Oblomov ve Ernesto

0
95

Ümit Genç

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu yazı bir özeleştiri yazısıdır da aynı zamanda. Mücadelenin neresinde olduğumuzu sorgulamak, her gün, her saat, her dakika yaptıklarımızla; düşünce ve yapmak istediklerimiz arasındaki ilişki ve çelişkiyi tartışmaya açmak istiyoruz.
Yazımızın temelini Gonçarov’un en önemli eseri olan Oblomov ve Kitabın aynı isimli başkarakteri oluşturacak. Gonçarov, Rus Edebiyatı’nın en önemli yazarlarındandır. Kişilik yaratma, karakterlerini gerçekçi biçimde ele alma konusunda büyük başarı sergilediği söylenir.
Yazar, Roman’ında Rus derebeyleri ile Avrupalı sermayedarlarını, tüccarları ‘çatıştırır’; yani feodaller ile burjuvaziyi kıyaslar. Olaylar Avrupa’da burjuvazinin şekillendiği; Rusya’da ise yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı dönemde geçmektedir. Roman ilerledikçe, derebeyi Oblomov’un pasifliğine, burjuva Stolz’un ise dinamizmine daha yakından şahit oluruz.
Endüstri gelişir, derebeylikler yıkılır. Feodaller düşer, burjuvazi yükselir. Feodalizm tarihe karışmakta, kapitalizmin şafağı doğmaktadır. Bu süreçte burjuvazi, tarihi bir adım ileri taşıyacak güçken, feodaller artık ömürlerini doldurmuşlardır. Burjuvazi gün be gün iktidara yerleşmektedir.
Oblomov tam da bu süreçte, Stolz’un hırsına, ihtirasına; Stolz ise Oblomov’un uyuşukluğuna anlamsızca ‘bakar’. Kitabın esas konusunu da birbirini anlayamayan bu iki eski dostun tezatlıkları oluşturur. Ancak zannedilmesin ki ‘Oblomovluk’ denilen hastalık yalnızca feodallere hastır. Tıpkı o dönemin feodalleri gibi, artık dünya çapında gericileşmiş olan burjuvazi de Oblomovluk’a kolayca kapılabilir; dahası, Oblomovluk proleterya ve devrimcilerin saflarında da hayat bulabilir.
Lenin bu konuya bir konuşmasında değinmiştir: “Rusya 3 devrim geçirdi, yine de Oblomovlar kaldı; çünkü Oblomovlar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil; işçiler ve komünistler arasında da var. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok temizlemek, yıkamak, sarsmak ve dövmek gerekecektir.”
Evet, Oblomov’luk içimizdedir ve ona karşı özeleştiri ve eleştiri mekanizması ile sürekli mücadele yürütmemiz gereklidir.
Bu söylediklerimizden ötürü okur, Oblomovluk ile kastedilenin sıradan bir tembellik ya da uyuşukluk olduğunu zannetmesin. Oblomovluk çok daha tehlikeli bir hastalıktır. Tembellik ve uyuşukluk halinin farkında olunmasına rağmen bu duruma karşı harekete geçememek, harekete geçildiğinde ise tutarlı, kararlı, inisiyatifli bir tutum içerisinde olamamaktır. Yapılması gereken işlerin, görevlerin, sorumlulukların; gerçekleştirilmek istendiği halde yapılmaması; kişinin kendi kendisini; işleri, görev ve sorumluluklarını sürekli- erteleme doğrultusunda ‘kandırması’dır Oblomovluk.
Oblomovluk’unu bilip de Oblomovluk’u aşamama çelişkisidir; çünkü farkındalığa rağmen harekete geç(e)memektir Oblomovluk.
Sorunun temeli, aslında çok daha basittir. Tüm Oblomovlar inkar etseler de, aslında tembelliklerinin farkındadırlar. Genelde tembelliklerini aşacak iradeleri olmadığını da bildiklerinden, bu konuda inisiyatif gösteremez ve hatta buna niyetlenmezler bile. Öyleyse sorun açıktır ve bir irade sorunudur.
Yukarıda da belirttik: Dün nasıl ki ‘nöbet’ feodalizmden kapitalizme geçmiştir, bugün de tarihi ileriye taşıma görevi proleteryanın omuzlarındadır. Burjuvazi, artık gerici bir sınıftır. Tıpkı o çöküş dönemi feodalleri gibi bugün de burjuva unsurlar arasında Oblomovluk anlaşılmaz bir durum değildir. Ancak; proleterya da, üretim sürecindeki işlevi ve tarihsel misyonu açısından ‘tembelliğe’ yatkın olmasa da, Oblomovluk’a yakalanabilir… çünkü Oblomovluk tembellik ile sınırlı bir durum değildir. Mevcut durum karşısında inisiyatif sergileyememek, o an için atılması doğru ve gerekli ama bir o kadar da çetrefilli gözüken adımlar karşısında harekete geç(e)memektir Oblomovluk.
