz yüzeyiz: Sudan, Nikaragua, Romanya, Macaristan, Tunus, Fransa, Sırbistan, Irak, Lübnan, Şili, Ekvador, Ermenistan, Azerbaycan, Katalonya, Haiti, Honduras, Endonezya, Porto Riko, Peru, Hong Kong, İngiltere vb’leri… 

Çok farklı coğrafyaları kapsamakta olan bu eylemleri mercek altına aldığımızda Katalonya vb. gibi spesifik yanları olanlar bir yana, hemen tümünün benzer sorunlar ve talepler içerdiğini görmek olası.

Ezilenler kapitalist küreselleşmeye ve neo-liberal ekonomik yıkıma isyan ediyorlarken; işçi sınıfı da sahneye çıkmaya başladı…

Latin Amerika ve Afrika’dan, Avrupa’ya, Kafkaslar’dan, Ortadoğu’ya dünyanın dört bir köşesinde isyan ateşi yanıyor. Dünya alev aldı; küresel eylemlerle ısınan 40 ülke 40 isyan’dan söz ediyoruz artık… 

Ezilenlerin isyanı ortak bir “adaletsizlik” duygusu ekseninde gelişen devrimci itirazken; artık her şey itirazın direnişindedir; hayatın ölüme karşı koyduğu başkaldırıdadır…

Kolay mı? Yeni isyan ikliminde “Şili Tsunamisi”, “Neo-liberalizm Şili’de doğdu, Şili’de ölecek!”[81]derken; Lübnan Komünist Partisi Merkez Komite üyesi Cena Yasmin Nahal da, “17 Ekim Ayaklanması, Lübnan işçi sınıfının ve bu ülkenin haklarından mahrum bırakılmış insanlarının gerçek isyanıdır,”[82] diye ekliyor.

2019’un ilk yarısında, Cezayir ve Sudan’da halk isyanları “adamları” devirdi. Eylül’de, Mısır’da darbeci General Sisi’nin rejiminin yolsuzlukları sosyal medyada yankılanmaya başlayınca toplumsal muhalefet aniden patladı. Irak’ta da 1 Ekim’de başlayan sokak eylemlerinde 120 kişi öldü; 6 bin yaralı, yüzlerce tutuklu var. Lübnan’da da halk, etnik dini ayrımları aşarak rejime karşı hep birlikte sokaklara döküldü. Hâlen ekonomi, günlük yaşam felç olmuş durumda.

Şili ve Ekvador’da büyük protesto gösterileri ülkeleri sarsıyor. İspanya’nın Katalonya bölgesinde yüz binlerce insan bağımsızlık hareketi liderlerine verilen ağır cezaları protesto etmek için sokağa döküldü; sokaklar güvenlik güçleriyle eylemciler arasında sert çatışmalara sahne oldu. Hong Kong’da “yeni orta sınıf proletarya” Çin devletinin totaliter devlet kapitalizmine haftalardır direniyor. Londra’da, “iklim krizine” karşı “yok oluş” hareketi, kent merkezinde günlük yaşamı sık sık durduruyor, dünyanın birçok kentinin sokaklarında benzer eylemler yankılanıyor. Hafta sonunda da Brexit karşıtları, yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı bir yürüyüş düzenlediler.

Bu protesto gösterilerinin arkasında hakların ve özgürlüklerin genişletilmesine ilişkin talepler, ekonomik krizin karşısında hükümetlerin becerisizliklerine, halkın sıkıntılar karşısındaki duyarsızlıklarına tepkiler, gençlerin gelecek kaygıları var. Ancak bu hareketlerin de kendi yapılarına uygun siyasi (iktidara ilişkin) örgütlenme biçimleri ve programlar yaratamadıkça, “meydan işgallerinde”, “Arap isyanlarında” olduğu gibi devrimci enerjilerini giderek kaybetmeleri kaçınılmaz.

