Murat Karayel: “Özgürlüğün yarım porsiyonuna rızanın varacağı yer köleliktir”

0
668

Küresel ölçekli Covid-19 salgınıyla mücadele hayatın her alanında sürerken cezaevlerinde tutsak durumda bulunan siyasi mahpusların koşulları da gündemdeki yerini koruyor. 

AKP hükümetinin gizlemeye çalıştığı hak ihlallerini Kırıkkale F Tipi Hapishanesi’nde tutsak bulunan arkadaşımız Murat Karayel ile konuştuk.

Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi siz okurlarımızla paylaşıyoruz… 

Odak: Covid-19’a karşı cezaevlerinde alınan önlemler yaşamınızı nasıl etkiliyor?

Murat Karayel: Alınan önlemleri tutuklu/hükümlü haklarının gasp edilmesine denk düşenler ve diğerleri olarak iki gruba ayırabiliriz. Avukat ve aile ziyaretleri, arkadaşlarımızla bir araya geldiğimiz sohbet, spor faaliyetleri; duruşmalara,hastanelere ve başka cezaevlerine sevkler ilk günlerden itibaren askıya alındı. Bakanlık tarafından duyurulan genel nitelikli bu önlemler dışında, karşılaştıkça öğrendiğimiz ilan edilmemiş kısıtlamalar oldu. Mesela koli ve mektup işleri aksatıldı. Gelenler geç dağıtıldı, göndermek istediklerimiz çok bekletilerek postalandı. Günlük gazeteler en az bir gün geciktirildi, bazen hiç getirilmedi. İhtiyaçlarımızı dış kantinden karşılama, berberde traş olma imkanları ortadan kaldırıldı. Cezaevindeki diş muayeneleri durduruldu, revire çıkmak zorlaştı. Cezaevi içinde yer değişimleri; sorunların çözümünün değilse de iletilmesinin yollarından biri olan idare ile görüşmeler sonlandırıldı.

Doğrudan hak gaspı dışındaki kaydadeğer tek önlem, yüz yüze geldiğimiz birimlerdeki gardiyanların çalışma düzenlerinin değiştirilmesi oldu. İkişer hafta cezaevinde kalarak, dışarıyla temasları kesik olarak görev yapmaya başladılar.

Personelin eldiven ve maske takması, hücrelere haftalık birer bardak çamaşır suyu dağıtılması, koridorarın dezenfekte edilmesi gibi, baştan savma uygulandığı için etkisi tartışılan önlemler de var.

Çalışma düzeninin değiştirilerek personel sayısının azaltılmasının bize yansıyan sonuçları elbette oluyor. İnfaz biriminden istediğimiz belgenin gelmesi 10 günü bulabiliyor. Böyle aksaklıklar avukatlarımıza belge göndermemizde, infaz hakimliği ve mahkemelerin aleyhimizde kararlarına itirazda gecikmelere sebep olabiliyor. 

Gasp edilen haklarımızı ardı ardına sıralayıp geçmek, karşılaştığımız risklerin boyutunu gizliyor. Oysa hastane sevklerinin askıya alınmasıyla hasta arkadaşlarımızdan bazıları ölüme terk edilmiş oldu.

Sevkler durdurulduğunda arkadaşımız Cihat Özdemir kanser ameliyatından döneli çok olmamıştı. Tedavisi kesintiye uğradı. Kanser ameliyatı oluyorsunuz, başka organlarınızda da ur tespit ediliyor ama ilk ameliyat sonrasında kontrollerinize gidemiyorsunuz, tetkiklerinizi yaptıramıyorsunuz, alınmamış urların kanserli olup olmadığını tespit ettiremiyorsunuz. Hücreye kapatılıyorsunuz, yaşamanız şansa kalıyor. Salgın günlerinde hastaneye gitmekten daha az riskli değil böylesi. Ama iktidarın toptancı, özgünlüklere kör, sonuçları gözetmeyen yaklaşımının vardığı yer burası. Gerçek amaçları görüntüyü kurtarmak değil de tutsaklarının sağlıklarının ve yaşam haklarının korunması olsaydı; en azından ağır hastaların infazı ertelenirdi. Yapılmadı ve salgın sürecinde hasta tutsaklardan kaybettiklerimiz oldu. 

