Ne İstiyoruz, Ne yapıyoruz?

0
35

Doğancan Baran

Son zamanlarda arkadaşlar ile konuştuğumuzda, devamlı olarak kurumsal işleyişimizin eksikliğinden, olanaklarımızın bolluğundan fakat bu olanaklarımızı değerlendiremediğimizden söz ediyoruz. Türkiye’de politik durum, solun bu durumdan olumlu sonuçlar çıkarabileceği bir halde. Halkın, iktidara karşı tepkisi hissedilmeyecek düzeyde değil. Bu tepkinin, sokaklara yeterince yansımaması; rahatsızlığın olmadığını doğrulamaz. Kaldı ki, yer yer bunu da görüyoruz. Mesela Alevi mitinglerini, Malatya olayı karşısında toplumun refleksini, Suriye’ye çıkan tezkereye gelişen ilk tepkileri ve hatta yüzbinlerce insanın Cumhuriyet Bayramı’nda AKP’ye karşı “Faşizme Karşı Omuz Omuza!” ve “Tam Bağımsız Türkiye!” sloganıyla gösteri yapmasını buna örnek gösterebiliriz.

Dediğimiz gibi, Türkiye bugün ciddi düzeyde çalışan bir sol hareketin gelişebileceği bir halde. AKP hükümeti, ustalık döneminde halkın üzerinde hegemonyasını yoğunlaştırıken, toplumun iktidar karşıtı kesimleri de bu döneme daha cesaretlenmiş olarak giriyor. Ekonomiden tutun da dış politikamıza; işçilerden tutun da öğrenci gençliğe kadar tüm politik hamlelere karşı toplumun çeşitli kesimlerinin ciddi itirazları var. Dediğimiz gibi bu itirazların örgütlü bir halde olup olmaması, Türkiye solunun özel sorunudur.

Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde bir konumu olan ve çapı ölçüsünde çeşitli faliyetlerde bulunan-refleksler gösteren bir siyasi hareketiz. Ama biz de diğer siyasal çevreler gibi henüz bu konjönktür içerisinde muhalefeti örebilecek halde değiliz. Ne yazık ki Türkiye solunun, bugün reel hayattan kopuk ve “kendi yağında kavrulan” yapısı ile karşı karşıyayız. Birşeylerden rahatsız olmak, alternatifini sunamadığın zaman bir anlam ifade etmiyor. Bu süreçte biz, solun bir güç halini alabilmesi için farklı bir tarza; yenilenmeye ihtiyacı var, diyoruz. Bu yenilenme; geçmişin ve bugünün tahlilini yaparken, diğer yandan da doğru bir tarz ve yaklaşım yani doğru bir metod ele almayı gerektirir. Sosyalist hareketin dogmatik, yeniliğe kapalı, sekter ve halka “nesne” olarak üstten yaklaşımları; geçmişi ve anlayışı ile ilgilidir. İşte “kendi yağında kavrulmak” dediğimiz mesele de buna tekabül ediyor. Kitleselliği azımsanmayacak ölçüde gelişkin yapılar; olanakları ve kurumlaşması geniş yapılar hali hazırda var olsa da; bu yine de bir alternatif yaratamıyor. Grupçuluğu ve sekterliği aşan bir düşünce ve davranış geliştirilemediği sürece kitlesellik gerçek bir devrimci anlam kazanamyacaktır. “Peki alternatif yaratamıyorsa neden kitlesel?” sorusu ise gerçeklilikten uzak kalır herhalde. “Her kitlesel olan doğru mudur?” diye düşünülebilir. Her kitlesellik, doğruluğu ifade etmez.

Yazılarımızda ve yayınlarımızda ifade ettiğimiz metot; yani yenilenmeyi temel alan metot, işte solun içerisinden çıkamadığı bu tarza bir çıkış yolu sunuyor. Bu tarzı henüz kendi arkadaşlarımız dahi tam olarak içselleştirmiş halde değil. “Geleneksel sol” olarak ifade ettiğimiz anlayıştan hala sıyrılamadık.