2019 yılı yeni bir dalga başlamış olabilir. Ancak hakları ve özgürlükleri nereye götüreceğini önceden bilmek olanaksız![83]

Evet, evet sonucu ne olursa olsun 2019 isyan yılı oldu, yılın başından beri dünyanın dört bir yanında halklar yolsuzluğa, pahalılığa ve otoriter yönetimlere karşı ayaklandı. Dünya hiç olmadığı kadar sıcak! Halklar bütün coğrafyalarda ayakta. Ancak son derece heterojen özellikler taşıyan bu yeni küresel isyan dalgasının genel ideolojik eğilimlerini saptamak çok da mümkün değil. 

Gelir dağılımındaki adaletsizlik, zamlar, halk desteğinden yoksun ekonomik kararlar, kamu hizmetlerindeki çöküş, yolsuzluk ve seçimlerde hile iddiaları gibi nedenler Ekvador, Haiti, Şili, Bolivya ve Honduras’ta da sokağın ateşini yükseltti. Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde yapılan eylemlerde 73 kişi hayatını kaybetti, 3 bin 322 kişi yaralandı, 4 bin 599 kişi gözaltına alındı…[84]

Irak’taki hükümet karşıtı protestolarda da, 25-30 Ekim 2019 kesitte 100 insan katledildi, 5.500 kişi de yaralandı.[85]

Söz konusu süreç, yaygınlaşacaktır…

III.1) “NE YAPMALI(YIZ)?”

İyi de “Ne Yapmalı(yız)” mı? Soruya verilecek hazır bir yanıt (reçete) yok. Ama öncelikle Karl Marx’ın, “Özgürlük; köleler için değil, köle olduğunu bilenler içindir,”[86] uyarısını anımsamanın yanıt(ımız) için yol açıcı olduğundan da şüphem yok.

Kapitalizm koşullarında köle olduğumuz bilinciyle, kurtuluşu örgütleyen militan bir mücadeleye olan gereksinim(imiz) acil sorun(umuz)dur.

Evet, işçi sınıfının bağımsız (siyasi) mücadelesini birleştirip, ezilenlere yol göstermek gerek. Bu bağımsız mücadelede devrimci politik bilincin müthiş bir rol oynadığı açıktır. Özellikle de işçi sınıfının bugününde!

İşçi sınıfını bağımsız çizgisini örgütlemek, ona politik sınıf bilinci kazandırmakla mümkünken; bunun kaçınamayacağı ilk sonuçta sosyalist görevlerdir. 

Bu bağlamda tüm sınıflardan ayrı bir sınıf oldukları; çıkarlarının tüm dünya işçilerinin çıkarlarıyla ortak, kapitalist sınıfın çıkarlarıyla ise çelişik olduğu; tüm insanlığın kurtuluşunun da ancak kapitalizme son vermekle mümkün olduğu işçilere kavratılmalıdır.

Krizin bir sınıf mücadelesi alanı olduğu unutulmadan emekçilerin taleplerini de -geri çekmek değil!- yükseltmek gerekir. Çünkü kriz koşullarında sendikalar açısından tek çare mücadeleyi yükseltmektir. Bu da mücadeleye emekçilerin örgütlü militan katılımıyla olur. 

Ancak işçilerin sendikalara güveni hâlen, malum nedenlerle bir hayli zayıftır. Bu durumda da işçi sınıfını bağımsız çizgisinin güven verici olması “olmazsa olmaz”ken; dillendirilecek talepler de düzen içi talepleri aşan nitelik taşımak zorundadır. 

Bu da işçi sınıfı örgütlenmelerinde devrimcilerin öne çıkmasını; krize karşı alternatif politikalar üretmesini; kapitalizme karşı politikalar etrafında birleştirmeyi gerekli kılar.

Bunu sendikalardan beklemek bir yerde anlamsızdır ki, bu da, işçilerin -işyerinde- komiteler biçiminde örgütlenmelerini “olmazsa olmaz” kılar.

Unutulmamalıdır ki kriz ortamları işçi sınıfını taban örgütlenmeleriyle -kapitalist sistemi doğrudan hedef alan- devrimci organlarını yaratabilme olanaklarını da devreye sokar. 

O hâlde “sivil toplum”, “kimlik” meseleleriyle “sınıftan kaçış”ı durdurup; yüzümüzü yeniden sınıfa dönme zamanı geldi; kriz koşullarında sınıf yeniden hareketlenirken.