Başka cezaevlerine sevklerin durdurulduğunu söylemiştim. Geçici bir önlem olarak kabul edilebilir görünüyor. Kemal Tufan ve benzer durumda olanlar için ise ciddi sonuçları var. Arkadaşın cezası 1 yılın altına düştü ve ilçe cezaevlerine geçme hakkı doğdu. Gidebilse, 1 ayda denetimli serbestlikten yararlanabilecek. Şimdi de denetimli serbestlik hakkı var ama F tipi idareleri tutsaklar aleyhine gayretkeşliğiyle bunun önünü tıkıyor. F tiplerinden denetimli serbestliğe geçişi, kurul kararlarıyla engelliyorlar. Arkadaş denetimli başvurusu yapıyor, kurul kararı dayanak gösterilerek reddediliyor. İlçe cezaevine sevk istiyor, bakanlık kararıyla sevkler durdurulduğundan dilekçesi işleme bile konmuyor. Salgın bahanesiyle, idarenin keyfi kararıyla arkadaş fazladan tutulmuş oluyor cezaevinde. 

Sonuçları, telafi olanakları, istisnaları düşünülmemiş toptancı önlemler, bulunduğumuz koşullarda zaten istismara denk düşüyorken cezaevi idareleri bu eşiği de aştı. Kitap, dergi takibini engellemeyi takıntı haline getiren idare bir kez daha yasakçılığa başvurdu. Birkaç cezaevinde daha aynı istismarın olduğunu biliyoruz. Aksayan işler için “olağanüstü günler”, “personel yetersizliği” bahaneleri ileri sürülüyorken; peş peşe disiplin soruşturmalarının açılması, süregelen direniş biçimlerinin cezalandırılması da doğrudan istismar örneklerinden. 

Hastalığın yayılma hızını, cezaevlerine taşınması halinde yaratacağı sonuçları gözeterek, geçici olduğunu varsaydığımız hak gasplarını şimdiye kadar ciddi sorunlar olarak değerlendirmedik. Olumsuz etkilerini hafifletmeye yöneldik. Ne var ki önlem adına haklarımızın yok sayılmasındaki tez canlılığın, sağlığımızın korunması yükümlülüğünün başkaca gereklerinin de gösterilmediğinin farkındayız. Dolayısıyla durumu kanıksadığımız, görece edilgenliği önümüzdeki günlerde de sürdüreceğimiz, devam eden direniş biçimlerinin dışına çıkmayacağımız sanılmamalı. Direnişlerle kazandığımız, gerici infaz yasasında bile yer bulabilmiş haklarımızın neredeyse tümünün askıya alınmasıyla, F tiplerinin açıldığı zamandakinden beter tecrit koşulları oluştu. Böylesi, sürdürülebilir şey değil.

Odak: Adalet Bakanlığı’nın açıklamalrına bakılırsa salgın dönemindeki hak kayıplarınız telafi edilecek…

Murat Karayel: İktidar salgını manüpülasyonla yönetmeyi benimsedi. Hastalığın seyrine ilişkin gizlilik uyguluyor. Bırakalım halktan insanları, demokratik kurumları, siyasi rakiplerini; uzmanlar yeterli güvenilir bilgiye erişebiliyorlar mı? Yandaş güzellemesi yapanlar haricindekiler, bilgi edinememekten yakınıyorlar. Ülke genelindeki durum buyken, gözden en uzak yerler olan cezaevlerine ilişkin açıklamalarına inanmak mümkün değil. Doğrudan gelen, bazı televizyon ve gazetelerde yer bulabilen haberler, hasta sayısı dahil, yapılan açıklamaları yalanlıyor. 

Adalet Bakanlığı açıklamaları cumhurbaşkanlığınınkilere benziyor: Çok iyi işler yapıyoruz, şimdilik ufak tefek sıkıntılar var ise de gelecek süper olacak! Benzerliğin kötü niyetli komplolar kısmı eksikti, geçen günlerdeki “teröristlerin birbilerine hastalık bulaştırma girişimlerini tespit ettik” iddası ile o da tamamlandı. 

