KRİZ VE YOKSULLAŞMA ÜZERİNE NOTLAR

0
25

Kapitalizmdeki Yoksullaşma Zenginlikteki Artışın Koşulu ve Bedelidir

Dünyamızın bir yanında aşırı tüketime bağlı hastalıklar ve hastalıklı yaşamın belirtisi israf; diğer yanında ise temel ihtiyaçları dahi karşılayamamaktan kaynaklı hastalıklar ve ölüm kol geziyor. Kutuplaşma ülkeler arasında ve her ülkenin kendi içinde hüküm sürüyor. Dünyanın en büyük tekellerini ve en fazla servete sahip kişilerini barındıran merkez emperyalist ülkeler, zenginlikleriyle, yoksullaştırılmış bağımlı ülkelerden gözle görülür derecede ayrılıyorlar.
Merkez emperyalist ülkelerde yaşayıp da dünyanın en yoksullarıyla aynı kaderi paylaşanların ve yoksullaştırılmış ülkelerdeki çıkarları emperyalistlerle birleşmiş olup onların yaşam standartlarında yaşayabilen seçkinlerin varlığı, her ülkenin kendi içindeki eşitsizliğin ve kutuplaşmanın boyutlarını gösteriyor.

Sömürü ve egemenlik ilişkileri, bağımlı ülkelerin emperyalist merkezler düzeyine gelebilmesi, (işbirlikçi seçkinlerin yaşam standartları bir yana) ülke içindeki yoksulların insanca yaşam koşullarına ulaşabilmesi seçeneğini dışlıyor. Yoksullaştırılmış bağımlı ülkeler, biraz elverişli koşullara kavuşabilmek için birbiriyle itişip kakışarak emperyalist merkezlerin çıkarlarına hizmet etmeye zorlanıyorlar. Toplumsal ilişkilerde kolektif kurtuluşu sağlamaya dönük değişikliklere girişilmedikçe ülkelerin kendi içlerindeki kutuplaşmanın üstesinden gelmek mümkün görünmüyor ve yoksullar dayanışmadan yoksun kaldıkça birbirlerinin yoksulluk nedenlerinden olmayı sürdürüyorlar. Böylelikle tarihsel olarak zayıf düşürülmüşlüklerini pekiştiriyorlar.

Kapitalizm ne dolar milyonerliğinin genelleştiği, insanlık ailesinin tarihsel ve toplumsal olarak beliren ihtiyaçlarını eksiksiz giderilerek insanca yaşam olanaklarının herkes için ulaşılabilir hale geldiği bir sistemdir, ne de herkesin yoksullaşıp geçim derdine düştüğü bir sistemdir. Kapitalizm bu ikisinin bir arada var olmasıdır; tam da bu kutuplaşma ve eşitsizlikte gördüğümüz toplumsal ilişkilerdir. Coğrafi yayılmasının sınırına dayanan kapitalizm, yaşamsal ihtiyaçları hak olmaktan çıkarıp metalaştırarak genişliyor. Bu ihtiyaçları karşılayacak metalar, insanlığın geniş kesimlerince ulaşılamaz hale geldiği oranda sermaye için karlılık vaadine dönüşüyor. Üretimi toplumsal ihtiyaçlar değil de azami kar arayışı belirlediğinden, insanlığın geniş kesimlerinin mahrum edildiği bu metalara talebin yetersizliğinden bahsediliyor. Kapitalizmin birikim, metalaştırma, azami karlılık eğilimi yoksulluk ve kutuplaşma yaratıyor. Bu bakımdan, işsizlik ve yoksullaşmada sıçramayla kutuplaşmayı derinleştiren kriz, kapitalizmde zaten var olmayan hiçbir sonuç doğurmamıştır. Bir yanda stok mallar ve atıl üretim kapasitesi, diğer yanda işsizlik ve yoksunluk biriktirmesi gibi krizin yıkıcı sonuçları olarak anılan ne varsa sistemin doğasında bulunduğunu, bunların krizin sonuçları olduğu kadar nedeni de olduğunu söyleyebiliriz. Yani kapitalizmin eşitsizlik yaratan, toplumları kutuplaştıran dinamikleri ile kriz üreten dinamikleri aynıdır ve sermaye birikimi sürecinde eğilimler olarak içkindir. Bu söylenenlerden kapitalizm yıkılana kadar yoksullaşmaya karşı yapılabilecek bir şey olmadığı sonucunu çıkarmak, kapitalist gelişmenin yoksullaştırılanların birliğini kendiliğinden sağlayacağı sonucunu çıkarmak kadar zorlama bir yorum olur. Kapitalizmin çelişkili yapısı tarafların toplumsal pratikleriyle devinir. Son İMF-DB toplantılarında gördüğümüz üzere, egemenlerin yoksulluk ve kutuplaşmayla ilgilenme nedenlerinden biri budur: Mağdurların birliğini engelleyecek ideolojik-politik araçlar geliştirerek toplumsal pratiği manipüle etmek arzusu.