Malum ‘Sınıf Tavrı Emek Araştırmaları Komisyonu’ başlıklı rapora göre, 2019’un Şubat ayı, krizin etkilerinin daha fazla hissedildiği bir ay olurken, işçi sınıfında mücadele eğilimi arttı. Şubat’ta 37’si özel sektörde, 2’si kamuda olmak üzere 39 farklı eylem yapıldı. Bu eylemlere 9 bin 814 kişi katıldı. Dört ayda eylemlere katılan işçi sayısı 32 bin 640’dı.[87]

Bu bir imkândır ve bunun değerlendirmek için birleştirici bir duruşa ihtiyaç vardır. Yani “Muhalefetin başarısı, güçlerini birleştirebilmesine ve ekonomik kaygıları anlamlandıran kültürel ortam içinde, siyasal İslâm’ın, şoven milliyetçiliğin, liberalizmin (üçü de ekonomik kaygıların farklı ifadeleridir) söylemine karşı, kültürel ve etik sorunları, adalete ilişkin kaygıları kucaklayan bir karşı söylem ve tarz üretebilmesine bağlı olacaktır.”[88]

Hem de, “Yaşadığın günlerin farkında ol. Ayağa kalk ve karşı çık. Geçmişte benzerleri olmuş ve hiçbir şey değişmedi deme. Çünkü sen bunları değiştirme kudret ve gücüne sahipsin,”[89] sınıfsal ısrarıyla…

31 Ekim 2019 14:32:48, İstanbul.

N O T L A R

[1] 2 Kasım 2019 tarihinde Birleşik İşçi Komiteleri-Zeytinburnu Deri İşçileri tarafından düzenlenen, “Ekonomik Kriz Ve İşçiler Ne Yapmalı?” başlıklı etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç, No: 220, Kasım 2019…

[2] Pyotr Kropotkin.

[3] Albert Camus, Başkaldıran İnsan, Albert Camus, Çev: Tahsin Yücel, Can Yay., 2012.

[4] “Kara Günler Yakın”, Cumhuriyet, 23 Ekim 2018, s.10.

[5] “IMF’den Fırtına Uyarısı”, Cumhuriyet, 12 Aralık 2018, s.10.

[6] Ergin Yıldızoğlu, “Uçurumun Kıyısından Notlar”, Cumhuriyet, 30 Temmuz 2018, s.11.

[7] The Forbes 9 Ekim 2018.

[8] Ergin Yıldızoğlu, “Ekonomik ve Ekolojik Örtüşme”, Cumhuriyet, 15 Ekim 2018, s.11.

[9] Fikret Başkaya, Çöküş- Kapitalizmin Nihai Krizi Üzerine Bir Deneme, Yordam Kitap, 2018.

[10] Ergin Yıldızoğlu, “Uğursuz Diyalektik”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2018, s.11.

[11] Sürekli durgunluk kavramı 2008 krizi bağlamında ilk kez Lawrence Summers tarafından 2014’te toplanan Amerikan İktisatçılar Birliği kongresinde dile getirilmiş idi. Kavramın orijinal kullanımı 1938’de büyük buhran dönemini açıklamaya çalışan Keynesgil iktisatçı Alvin Hansen’e aittir.

[12] Ergin Yıldızoğlu, “Resesyon Yeni Bir Finansal Krizi Tetikler mi?”, 18 Ekim 2019… https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50095508

[13] “IMF’den Korkutan Uyarı: Fırtınaya Hazır Olun”, 11 Şubat 2019… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1242330/

[14] Ergin Yıldızoğlu, “Geliyor, Ama Niye Bilmiyoruz”, 21 Ekim 2019… http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1638903/

[15] Ergin Yıldızoğlu, “Bir ‘Ağlama Duvarı’ Olarak Davos”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2019, s.11.

[16] McKinsey Global Institute, “A Decade After the Global Crisis: What Has (And Hasn’t) Changed?”

[17] Erinç Yeldan, “Her Şey Borçla Başladı…”, Cumhuriyet, 19 Eylül 2018, s.11.