“Devrimci yenilenme” olarak ifadelendirdiğimiz bu anlayışa biz Marksist hareketin dünü ve bugününü, özellikle Türkiye solunu inceleyerek mücadele içinde vardık. Bu anlamda Paulo Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabı da bize yardımcı oldu. Hamza Yalçın arkadaşımızın “Eğitim ve Dayanışma Hareketimiz” adlı kitabı, ulaşmış olduğumuz görüşleri ve çalışmalarımızı tartışma amaçlı yayınlandı. Şimdi kitabın yeni baskısına hazırlanılıyor.

Temel aldığımız tarz; geleneksel solun insan ilişkilerini, kitle ile temasındaki sorunları, sol kurumlar arasındaki ilişkileri eleştiren bir tarz. Biz örgütün de, devrimin de temel olarak iki insan arasındaki ilişkiden doğacağını ifade ediyoruz. Doğalında sorunun kaynağı iki insan arasındaki ilişkiden başlar ve çözümü de buradadır. Hamza Yalçın’ın “Eğitim ve Dayanışma Hareketimiz” adlı kitabında bu şu şekilde geçiyor; “Yazılarda eğitim ve devrimci mücadeleye bireysel veya toptancı temelde değil insan ilişkileri temelinde bir yaklaşımın okurun dikkatini çekeceğini umuyoruz. İnsan kendi kendisini bir başına devrimcileştiremez ve özgürleştiremez, yani eğiitm ve devrim esas olarak bireysel bir proje değildir. İnsan başkasını da eğitip, devrimcileştirip, özgürleştiremeyeceğine göre eğitimi ve devrimi esas alarak örgüt veya iktidarla kazanılabilecek bir süreç temelinde görmek de zordur. Eğitime, devrimcileşmeye, yeni-insana ve devrimci örgüte asıl olarak insan ilişkileri düzeyinde bakılmalıdır. Bireysel düzlemde yaklaşım tümevarımcılığa çıkarken eğitimi ve mücadeleyi örgüt ve iktidarla kazanılacak bir süreç temelinde gören toptancı yaklaşım da tümdengelime çıkar. İnsan ilişkileri düzeyindeki yaklaşım ise birey ve toplumu, tümdengelim ve tümevarımla birlikte ele alan bir yaklaşımdır” . İnsan ilişkilerinde ise Che’nin “yeni insan” tanımına önem veriyoruz. Meta insan olarak adlandırılan kapitalist birey, ne yazık ki mücadele içerisinde tüm bu geri özelliklerden arınamıyor.

Örgüt, tek tek bireylerin birleşmiş haldeki toplamından oluşan bir kurumdur. Doğalında buna yön veren de, ileriye veya geriye götürecek olan da bu bireyler ve bireyler arasındaki ilişkilerdir. Yani yukarıda söylediğimiz gibi, temel alınacak olan, bu birimdir.

Çalışmalarımızda işte biz de ifade ettiğimiz bu tarzı geliştirmeye önem veriyoruz. Mesela bu anlamda eğitim çalışmalarımızın büyük önemi var. Eğitim çalışmalarımız; kişilerin birbirleriyle doğrudan iletişime geçtikleri, yoldaşlık ilişkilerinin geliştirilebileceği, karşılıklı öğrenme sürecine dayanan, yani öğrenci-öğretmenlerin ve öğretmen-öğrencilerin oluştuğu alandır. Büyük önem verilmesi gerekir. Muazzam olanakları vardır.

Şimdi “ne diyoruz?” kısmına biraz değinebildik. Çalışmalarda temel aldığımız tarzı yansıtabildiğimizi düşünüyorum. Mesela dergimizde yayınlanan Metot yazıları tarzımızı çok iyi yansıtıyor. Geçmişte “Gerçekliğimizle Yüzleşme Cesaretimiz” gibi yazılar da örgüt, insan ve metoda yaklaşımımızı sunuyor. Peki ne yapıyoruz? Çalışmalarımızda hedeflediğimiz şeylere ulaşamamız, bir irade eksikliğimizin göstergesi. Ne yazık ki iddialarımız bu şekilde hayat bulamıyor.