Kriz yılındaki uluslararası toplantıların öncelikli gündem maddesi krizin nedenleri, hangi aşamada bulunduğu, çıkışın hangi modele uygun gerçekleşeceği, finans sektörünün yeniden örgütlenmesinde ne tür denetim araçlarının devreye sokulabileceği vb. oldu. Değerlendirmelerde teknik yan öylesine öne çıkarıldı ki krizin seyrini anlatmakta kullanılan W, V, U gibi modellemeler günlük dile taşındı. Kullanılan dil krizin toplumsal etkilerini açığa çıkarmaktan ziyade gizlemeye hizmet etti.

Krizin toplumsal yaşama açık ve doğrudan etkilerinden işsizlik, yoksullaşma, kutuplaşma zaman zaman gündeme geldi ancak İMF-DB İstanbul toplantılarına kadar bu güçle vurgulandığına tanık olmamıştık. İMF-DB başkanlarının konuşmaları da aynı içerikte olmasaydı, Tayyip Erdoğan’ın açılış konuşması şov yanı ağır basan bir yön alacaktı.
Öncelikle konuşmaları anımsayalım: T. Erdoğan, ekonomik refahtaki artışa rağmen yoksulluğun önüne geçilemediğinden dert yanıp “kuzey-güney kutuplaşması”nın dikkate alınmasının zorunlu hale geldiğini dillendirdi.

DB Başkanı Robert Zoellick , “toparlanmadan bahsediliyor ama yoksulluk hüküm sürüyor” sözlerini 900 milyon insanın temiz sudan mahrum kaldığı, 1 milyar insanın yoksulluğa mahkum olduğu dünyamızda kriz nedeniyle 59 milyon insanın daha işini kaybedeceği, Sahra Altı’nda 50 bin kadar çocuğun krizin sebep olduğu açlık ve bakımsızlıktan öleceği bilgisiyle destekledi. İMF başkanı Strauss-Kahn da DB’nin bazı verilerine gönderme yaparak ve 2010 yılında da artarak sürecek olan işsizlik ve yoksullaşmanın “düşük gelirli ülkelerde toplumsal huzursuzluk, hatta savaş nedeni” olabileceğini belirterek egemenlerdeki rahatsızlığı çarpıcı biçimde ifade etti.

İşsizliğe, yoksulluğa sebep olarak en zayıfların yaşama hakkını çaldıkları için süren anti-emperyalist gösterilerin hedefindeki İMF ve DB başkanlarının konuşmaları, yoksulluğun gerçekten dert edindikleri yanılsaması yaratabilecek türdendi. Krizin sebpleri ve kriz süreci ile sonrasında bağlı kalınacak ilkeler konusunda görüş birliğinde oldukları da konuşmalarından anlaşılıyordu. Görüş birliğinin çerçevesi şöyleydi:

  • Kriz ve kutuplaşma küresel düzene dışsal olgulardır; siyasi-ekonomik aktörlerin yanlış kararlarının ürünüdür; yanlış kararlardan kaçınılabildiği oranda önlenebilir.
  • Krize karşı önlemler küresel düzenin ruhuna uygun olarak uluslararası işbirliğiyle hayata geçirilmeli, korumacılığa sapılmamalıdır.
  • İnsanlık için küresel kapitalizmden ideal bir sistem yoktur. Krizden sonra “sorumlu küreselleşme” esas alınmalı, İMF ve DB’nin görevi bu düzenden sapmaları gidermek olmalıdır.