[18] “Donald Trump şu an finans piyasaları için paranoyak adam gibi, ekonomik yıkım ile flört ediyor. Piyasalar artık tehlikeyi gördü ve finansal krizin yanı sıra küresel daralma riskleri de arttı.” (Nouriel Roubini, “Trump Ekonomiye Karşı”, Birgün, 3 Ocak 2018, s.5.)

[19] “2020 Yılı İçin Resesyon ve Kriz Riski Büyüyor”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2019, s.11.

[20] Ergin Yıldızoğlu, “Kriz İçinde Krizler…”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2018, s.9.

[21] Ergin Yıldızoğlu, “Felaketler, Psikopatlar, Komedyenler…”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2019, s.11.

[22] “Kâhinden Uyarı: 2020’de Kriz Var”, Cumhuriyet, 17 Eylül 2018, s.8.

[23] Ergin Yıldızoğlu, “Bu Kez Farklı, Ama Daha İyi Değil”, Cumhuriyet, 28 Ocak 2018, s.11.

[24] Yanis Varoufakis, “Yavaşlayan Kapitalizm”, Birgün, 25 Mart 2019, s.5.

[25] “Arjantin 25 federatif birimden ve bunlara bağlı yaklaşık 5 bin 700 belediyeden oluşmaktadır. 1999’a değin toplam vergilerin yüzde 43’ü merkezi devlet, yüzde 57’si ise eyaletler arasında paylaşılmaktaydı. 1990’lar boyunca yerel yönetimler yoğun bir borçlanma temposu içine girerek toplam borç yükünü 30 milyar dolara, yani Arjantin milli gelirinin yüzde 35’ine değin yükseltmişlerdi. Söz konusu borçlanmanın yaklaşık yüzde 28’i yerel bankalardan, gerisi ise ulusal ve uluslararası finans piyasalarından karşılanmaktaydı.” (Erinç Yeldan, “Arjantin Dersleri: Mali Bağımlılık ve İlk Günahlar”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2019, s.11.)

[26] “Dünya Borç Batağında”, Cumhuriyet, 5 Nisan 2017, s.8.

[27] “Küresel Borç Tarihi Zirve”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2018, s.17.

[28] Emre Deveci, “Kriz Komşunun Yarsını Yuttu”, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2018, s.9.

[29] “Çipras: Ülke Kaderini Tayin Hakkı Kazandı”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2018, s.9.

[30] Burak Cop, “Dünya Solu Otoriterliğe Karşı Çözüm Arıyor”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2018, s.2.

[31] Ahmet İnsel, “Eşitsizlikler Dünyası”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2018, s.11.

[32] Ali Hashisho, “Zengin Yoksul Farkı Açılıyor”, 22 Ocak 2019… https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201901221037217809

[33] Ergin Yıldızoğlu, “Dengeleri Değiştiren 10 Yıl”, Cumhuriyet, 17 Eylül 2018, s.9.

[34] Erinç Yeldan, “Küresel Ekonominin Yönü Nereye?”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2019, s.11.

[35] “Yoksulluk Erken Ölüm Nedeni! Zenginler, Fakirlerden 15 Yıl Daha Uzun Yaşıyor”, 12 Nisan 2016… https://www.medikalakademi.com.tr/zenginler-fakirlerden-15-yil-daha-uzun-yasiyor/

[36] Ahmet İnsel, “Büyük Kriz Gözüktü”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2018, s.9.

[37] Güray Öz, “Kriz İçinde Kriz”, Cumhuriyet, 8 Ağustos 2018, s.4.

[38] Ekin Akyaz, “Özgür Orhangazi: Büyüme İddiasıyla Şişirilen Dışa Bağımlı Ekonomi Çöktü”, Birgün, 17 Ağustos 2018, s.13.

[39] Ergin Yıldızoğlu, “Bağımsızlık ve Diğer Fanteziler”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2018, s.15.

[40] Şehriban Kıraç, “Aziz Konukman: Kesin Bir Şeyler Oluyor ve Ekonomi Çöküyor”, Cumhuriyet, 10 Mayıs 2019, s.11.

[41] Mustafa Çakır, “Prof. Dr. Korkut Boratav: Türkiye’deki Kriz Derinleşiyor”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2019, s.11.