Tüm bunları göz önüne aldığımızda, yani sınıf çelişkileri ve sınıfların sosyo-ekonomik anlamda toplum ve bireyle olan ilişkileri açısından incelediğimizde; Oblomovluk’un zıddı, yani karşısına koyabileceğimiz tipoloji, devrimci – direnişçi karakterdir. Somut örneğini Che Guevara, Deniz Gezmiş ya da Ömer Yazganların yaşamında bulabileceğimiz sosyalist yeni insandır yani. Tarih ve somut koşullar, nasıl ki çözülen feodallere karakter olarak Oblomovluk’u, yükselen burjuvaziye Stolzluk’u yakıştırmışsa; burjuvazinin çözülüş sürecine de Oblomovlaşmış Stolz’luğu, proleteryaya ise Che’de maddeleşen yeni insanı yakıştıracaktır.
Okur bu söylediklerimizden, Che, Deniz ve Ömer’in tüm özelliklerini proleteryaya, Oblomov’un tüm özelliklerini feodallere ya da Stolz’unkileri burjuvaziye ‘patent’lediğimiz sonucunu çıkarmamalıdır. Burjuvazi ve proleterya birbirinden farklı gezegenlerde yaşamıyorlar. Feodaller ve burjuvalar da gökten zembille inmemişlerdi. Savaşım içerisindeki sınıfların birbirlerinden her anlamda etkilenmeleri maddenin doğası gereğidir. Dolayısıyla burjuva kişiliğe ait bir özelliğin proleteryaya ait bir unsura da sızabilmesi sıklıkla mümkündür. Tarif etmeye çalıştığımız, bir sosyo-ekonomik sınıfın, kendisini var eden maddi koşulların da etkisiyle, kendi özgün temsilcilerinde maddeleşen genel etkisi, yansımasıdır.
Che, Deniz ve Ömer ile örneklediğimiz sosyalist birey konusuna dönelim. Kastettiğimiz yeni insan; düşünen, sorgulayan ve dahası düşündüğünü -ertelemeden- hayata geçirebilen; insanın özüne güvenen ve onu gerçekten seven bir kişiliktir. Etrafındaki dünyaya, yaşadığı coğrafyaya, çevresine karşı son derece ilgili ve sorumludur. Bu ilgisi ona yaşadıkları, gördükleri karşısında tecrübe ve birikim kazandırır ve O, bu birikimden; yaşamın dayattığı sorunlara çözüm olabilecek çıkarımlara ulaşacak biçimde yararlanır. Dünyayı algılar, eleştirel bakışı ile bu algı; tezlere dönüşür; yani etrafına karşı ilgisiz olmayan sosyalist birey, kayıtsız da kalmaz. ‘Ne ve nasıl yapmalı’ sorularının yanıtlarını fark eder ve duraksamadan da gereğini yapar. Dünyayı değiştirmeyi, geliştirmeyi bir görev bilir. Sosyalist bir birey için; insanlık ve dünyayı daha iyiye taşıma mücadelesi vermek, insan olmanın gereğidir zaten. Bunu nasıl yapacağı konusunda araştırır, düşünür, fikir üretir. Fikir üretme ve düşünme işini de bireysel bazda ele almaz. Toplumla birlikte öğrendiklerini, toplumla diyalog içinde değerlendirme ve vardığı sonuçlar doğrultusunda da duraksamadan, insanlık için ve insanlarla birlikte harekete geçmeye hazırdır.
Oblomov gibi, kapısının önündeki olaylara dahi ilgisiz kalamaz. Oblomov gibi, öğrenmeye, yeniliğe, fikir üretimine kapalı olamaz. Oblomov gibi, aslında yapılmasını önüne görev koyduğu işleri hemen ardından unutamaz. Oblomov gibi, kendi yüreğini soğutup da, o soğuğun içine büzülerek yaşamını sürdüremez.
Hayatın önümüze koydukları karşısında harekete geçememektir Oblomovluk. En ufak bir değişim düşüncesine karşı dahi en büyük direnci sergilemektir. Yukarıda da belirttik; tembelliğinin farkında olmasına karşın, aşma doğrultusunda müthiş bir iradesizliktir.
Bunları tekrar hatırlattıktan sonra tekrarlasak sorumuzu; Solda, Hareketimizde ve kendimizde Oblomovluk ne durumda acaba? Mücadelenin gereklerine karşı ne kadar iradeliyiz? Daha çok inisiyatif alamaz mıyız gerçekten? Söz konusu olan inandığımız değerler değil mi? Değerlere ve mücadeleye inandığımız oranda, onun gerekleri doğrultusunda inisiyatif göstermemiz de gerekmez mi?
Sola gelişme imkanları sunan bir süreçten geçiyoruz. Hareketimiz; pek çok bölgede; etkinlik ve kitleselliğini arttırabileceği çalışma ve ilişkilere sahip. ‘Elini taşın altına koyabilecek’ aktif arkadaşlarımızın etkin ve üretken olabilecekleri imkanlar söz konusu. İradeli davran(a)mamak için geçerli ne sebebimiz olabilir?
İçimizde türlü türlü Oblomovvari özellikler olabilir. Bunlardan en yaygın olanının inisiyatif sorunu olduğu açık. Elini taşın altına koyma ve harekete geçmede kararsızlık, irade eksikliği, bahane üretme alışkanlıklarımız, özgüvensizlik…
Hiçbir arkadaşımızın bu tarz gerekçeleri, insanlık mücadelesinde eksik kalmak için geçerli gördüğünü zannetmiyoruz. Biz sosyalistiz. Kitlelerin kendi sorunları hakkında irade sahibi olmasını savunuyoruz. Pasif bir şekilde özgür olunmaz. Özgürlük irade gerektirir. İrade ve inisiyatif kültürünü saflarımızdan ve çevremizden başlayarak topluma kazanmalıyız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here