R.Zoellick kumarhane kapitalizminden “üretken sermaye sistemi”ne geçilirse Afrika’nın 1 milyar insanı kapsayan bir piyasa ve dolayısıyla yeni bir büyüme dalgasının kaynağı haline geleceğini anlatırken, “sorumlu küreselleşme”yle neyin amaçlandığını da ortaya koymuş oldu.
Bu ön kabuller, yoksullaşmaya ve kutuplaşmaya karşı sonuç alıcı müdahaleleri reddetmek anlamına geliyor. Yoksulların insanca yaşam olanaklarına erişim haklarını kullanabilecekleri koşulların yaratılmasıyla değil, geleceğin müşterileri ve ucuz iş gücü olma potansiyelleriyle ilgilenildiğini gösteriyor. Egemenler sorunu manipüle ederek hak alma mücadelesinde yoksulların etkili birlik oluşturma potansiyellerini dumura uğratmak istediklerinden, yoksulluğu değil yoksulları kontrol altında tutmayı amaçlıyorlar. Yoksulların tepkisizliğinin sınırlarının hangi koşullarda ne olacağını işkenceye katılan doktor titizliğiyle inceliyorlar. Sistemin insani olanı nesneleştirici eğilimi ile örtüşen bu yaklaşım, neden insancıl bir kapitalizm olamayacağının da yanıtıdır.

Ülkemiz, kriz öncesi verileriyle yapılan hesaplamalarla gelir dağılımı adaletsizliği bakımından OECD üyeleri arasında ikinci sıradaydı. Adaletsizliği tolere edecek kamusal mekanizmaların yetersizliğini ve krizin olumsuz etkilerinin en şiddetli yaşandığı ülkelerden biri olduğunu gözeterek, en iyi ihtimalle gelir dağılımı adaletsizliği sıralamasındaki yerini halen koruduğunu kabul etmek gerekir. Doğrudan gelirler dışındaki faktörleri de hesaba katarak yapılabilecek yaşam standartlarına göre toplumsal kutuplaşma sıralamasındaki yeri de yaklaşık olarak budur. Başbakanın “teğet geçecek” dediği krizde, savaş yıllarından sonraki en yüksek ekonomik küçülme oranıyla Türkiye dünya sıralamasının başlarından yer aldı. İşsizlik krizle birlikte sıçramalı artış gösterdi, işsiz sayısı 1 milyon arttı. Yani önceki her iki işsizin yanına bir tane daha eklendi. Böylece ülke tarihinin en yüksek işsiz sayısına ve işsizlik oranına ulaşıldı. İşsizliğin ücretler üzerindeki baskısı ve sermaye kesiminin krizi fırsat bilerek çalışan haklarına saldırmasıyla reel ücretler düştü. Hatta 1929 krizinden bu yana ilk kez nominal ücretlerde düşüş oldu. Çalışma ilişkilerinin çalışanlar aleyhine niteliği (esneklik, kayıt dışı istihdam, iş güvencesi yoksunluğu vb.) daha pervasız sömürü yollarıyla kriz dönemini atlatmak arzusundaki sermaye kesiminin saldırılarının kolay sonuç almasına zemin oluşturdu; aynı zamanda aleyhteki koşullar bu dönemde iyice pekişti. İşsizlikteki artışı ev kadınlarının iş aramaya başlamasına bağlamayı akıl edebilen Bakan Mehmet Şimşek, sermaye kesiminin taleplerini: “Her sektörle bir araya geldik. Talepleri çok benzer. Deniliyor ki, ‘efendim mümkünse vergi almayın, mümkünse hiçbir şey almayın, hatta eğer mümkünse cebimize biraz da para koyun’ diyenler dahi oldu.” sözleriyle aktarmıştı (13 Mart, Radikal).
Kriz süreci politikaları ve sonrasının için yapılan planlama, sermayenin adeta tek taraflı baskısıyla bu talebi elde edebileceği yönde şekillendi. Krizden en çok etkilenenlerin ekonomik bakımdan en zayıf toplum kesimleri olduğu bilindiği halde, sermayenin çıkarlarına uygun olarak alınan tedbirlerde orta ve üst gelir gruplarının korunması esas alındı. Tedbirlerin finansmanı ise geniş kesimlerin sırtına yıkıldı. İşsizlere kullandırılmayan işsizlik fonu kriz tedbirlerinden doğan açığın finansmanı için tereddütsüzce kullanıldı. Sermayenin krizden sonraki beklentilerini karşılamak üzere yapılan ekonomik planla canlanması için doğrudan gelir kaybı ve zamlarla krizin bedeli ödetilen yoksul kesimlere, şimdiden kemer sıkma çağrıları yapılıyor. Krizin etkisiyle yoksullaşanlar beslenme, sağlık, eğitim gibi temel gereksinimlerinde bile tasarruf yaparak yaşamını sürdürmek zorunda bırakıldı, ama bankaların ve başta gelen sermaye gruplarının bu bir yılda karlılıklarını korudukları, hatta arttırdıkları ortaya çıktı. Yani kriz birilerini gerçekten teğet geçti ve kutuplaşmış toplumlardaki ekonomik olayların, farklı taraflar için aynı anlama gelmediği bir kez daha görüldü. Mağdurları birleşerek direniş geliştiremediğinden, işsizlik ve yoksulluk sorunu intiharlar, Başbakanlık önünde silah çekmek, kendi çocuğunu yakma girişiminde bulunmak, Cumhurbaşkanı’nı protesto edip yardım sözü alınca özür dilemek gibi bireysel ve dejenere tepkilerle gündeme geldi; birkaç kişilik işçi alımı için oluşan binlerce kişilik başvuru kuyrukları, emekli maaşı sırasında ölüm, sokağa atılmış aileler, yardım dağıtımlarındaki linç görüntüleri gibi yoksulu acıma nesnesine dönüştüren haberlerle özdeşleşti.