[42] Şehriban Kıraç, “Hayri Kozanoğlu: Umut Yok Batıyoruz”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2019, s.11.

[43] “Türkiye’nin emperyalizme, uluslararası finans kapitale bağımlılığına son verecek tek güç işçi sınıfıdır… Biz DİSK olarak krizin faturasının işçi sınıfına ve yüzde 99’a kesilmemesi için, diğer tüm emek güçleriyle beraber mücadeleyi yükselteceğiz.” (Olcay Büyüktaş, “DİSK Genel Başkanı: Arzu Çerkezoğlu: Ekonomik Krize Karşı Direnmek Şart”, Cumhuriyet, 6 Eylül 2018, s.8.) 

[44] Mehmet Şakir Örs, “Emeğin Siyasallaşması”, Cumhuriyet, 11 Temmuz 2019, s.2.

[45] ILO, World Employment and Social Outlook: Trends 2016, https://www.ilo.org.

[46] “Dünyada Çalışanların Yüzde 10’u Tüm Ücretlerin Yarısını Kazanıyor”, 5 Temmuz 2019… http://direnisteyiz26.org/dunyada-calisanlarin-yuzde-10u-tum-ucretlerin-yarisini-kazaniyor/

[47] Adnan Gümüş, “Yasadan, Kültüre İşçi Sömürüsü: Üçte Bir Ücretle Suriyeli İşçi”, Evrensel, 1 Aralık 2017, s.2.

[48] “Kadının Çalışma Hakkı Tehlikede”, Birgün, 9 Mart 2019, s.10.

[49] OECD, In It Together: Why Less Inequality Benefits All (Mayıs 2015), https://www.oecd.org.

[50] https://www.oxfam.org/en/even-it/why-majority-worlds-poor-are-women, (Ocak 2019).

[51] OECD, “How does Turkey compare? Employment Outlook 2017” (Temmuz 2017).

[52] OECD, “Unemployment Rate”, https://data.oecd.org/unemp/unemployment-rate.htm (29 Nisan 2019).

[53] TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Ocak 2019, 15 Nisan 2019.

[54] http://disk.org.tr/2019/04/asil-burasi-cok-onemli-kidem-tazminati-ve-besi-birak-issizlige-bak (16 Nisan 2019).

[55] TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, IV. Çeyrek: Ekim – Aralık, 2018 (11 Mart 2019).

[56] Mustafa Durmuş, “133 Yıl Sonra 1 Mayıs’ta Dünya İşçi Sınıfının Durumu”, 2 Mayıs 2019… http://sendika63.org/2019/05/133-yil-sonra-1-mayista-dunya-isci-sinifinin-durumu-545757/

[57] “Türkiye’de İşçilerin Yüzde 90’ı Sendikasız”, Birgün, 28 Şubat 2019, s.10.

[58] Hakan Koçak, “Emeğin ve Emek Hareketinin Durumu”, 9 Haziran 2019… http://yenidenatilim.com/hakan-kocak-yazdi-emegin-ve-emek-hareketinin-durumu/3900/

[59] 1989 yılı bahar aylarında işçiler işyerlerinde, bölgelerinde kendiliklerinden birçok eylem türünü hayata geçirmeye başladı. Gerek eylemlerin biçimleri, türleri, gerekse yaygınlığı açısından daha önce benzeri pek olmayan Bahar Eylemleri, işçi sınıfının mutlak yoksulluk yaşadığı, örgütlü dayanışma, mücadele reflekslerini önemli ölçüde yitirdiği bir karanlık-tepkisiz dönemden güçlü bir sınıf refleksiyle çıkışını sağlayan eylemlilik sürecini niteler. 

Bahar Eylemleri, işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi açısından önemli sonuçlara yol açtı: İşçiler yaklaşık 9 yıldır unutturulmaya çalışılan sınıfın gücünün temel dayanakları olan kolektif ve dayanışma içinde hareket yeteneğini yeniden hatırlayarak, güçlü biçimde hayata geçirdiler. 