Hastalık bulaştırma iddiası, HDP yürüyüşü sırasında Kürt yurtsever tutsakların yemek almama, slogan atma gibi protestolarının hemen öncesinde ileri sürüldü. Tespit ettikleri, hastalık bulaştırma girişimi değil, daha ileriye evrilebilecek protestoların başlayacağıydı. O açıklama kaygılarımız artırdı, “neyin peşindeler?” sorusunu kuvvetlendirdi. Önceki duyumlarımıza göre; Şakran Cezaevi’nde alışılagelene aykırı biçimde tutsaklarla görüşen doktora koronavirüs teşhisi konmuştu. Bunlar üst üste binince olası test girişimlerini kabul edip etmemeyi bile tartıştık. 

Dokunulmazlıklarının kaldırılıp milletvekillerinin tutuklanması, avukatların mesleki örgütlenmesi yasasının değiştirilerek demokratik meslek örgütlerinin tasfiyesine başlanması, kıdem tazminatını ortadan kaldırma, sosyal medyada kapsamlı yasakçılığı yasallaştırma hazırlıkları, yandaşlara yeni rant yolları açma, gösteri ve yürüyüşleri engelleme… İktidarın salgını istismarına irili ufaklı örneği çok. Biri de infaz yasasının değiştirilmesiydi.

İnfaz yasasında yapılan değişikliğin kapsamı infaz indirimlerinde eşitlik ilkesinin ihlalinden ibaret değil. Şimdiye kadar “koşullu salıverme” tarihi gelen arkadaşlardan infazı yakılmamış olanlar halihazırda disiplin cezaları da yoksa tahliye edilebiliyorlardı; yasal zorunluluk böyleydi. Değişiklikle; koşullu salıverilme (yani devrimci tutsaklar için zaten düşük olan infaz indirimden yararlanmak) oluşturulacak heyetlerin vereceği kararlara bağlı hale getirildi. Bakanlık ve cezaevi görevlilerine savcının eklenmesiyle oluşturulacak bu heyetlerin düşkünleşenlerden başkası için tahliye vermesi beklenemez. “Cezaevinde kalamaz” raporlu hasta arkadaşlarımızı bile “toplum için tehlikeli” diyerek bırakmamalarından biliyoruz ne yapacaklarını. Dolayısıyla devrimci tutsakların tümünün bu yasayla infazı yakıldı ve belirlenmiş cezalardan daha uzun süre içeride tutulmalarının yolu açıldı diyebiliriz.

Bahsettiğim değişiklik metnini okuyunca, infaz yasasının çıkarıldığı 2005 yılından bu yana geçen süredeki deneyimlerine dayanarak cezaevi direnişlerini sınırlayabilmek için merkezi tedbirler aradıklarını gördüm. Bu amaçla yeni disiplin cezaları koymuşlar; önceden cezaevlerine engel oluşturan AYM ve Yargıtay kararlarını dolanarak bazı protestoları ceza kapsamına almışlar; günlük gazetelere, dergilere sınır koymuşlar.

Bakanlık, haklarımızın telafisini ziyaretleri işaret ederek gündeme getirmişti. Kapalı ziyaretler bu ay başladı ve siyasal sistemi kodladıkları tekçiliğe uygun yaptırıldı: Ayda bir, bir kişiyle, bir saat kapalı ziyaret. Hastalık taşınması bakımından bir saat ile daha fazlasının riski aynıydı. Uzun ziyaretin koşulları vardı ama zihniyet buna el vermiyor. Yukarıda saydıklarımızda imzası bulunan, hükümetin parçası olan bakanlıktan telafi beklemek yersiz. Tutsak haklarını, içeride ve dışarıda mücadeleyi yükseltmek dışında korumanın ve genişletmenin yolu yok. Görüntülü telefon, telafi söylemleri beklenti yaratıp oyalayarak bizde tereddüt yaratma girişimleri gibi görünüyor. 