AKP devlet içi güçler arasındaki çatışmadan faydalanarak sistem dışı, dolayısıyla kötü gidişin sorumluluğundan azade, hatta mağdur görünmeyi halen başarabiliyor. İdeolojik referansının İslam olmasını iyi kullanıyor ve sadece toplum üzerinde etkiye değil, aynı zamanda yaygın taban örgütlenmesine sahip. Yıllardır kışkırtılan milliyetçilik ve böyle bir partinin hükümette olması, sorunun yıkıcılığına rağmen, insanca yaşam olanaklarına erişimi hak olarak savunmaya odaklı kitlesel tepkilerin gelişmesini engellemekte önemli rol oynuyor. Çünkü mevcut egemenlik ve sömürü ilişkilerinin iktisaden dışladıklarını bile ideolojik olarak sisteme dahil edebilme kapasitesini, esnekliğini arttırıyor.

Sermaye için krizler, riskler yaratmasına rağmen birikmiş sorunların da aşıldığı dönemlerdir. Toplumsal sonuçları kontrol edebilen krizlerin üstesinden gelinebileceği bilinir. Öyle görünüyor ki kriz dönemini atlatsak da ülkemizdeki işsilik ve yoksullaşmanın üstesinden gelinemeyecek, işsiz sayısı bir daha kriz öncesi düzeyine getirilemeyecek; olsa olsa bu sorunları kontrol edilebilir boyutta tutmak perspektifiyle hareket edilecek. Yoksulluk, işsizlik ve kutuplaşmada dikkate değer düzelme sağlanamasa bile, aradan geçen zaman sorunun algılanma şiddetini zayıflatıp kanıksanmaya evrilebilecektir. İşsizlik ve yoksulluktaki sıçramalı seyrin sorunun daha şiddetli algılanmasına neden olduğu bugün yapılacaklar, mücadele açısından daha etkili sonuçlar doğrucaktır.

Egemenlik ve sömürü ilişkilerini kitlelerle birlikte sorgulamaya, kitle inisiyatifinin gelişmesini teşvik etmeye elverişli bir problem olarak işsizlik ve yoksulluk sorununda yoğunlaşmak için uygun zamandayız. Halkın sorunu nasıl yaşayıp nasıl algıladığını, neden tepkisiz kaldığını, çözüm umudunun nereye ve neden yöneldiğini, birlikte harekete geçmeye elverişli koşulların neler olduğunu anlamak ihtiyacımızı, sorun hakkındaki fikirlerimizi propaganda etmek girişiminin önüne koyarak işsizlik ve yoksullaşma sorununu kitle çalışmamızın gündemi yapmalıyız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here