Bahar Eylemleri, 1980’li yıllar boyunca önemli ölçüde sessiz ve tepkisiz kalan veya yeterince tepki veremeyen sendikaların da harekete geçmesi ve 90’lı yıllar boyunca önemli eylemlilikleri hayata geçirmesinde önemli bir etken oldu. Ama Bahar Eylemleri’nin en önemli sonucu, işçi sınıfı ve sendikacılık hareketine bir dizi yeni eylem türü kazandırmasıdır. Özellikle, grev dışında üretimi doğrudan ve dolayla etkileyen yasal, meşru eylem türleri konusunda önemli deneyimleri miras bırakmasıdır.

Bahar Eylemleri, üreten işçi sınıfının yaratıcılığını gösterir. Gerçekten de, eylemler başlangıçta önemli ölçüde kendiliğinden olmasına, önceden belirlenmiş bir örgütlü bir strateji dahilinde gerçekleştirilmemesine karşın, şekilci eylemlerden, üretimi dolaylı ve doğrudan etkileyen eylemlere doğru aşama aşama gerçekleşti.

Uzun bir baskı, sessizlik ve tepkisizlik döneminin ardından gerçekleştirilen eylemler başlangıçta daha çok toplumun dikkatini çeken, basında haber olan, eyleme katılımda işçileri çekinik davranmaya itmeyen “şekilci” eylemler biçiminde yapılmıştı. Örneğin “servislere kadar çıplak ayakla yürüme eylemi, toplu sakal bırakma, kafa kazıtma, bıyığın yarısını kesme, toplu olarak dilenme, kefenli basın toplantısı yapma, iş çıkışı toplu yürüme, alkışlı protesto, ücret bordrolarını işverene gönderme, toplu telgraf çekme vb. eylemler hem toplumun dikkatini çekti, hem sempatisini topladı, hem de gazetelerde haber oldu. Ayrıca da, bu şekilci eylemler, çekinik duran işçilerin de eylemlere katılımını teşvik etti. 

Eylemlerin ikinci aşamasında, işçiler üretimi dolaylı etkileyen eylemleri yapmaya başladılar. Bu arada eyleme katılan işçi sayısı hızla arttı. Servislere kadar çıplak ayakla yürüyen işçiler servislere binmeme, işe geç başlama gibi üretimi de etkileyen eylemleri yaptılar. Eylemler kitleselleştikçe ve yaygınlaştıkça üretimi etkileyen eylem türleri daha fazla hayata geçirilmeye başlandı. Tabii ki bu süreçte sendikaların da devreye girmesi ve eylemleri koordine etmesi de, eylemlere katılımı artırıcı bir etken oldu.

Üçüncü aşama eylemler, üretimi doğrudan etkileyen eylemlerdi. Örneğin, iş yavaşlatma eylemi, fazla mesaiye kalmama, işe topluca geç gitme- erken çıkma, yemek arasını uzatma gibi eylemler hayata geçirildi. Bu eylemler, koordineli ve kolektif hareket etmeyi gerektirdi. İşçiler, bunu birçok işyerinde başardılar. Üretimi doğrudan etkileyen bir diğer eylem türü “toplu vizite” eylemiydi. “Toplu vizite”, üretimi doğrudan etkileyen eylemlerin doruğudur. Bahar Eylemleri’yle işçiler, kitlesel, kolektif hareket ederek, aynı zamanda, hak arama eylemlerine “meşruiyet” kazandırdılar. (Fikret Sazak, “Zor Zamanların Eylemleri”, Cumhuriyet, 29 Aralık 2017, s.14.)

[60] Emre Deveci, “ABD: Eşitsizlik 90 Yılın Zirvesinde”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2018, s.11.

[61] Mustafa Çakır-Emre Deveci, “Ücretleri Açlık Sınırının Altında Kalan Emekçiler, Tüm Talepleriyle Alanları Dolduracak”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2019, s.11.

[62] “Krizin Faturası İşçiye Yükleniyor”, Birgün, 9 Şubat 2019, s.11.

[63] “Türkiye’de Asgari Ücret İnsan Haklarına Aykırı”, Birgün, 4 Mart 2019, s.13.

[64] “İşçinin Hâli Vahim”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2019, s.11.

