NEREYE GİDİYORUZ?

0
36

Cemalettin Can-15/10/2013-

Can sıkıcı işaretler gene yoğunlaşıyor. Hükümet Gezi direnişini kontrol altına almayı başardı. Türban yasasıyla kılık kıyafet özgürlüğü adı altında devlet ve toplum katlarında dinci egemenlik yolunda yeni adımlar atıldı. Balyoz Davası’nda AKP yanlısı olmayan generaller ve subaylara uyduruk delillere dayanarak verilen mahkumiyet kararları onaylanmasıyla toplumda korkular perçinlendi. Medyada, sanat çevrelerinde ve zenginler katında AKP’den yana olmayanlar eziliyorlar. Önümüzdeki seçimlerde Erdoğan’ın başarı kazanması bekleniyor. Halk gene tabuta kondu. Üzerimize ölü toprağı serpiliyor.

Ortadoğu konusunda yaptığı isabetli değerlendirmeleriyle tanınan Hüsnü Mahalli Yurt Gazetesi’nde haber olarak verilen bir söyleşide (http://www.yurtgazetesi.com.tr/ gundem/eger-2023te-amerika- akpyi-satmazsa-h42952.html) 2013 yılında Türkiye’nin Malezya olmasının beklenebileceğini ifade etmiş. “Eğer 2023’te Amerika AKP’yi satmaz, iktidardan düşürmez ise yeni bir Türkiye ortaya çıkacağını, Türkiye’nin toplum ve devlet olarak İslamlaştırılacağına inanıyorum. Yani Türkiye’nin, bir Malezya olacağını düşünüyorum”. Malezya’da büyük bir Budist topluluğa ve yüzde 10 civarındaki Hristiyan nüfusa rağmen şeriat geçerli. Oradaki kralın yerini burada Erdoğan’ın alması düşünülmektedir. Hüsnü Mahalli Türkiye’yi Malezyalaştırma planının başarısını ABD’nin tavrına bağlıyor. ABD, Erdoğan’ı satmazsa plan başarıya ulaşacak, demeye getirmiş.


Ilımlı İslam denen model
Malezya’da adım adım gelmiş. Ece Temelkuran 2007 yılında yayınlanan yazı dizisinde bir aydının sözlerine gönderme yapmış. (http://berberoglu. wordpress.com/2007/09/29/iste- malezya-ece-temelkuran/). O insan siyasal İslam’ın sıkılmış diş macununa benzediğini, geri dönüşünün olmadığını söylemiş. Bu sözler ve dinci egemenliği ilerletme yolundaki yukarıdaki anılan gelişmeler durumumuzun parlak olmadığını düşündürüyor.

Gezi direnişi günlerinde halkın önünde yürümüş olan ünlü sanatçıların bir kısmı, dalga çekilince korktu ve teslim oldu. Diğerlerinin ise sesleri pek çıkmıyor. Gezi direnişinin sözcüleri yargılanma baskısı altında tutuluyorlar. Polis özelikle Gezi’nin ardından muhalefeti korkutma, sindirme ve örgütsüzleştirme yolunda yoğun olarak çalışıyor. Gezi’den içeri alınıp bırakılanların yıldırılarak düzene entegre edilmesi yolunda yoğun çabalar yürütülüyor.

AKP, muhalefeti bölme yolunda başarılı adımlar atıyor. Demokratikleşme adı altındaki paket, okul çocuklarına okutulan andı kaldırmakla aslında toplumdaki ulusal duyarlılıkları karşı karşıya getirmeyi amaçladı. Kamuda türbanı serbest bırakarak hem dinci baskıların önünü açtı hem de kendisine özgürlükçü görünüm verdi. O arada kitlesel gösterileri engellemek için polisin ve mahkemelerin keyfi gözaltı yetkilerini artırdı. Şimdi AKP kapitalistlere işçileri kıdem tazminatı ödemeden işten çıkarma yetkileri veriyor.

AKP, toplumdaki tek örgütlü etkin muhalif güç olan Kürt ulusal hareketiyle alttan alta bir anlaşma içinde bulunuyor. Hatta Kürt ulusal hareketi aracılığıyla muhalif burjuva partisi CHP’yi gerileterek kendi gücünü artırmaya çalışıyor. Bu plana uygun rol almaya çalışan kişiler AKP medyasında geniş yer buluyorlar. Hükümet aynı zamanda sol içi bölünmeleri körüklüyor ve solda birlik yolunda atılabilecek sağlıklı adımları baltalıyor.

Gezi direnişi döneminde moda söylemle “Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak”, deniyordu. Şimdi dalga duruldu ve gene Erdoğan konuşuyor, millet dinliyor.

Her şey boşa mı gitti?

Gezi direnişinin hemen öncesinde de AKP artık Türkiye’nin en az on beş yılını ipotekledi, görünüyordu. Öyle olmadığı anlaşıldı. Gezi direnişi dipteki oluşumların, alttan alta gelişen toplumsal hoşnutsuzlukların yüze çıkmasıydı. Şimdi direniş çekildi ama toplumda hoşnutsuzluk alttan alta gelişmeye devam ediyor.