Gayet açık şekilde yürüttüğümüz çalışmaların polis tarafından “yasadışı” lanse edilmesinin nedeni de aslında bir irade boşluğu yaratmayı amaçlıyor olmasıydı. Bu süreçte kısmi düzeyde başarılı olduklarını da söyleyebiliriz.

Şimdi mesele, iddialarımızın hayat bulması ise bunu üzerine gitmemiz gerekiyor. Gerçekten işlere yoğunlaşmalı ve bu anlamda mesai harcamak gerek. Bunların evvelinde; çalışmalarımızın meşruluğunu içselleştirmemiz gerekli. Bu meşruluğu hala anlayamadığımız için, çoğu şeyde iletişim ve irtibat sorunu çekiyoruz. Çalışmada sistem tarafından tasfiye edilmeye çalışılan arkadaşlarımıza sıkı sıkıya bağlanmak ve onlarla dayanışma içerisinde olmak; sisteme karşı en güzel cevaptır. Diğer yönden, çalışmalarımızın-iddialarımızın hayat bulması, merkezi bir işleyişle mümkündür. Bunda da olanaklarımızı kullanmak gerekir. “Merkezi işleyiş”, belki de çoğu arkadaşa “çok gizli bir örgütün, yasadışı bir örgütün merkezi yapılanması” olarak geliyordur. Bu yüzden, gayet açık çalışmalarımızın iletişiminden dahi geri durmaya çalışılıyor. Halbuki, bir marketler zincirinin dahi merkezi bir işleyişi olur. Bizim ideallerimiz tabi ki bu marketler zinciri ile mukayese edilemez. Devletin, devrimcilerden nefreti; pratiği ile ortada. Fakat ortada devrimcilerin mücadeleleri ile, bedelleri ile kazandığı haklar var. Yani Ortaçağ döneminde Engizisyon mahkemeleri gibi bir baskı, verilen bedeller ile kaldırılıyor. Türkiye’de eskiden meşhur 141 ve 142. maddeler; devrimcilerin ısrarı, sosyalizmin meşruluğunu savunmaları sonucunda kaldırılıyor. Bunlar devletin “vermek zorunda kaldığı” haklardır. Yani burada mesele, bu kazandığımız hakları, meşru görmek ve bu temelde yaptığımız herşeyi yeterince savunak.

Türkiye devrimci hareketinin gelişmesi, ortaya koyduğumuz sorunların aşılması, solda birlik gibi sorunlar işte çizdiğimiz çerçevede mümkündür. Tüm bunları da ısrar ile yapabiliriz. Mücadeleyi içselleştirmek, mücadele insanı gibi davranmak, çabalarımıza yoğunlaşmak gerekir. Mücadeleyi her arkadaşımız tüm meselelerin önüne almalıdır. Basit görevlerden başlayalım: Kurumlarımızın düzgün açılıp kapanması, buradaki arkadaşların doğru yerlerde istihdam edilmesi, hiçbir arkadaşımızın boş durmaması gerekir. Arkadaşlarımız eğitim çalışmalarına çok önem vermelidir. Çalışmalarımızın merkezi işleyişine destek olunmalıdır. Dergi kitlelere ulaşmak açısından önem arz eder. Derginin yayınında ve dağıtımındaki çalışmada  aktif olunmalıdır. İnsan kazanmada ve pratik çalışmayla içiçe grup çalışmaları yoluyla kadro yetiştirilmesinde aktif olunmalıdır.

Bunlar zor olmayan, mütevazı ama bizi geleceğe taşıyabilecek görevlerdir. İnançla, kendimizi gözden geçirerek ve kararlıca çalışmamız halinde büyük görevler için hazır hale geleceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here