[65] Ergün Demir-Güray Kılıç, “Sigortalı Sayısı İlk Kez Düştü”, Birgün, 13 Mart 2019, s.10.

[66] Sebahat Karakoyun, “Murat Çakır: Ölmeden Sigorta Yapmıyorlar!”, Birgün, 25 Eylül 2018, s.13.

[67] “İşsizlik Arttıkça İntiharlar Artıyor”, Birgün, 28 Mayıs 2019, s.10.

[68] Mahmut Lıcalı, “AVM’lerde Modern Kölelik”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2019, s.11.

[69] Mustafa Çakır, “ILO’dan Türkiye’ye Sert Uyarı”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2019, s.10.

[70] “Hak İhlâlleri Say Say Bitmiyor”, Birgün, 1 Haziran 2019, s.11.

[71] “Tarım İşçileri Karın Tokluğuna Çalışıyor”, Yeni Yaşam, 4 Haziran 2019, s.4.

[72] Mehmet Kızmaz, “Sisli Bir Yoldur Mevsimlik Hayatlar”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 2019, s.16.

[73] Mahmut Lıcalı, “Her 4 Saatte Bir İşçi Ölüyor”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2019, s.9.

[74] 2019’un Ağustos ayında iş cinayetlerinde yaşamını yitiren 148 işçi: Feridun Yurttutan, Mehmet Aktaş, N.K., N.T., M.T., M.K., Ş.Ö., Selahattin Serçe, Baki Geçitoğlu, Abdülkadir Gökkaya, Hasan Yıldız, Osman Şimşek, Abdurrahman Abdi, Ali Berkel, Dursun Aygün, Kenan Akbıyık, Ömer Faruk Kahraman, Uğur Özer, Ali İhsan Furuncu, Ahmet E., Ferit C., Barış Özcan, Eyüp Kurtulmuş, Ercan Pürenli, Rüşan Özden, Yurii Bostnik, Fatih Gür, Suat Sezer, Nuray Karabulut, Gülay Yaman, Nurullah Dam, Hüseyin Kalıntaş, Selim Kazan, Nazlı Parmak, Yavuz Parmak, Dede Çaldır, Emmeni Hamid, Fatma Cuma, Visal Süleyman, Musa Altınok, Mustafa Kızılırmak, Abdullah Öncel, Sevdim Duman, Erdoğan Demir, Ahmet Taş, İsmail Ceylan, Turan Tayyan, Kemal Karaman, Bahattin Ot, Cesur Pınar, Neşadiye Aka, Mevlüt Bağ, Kadir Bingöl, Meri (Lütfi) Özdemir, Orhan Özvural, Metin Yıldırım, Mehmet Dönmez, Zafer Başkurt, Hasan Barış Efe, Tarkan Gürbüz, Mevlüt Yiğit, Süleyman Şahin, Tolga Baki, İbrahim Şencan, Vedat Ekinci, Emine Hallaç, Hatice El Naccar, Ramazan Yanal, Ala Hennuş, Bilal Duman, Ramazan Katırcı, Selahattin Göktepe, Hamza Atak, Cengiz Baysu, Mustafa Yıldırım, İsmail Tilev, Ayhan Akbaba, Çetin Yaşar Hasırcı, Abdulkadir Solakoğlu, Caner Kul, İbrahim Yaşar, Oğuzhan Aykurt, Arif Gündoğan, Kemal Özdeş, Ünal Efe Ecer, Jindar Şan, Ramazan Karatay, Arif Taban, Fatih Türkeş, Şaban Ölmez, Ümit Kaya, Şevket Kök, Orçun Demir, Lütfi Batkitar, Corc Saud, Hasan Zümbül, Cihan Dalaklı, Yusuf Çelik, Suphi Abuz, Mustafa Savaş, Adem., Ahmet Bayram, Cengiz Güngör, Adem Koca, Ali Y., Abdurrahman Gerçek, Servet Biçer, Rasim Sertel, Ercan Bozkurt, Onur Aydoğdu, Cafer Gökmen, Ali Rıza Özcan, Sinan Çengel, Murat Oruç, Zafer Çamsarı, İlhan Özmen, Cihat Dikmen, Mustafa Tanak, S.K., Emrullah Güler, Mustafa Babuşcu, İbrahim Terlemez, Erkan Şengül, Osman Korkar, Sezai Baş, Didem Şam, Olgun Laçin, Cemil Sarı, Bedirhan Sarı, Kasım Tekin, Tomasz Rysszard Hallmann, Harun Çakmak, Sedef Çetin, Murat Ön, Azat Y., Ömer Orhan Onur, Burak Demir, Kerem İnaç, Ali Ulaş, Yücel Demirci, Mehmet Kel, Osman Küçükergün, Süleyman Zeyrek, Emircan Burak, Yavuz Yıldırımoğuz, Salih Sakin, Ahmet Özkan ve ismini öğrenemediğimiz bir işçi… (“Ağustos Ayında En Az 148 İşçi Yaşamını Yitirdi”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2019, s.11.)