Her şeyden önce dinciler uluslararası alanda büyük bir zemin kaybettiler. Saldırı Suriye’de durdu. Dinciler ilerleyemiyorlar. Bu yüzden Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gerici ittifakı sürdürülemez hale geldi. ABD ve Batı artık bu devletlerin arkasında değil. İran ile anlaşmaya çalışıyorlar. İran ile ABD arasındaki görüşmelerin sürdüğü hissediliyor. ABD ve Batı; AKP’yi hala destekliyor fakat bu eskisi gibi değil ve olamaz da.

Uluslararası destekleri azalan AKP, Kürt ulusal hareketini karşısına alırsa iktidarda tutunamayacağını biliyor. Kürt ulusal hareketi AKP ile ne kadar işbirliği yaparsa yapsın bu hareket kendi çıkarlarını savunur ve AKP’nin oyuncağı olmaz. Arada çok önemli çelişkiler var. Kürt ve Türk egemenlerin birliği yoluyla yeni-Osmanlıcı hayallerin gerçekleşme zemini bulun- muyor. Kürt ulusal hareketi ile görüşmeler AKP’ye sadece nefes aldırabilir. Hatta bu görüşmeler uzun dönemde AKP’nin aleyhine sonuçlar doğuracaktır. Kürt ulusal hareketi laik bir harekettir.

Türkiye ekonomisi eski büyümeyi sürdürecek görünmüyor. Halk, sıkıntıyı hissettikçe tepkileri artacaktır.

Erdoğan toplumu dinci ve laik şeklinde kutuplaştırarak gücünü pekiştirmeye çalışıyor ama uluslararası planda önü kesilen dincilik Türkiye’de içten içe çürüyor. Dinciliğin en büyük zaafı buradadır. İktidar bugüne kadar Müslümanlık adı altında Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de Haçlı güçlerinin yanında oldu. AKP’nin Muaviye Müslümanlığı İslam’ı zenginleşmenin, yağmacılığın, adam kayırmacılığının, baskı, şantaj yoluyla insanları sindirmenin aracı olarak istismar etmeye dayanıyor. Bu çürümeye karşı Anti Kapitalist Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar gibi İslam adına sola yakın hareketler de gelişmeye başladı. Diğer yandan her ikisi de Muaviye Müslümanlığını temsil eden Cemaat ile Erdoğan’ın arasındaki çelişkiler keskinleşiyor.

Dinci iktidarın Alevi kesimi ile istikrarlı bir anlaşma yapması olanaksız. Cemaat eliyle gündeme gelen Cami- Cem evi projesi de tutmaz. Hele ki Suriye’ye ortaya konan Alevi düşmanlığından sonra Aleviliği bugünün dinciliği içinde eritmek zordu.

Medya ağır baskı altında. Fakat aynı zamanda hem solda hem de ulusalcı kesimde muhalif bir medya gelişiyor. Hükümet bu gelişmeyi önleyemiyor. Türkiye’de ciddi bir Kemalist birikim var. Bu birikim yakın geçmişteki gibi faşizan bir yönde seyretmeyip sola eğilimli bir laik muhalefete dönüşme eğiliminde. Türkiye solu, Aleviler, Kürt ve Türk ulusalcıları ve laik güçler arasında anlaşma potansiyeli güçleniyor. Bu alana hitap etmeye çalışan Yurt gazetesinin sağladığı başarı dikkat çekiciydi. Merdan Yanardağ’ın Ergenekon davası nedeniyle hapsedilmesi bu yüzdendir.

Dinci diş macunu tüpünden çıktı, onu tüpe geri döndüremeyiz, deniliyor. Bu tür değerlendirmeler son tahlilde dinciliği frenleyecek tek gücün ordu olduğu kabulüne dayanıyor. Ordu politik alanda hükümetten bağımsız bir güç olmaktan çıkarsa dinciliği kimsenin frenleyemeyeceği düşünülüyor. Oysa Gezi direnişi toplumda laikliğin savunucusu asıl güçlerin kimler olduğunu ortaya koydu. Ordu, Gezi güçleri arasında yoktu! Laiklik artık bir sivil harekettir ve onun içinde anti-kapitalist, anti- faşist Müslümanlar da var. Zaten ordunun laikliği sahte bir laiklikti.

Hatta ordunun siyasi alanda bağımsız güç olmaktan çıkması asıl olarak halkın değil oligarşinin aleyhine sonuçlar doğuracak. Çünkü polis şimdi daha çok hedef olacak.