Odak: Tutsak hakları için mücadelenin bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz?

Murat Karayel: Tutsak hakları için mücadele, siyasal özgürlükler mücadelesidir, demokrasi mücadelesidir. Sosyal medya yasaklarına karşı çıkmak neyse cezaevlerinde kitap, dergi yasaklarına karşı çıkmak odur. Toplantı ve yürüyüş hakkını savunmak neyse tutsakların meşru direnişlerinin disiplin cezalarıyla boğulmasına karşı çıkmak odur. Türkan Saylan, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Ali Tatar, Ahmet Şık… hakkındaki Fetullahçı yargı kararlarına; yandaşların Enis Berberoğlu ve diğer haksız kararlarına ses yükseltmek neyse DGM yargılamalarının yenilenmesini istemek odur. Demokrasi mücadelesinde tutarlılık bunları bütünlüklü ele almayı gerektirir. Özgürlüğün yarım porsiyonuna rızanın varacağı yer köleliktir.

Mücadeleyi bu perspektifle geliştirebilmenin henüz uzağındayız. Bugünden yarını kazanmak bir yana, ne istediğimizi duyurmakta bile zorlanıyoruz.

Cezaevlerinde yıllardır süren rutin protestolar ve direnişler var. Sanatçılar, avukatlar ölüm orucu yapıyorlar. Bunlara denk düşen sahiplenişin zayıflığından, mücadelenin bedeli kaçınılmaz olan eşiği aşıyor. Temel sorun içerideki ve dışarıdaki örgütsüzlüğümüz. Tutsak direnişleriyle dışarının dayanışması genel çağrılarla yetinme biçimine kadar geriledi. Genel duyarlılığın mayası olmak iddiasıyla harekete geçebilen örgütlü varlık gösterilemiyor.

Örgütsüzlüğün cezaevlerindeki biçimlerinden biri gruplar arası ilişkilerin durumu; iyimser ifadeyle diyalog yoksunluğu. Bu nedenle ortak sorunlar için değil merkezi, tek tek cezaevlerinde dahi ortak pratikler geliştirilemiyor. Dışarıdaki çağrıların havada kalmasında bunun da payı var. mücadelenin parçalılığı, bazı dönemlerde parçaların birbirinin etkisini zayıflatmasına yol açabiliyor. Yayın yasaklarında, havalandırmalara ve hücre içine kamera takılmasında, tutuklu/hükümlü ayrımıyla tecridin derinleştirilmesinde görüldüğü üzere devlet gayet merkezi davranıyor. Bir cezaevinde hayata geçirebildiği uygulamayı kısa süre sonra diğer yerlerde dayatıyor. Buna rağmen, Elazığ Cezaevi’ndeki devrimciler “terörist” yazılı kimlikleri almadıkları için yıllarca avukat, aile ziyaretlerine, hastane, revir muayenelerine çıkarılmazken diğer yerlerde dayanışma eylemleri olmadı. İlk adımda püskürtebileceğimiz pek çok uygulama böyle genelleştirildi. Oysa İmralı’dan yayın yasaklarına, DGM yargılanmalarının yenilenmesinden disiplin cezalarına, hasta tutsakların tahliyesinden sohbet hakkının genişletilmesine kadar hepsi bizim sorunumuzdur anlayışıyla ortak merkezi duruş geliştirmenin koşulları mevcut. Yapılamıyor, çünkü bu parçalılığın, diyalogsuzluğun bir tarihi var. Geçmişten gelen güvensizlikler, oluşmuş yargılar, ortak noktalarımıza ve hedeflerimize körleştirerek dost-düşman ayrımını belirsizleştirecek düzeyde grupçu motivasyon var. Durum bu diye kanıksayacak mıyız? Verili durumdaki olumsuzlukları kader gibi kabullenmeyi devrimcilikle bağdaştıramıyorum. İçeride-dışarıda bunu aşmak için iradeli ve inisiyatifli davranmak, tüm gruplar için devrimcilik iddasının gereğidir kanaatimce.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.