[75] “Her Ay En Az 5 Çocuk İş Cinayetinde Ölüyor!”, Birgün, 12 Haziran 2019, s.10.

[76] “İşçi Cinayetleri 6 Yılda 5 Kat Arttı”, Yeni Yaşam, 24 Haziran 2019, s.4.

[77] “Türkiye’de ‘Çırak’ ve ‘Stajyer’ Adı Altında Milyonlarca Çocuk Sömürülüyor”, 20 Nisan 2019… http://direnisteyiz25.org/turkiyede-cirak-ve-stajyer-adi-altinda-milyonlarca-cocuk-somuruluyor/

[78] “Çocuk Olmak Zor”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2019, s.15.

[79] Ergin Yıldızoğlu, “Büyük Badire – Büyük Resim”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2018, s.9.

[80] Ergin Yıldızoğlu, “Arkasından Baltasını Biledi”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2019, s.11.

[81] Atilio Boron, “Şili Tsunamisi”, 28 Ekim 2019… https://sendika63.org/2019/10/sili-tsunamisi-atilio-boron-567056/

[82] “LKP MK Üyesi Nahal: 17 Ekim Ayaklanması, Lübnan İşçi Sınıfının İsyanıdır”, 28 Ekim 2019… https://sendika63.org/2019/10/lkp-mk-uyesi-nahal-17-ekim-ayaklanmasi-lubnan-isci-sinifinin-isyanidir-567131/

[83] Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Bir Dalga mı?”, 24 Ekim 2019… http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1643951/

[84] “Ekvador, Haiti, Şili, Bolivya ve Honduras’ta Sokakların Ateşi Yüksek”, 28 Ekim 2019… https://www.evrensel.net/haber/389736/

[85] “Irak Protestolarında 5 Günün Bilançosu: 100 Ölü, 5 Bin 500 Yaralı”, 31 Ekim 2019… http://direnisteyiz27.org/irak-protestolarinda-5-gunun-bilancosu-100-olu-5-bin-500-yarali/

[86] “Kölelik aldığı biçimi ve adını değiştirebilir ama temelleri aynı kalmaya devam eder. Bu temel sözcüklerle şöyle ifade edilir: Köle olmak başkaları için çalışmaya zorlanmaktır. Aynı biçimde efendi olmak başkalarının emeği üzerinden yaşamaktır. Eski zamanlarda, kölelere basitçe köle deniyordu. Orta çağda serf adını aldılar, bugünse ‘ücretli’ deniyor. Ücretlilerin durumu kölelerinkinden daha onurlu ve daha az zordur ama yine de açlığın yanı sıra siyasal ve toplumsal kurumlar tarafından çok ağır çalışma koşullarına itilmekte ve kimileri keyif çatmalarını sürdürebilsinler diye çok daha fazla çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar.” (Mihail Bakunin.)

[87] “Dört Ayda 32 Binden Fazla İşçi Eylem Yaptı”, Birgün, 13 Mart 2019, s.10.

[88] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Durum’ Üzerine Spekülatif Düşünceler-II”, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2019, s.11.

[89] Demet Yalçın Güneş, “Metin Uca: Ayağa Kalk ve Karşı Çık”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2018, s.16.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.