Polis, uyguladığı baskıyla ve keyfi metotlarla giderek daha çok nefret toplayacak. Ordu teşkilatı, güçlü ve köklü yapısıyla emperyalizme bağlı kapitalist düzenin günahlarını taşıyabiliyordu. Askeri darbeler, bir anlamıyla, sistemin kendi günahlarını ordunun sırtına vurmasıydı. Hatta bugünkü iktidarlarını askeri darbelere borçlu olan AKP ve Cemaat bugünkü güçlerine hem ordu vasıtasıyla yani 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinden faydalanarak kavuştular hem de sömürü ve baskı düzeninin bütün suçlarını orduya yıktılar.

Mesela Suriye’ye karşı girişilen akılsızca tertipler ordunun bağımsız bir güç olmaktan çıkması nedeniyledir. Ordu etkin bir güç olsaydı oligarşiyi böyle maceralara sokmak çok zordu. Kaldı ki polis ve hükümetler ne düzenin pisliklerini taşımaya yetecek güce ne de sistemin uzun vadeli çıkarlarını savunabilecek akla sahipler. Cemaat ve AKP ülkeyi şantajlarla ve baskılarla yönetiyor. Demirel’e rahmet okutacak denli yüz kızartıcı yöntemlere dayanarak yakınlarını zenginleştirmeye dayanan egemenlik, tepki yaratır. Devlet içinde bunlara “dur” diyecek gücün kalmamış olması oligarşinin önemli bir açmazıdı.

Artık bir tek ciddi laik güç var, o da halk hareketi!

ABD-AKP-Cemaat operasyonuyla tasfiye edilen generaller sivil hareketin gücünü çok önceden görmüş ve solun geleneksel tabanıyla Alevi kesimini etkilemeyi hedef almışlardı. Cumhuriyet mitingleri adı verilen çok büyük gösteriler bu çalışmaların ürünüydü. Hükümet bu güçleri tasfiye edince muhalefet tabanı daha demokrat bir tutuma açık hale gelecekti. Gezi direnişinin kitlesel tabanı bu sayede oluşacaktı. Şimdi bu taban hala duruyor ve üstelik deneyimler de kazanmış durumda.

Dünyada kapitalizme karşı yeni bir sol muhalefetin gelişmekte olduğu dönemde Türkiye solu ülkemizde laiklik uğruna mücadelenin öncüsü olmak gibi bir misyon daha taşıyor. Bu durum solun gücünü azaltmaz, artırır.

Türkiye solunun artan mücadele olanakları değerlendirebilmesi için bağımsız davranması gerekir. Hiçbir dinsel, ulusal hareketin, hiçbir burjuva kampın safında yer almamalıyız. Kendi öz gücümüze güvenmeliyiz. Türkiye solu aynı zamanda CHP dahil hiçbir muhalefet gücünü gereksiz yere karşısına almamalıdır. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm yolundaki mücadelemizi ilerletmek için yeri geldiğinde CHP dahil herkesle birlikte çalışabilmeliyiz. Bunun mümkün olduğunu pratikte defalarca gördük. Tutuklanmalarda CHP milletvekilleri de BDP milletvekilleri de yanımızda oldular. Gezi direnişinde CHP milletvekilleri yanımızda oldular. Bir etkinlik yapacağımızda CHP’den de BDP kesiminden de destekler alabildik. Bu güçlerin kendi aralarında güç mücadelesini ve diğer muhalefet güçlerini yedekleme çabalarını anlıyoruz. Ancak biz Türkiye devrimci hareketi olarak o saflaşmaların içinde yer almak zorunda değiliz.

CHP güçleriyle birlikte iş yapılacaksa bunun için biz mesela anadilinden eğitime karşı çıkmak zorunda değiliz. Anadili haktır, bunu savunuruz. BDP güçleriyle birlikte iş yapacaksak onların CHP’yle rekabetlerinin destekçileri olmak zorunda değiliz.

“Biji Serok Apo!” sloganı da “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” sloganı da bizim sloganlarımız değiller. Ama o sloganları atanları düşman görmüyoruz ve onlarla dost olmaya çalışırız.

Ne Türk bayrağını ne Kürt bayrağını, ne Mustafa Kemal resmini ne de Öcalan resmini karşımıza alırız. Hatta Türk bayrağını, Kürt bayrağını, Mustafa Kemal’i, Muhammed’i Ali’yi karşımıza değil yanımıza almalıyız. Kürt halkı Öcalan’ı benimsiyorsa Öcalan için de dikkatli dil kullanırız. Bu demek değil ki devrimci eleştiriyi bir kenara koyacağız. Devrimci eleştiri bütün kutsalların üstündedir.

Gezi direnişi duru gökte çakan bir şimşek değildi. Toplumsal tepkilerin alttan alta gelişmesi devam ediyor. Türkiye solunun mücadele olanakları artıyor. Bizler de çalışmalarımızı geliştirmekteyiz. Görevimiz Hareketimiz olarak öz gücümüze ve solun kendi öz gücüne dayanarak çeşitli muhalif kesimler arasında eşgüdüm sağlayacak bir oluşum yaratmaktır. Bu süreçte bizim dışımızdaki güçlerin bizi bölmesine karşı uyanık olmalıyız.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here