Erol Zavar-Mahmut Soner Yazdı: ÖLÜ İŞÇİLER ÜLKESİ

0
32

Erol Zavar – Mahmut Soner

İşçi sınıfı ya devrimcidir ya hiçbir şey” (K. Marx)

Soma’da 301 madencinin acısı henüz tüterken, Ermenek’te bir işçi katliamı haberi daha geldi. “Madeni su bastı ve 18 işçi mahsur kaldı” diye geçiyor haberler. Sanki işçiler bir su gölünün üzerinde mahsur kalmış da, bir kurtarma botu yetişip hemen alacakmış gibi onları. Daha baştan tepki azaltmak için böylesi iğrenç bir haberciliğe imza attı medya. Güçle hemhal olanın sonu rezalettir.

Başbakan, bakanlar her katliam sonrasında yaptıkları matbu açıklamayı yapıyorlar yine; “Sorumluluğu olan varsa, mutlaka hesabı sorulur, hiçbir şeyin üstü örtülemez” vb. vb. 18 işçi ise bu yalanları duyamadan madenin bir köşesinde sular altında yatıyor. Cumhurbaşkanının “daha ilk anda devletin bütün imkânlarını seferber edin dedim” sözünü duymadılar örneğin. Şişiriyor Cumhurbaşkanı, “emir verdim, bütün olanaklar seferber edilecek” diyor ve bu cümlenin kaç oy edeceğini hesaplıyor belli ki. Devletin bütün imkânlarının yetersiz birkaç boru ve bir çakaralmaz pompadan ibaret olduğu anlaşılıyor. Borular patlıyor ve en önemli dakikalar saatlere, günlere dönüşüp harcanıyor. 6 gün oldu ve henüz su boşaltılabilmiş değil.

Devlet, hükümet cenahı rahat. Nasıl olsa dul eşlerine şu kadar para ödeyeceğiz, maaş bağlayacağız diyerek bunu da atlatacaklarına, parayı alan dul eşlerin, ailelerin susacağına eminler. Deneyim bunu gösteriyor çünkü. Biz yine de hatırlatalım Lenin’in sözünü: ” İşçi sınıfının ekmek kadar onura da ihtiyacı vardır.” Kanımıza para biçme tekliflerini suratlarına çarpma cesaretini tek tek kişiler olarak göstermekten bir sınıf tavrına dönüştürmeyi öğrenmemiz gerek.

Burjuva muhalefet cinayetin sorumlusu olarak hükümeti gösteriyor. Haklılar ve gerçeğin bir yanı bu. Bir eski bakan diyor ki, “tonu 132 dolardan çıkarılan kömürü biz 24 dolara indirdik” diyor maden sahipleri, işte bu aradaki fark sömürüdür. “Burjuva aydının kafa karışıklığıdır bu. 132 dolardan çıkarıldığında da sömürü vardır. Aradaki fark, çalışma saatlerinin artırılması ve emeğe ödenen ücretin düşürülmesiyle mutlak artı değerin çoğaltılarak sömürünün derinleştirilmesinden, işçinin neredeyse kölelik koşullarına mahkûm edilmesinden kaynaklanmaktadır. Maliyet bir de gerekli güvenlik önemlerine harcanan paranın kısıtlanmasıyla düşürülmektedir. Bu da daha çok işçinin canına mal olmaktadır. İşçinin kanı da maliyete ekleniyor ama onun ve bu sırada üretimin durmuş olmasının önemi yoktur, nasılsa bu “zarar”ı devlet kamu adına üstlenmekte, kapitalist zarar etmemektedir. “Yanan her toma için 10 toma alırız diye “gürleyen” başbakan tomaların her biri için 4-5 milyon doları rahatlıkla veriyor ama kurtarma çalışmaları için 25 bin dolarlık bir pompayı sağlayamıyor. Güvenlik devleti insanın değil, insana karşı devletin güvenliğidir.

Maden sahibinin hükümetle ilişkilerine, arada da dönen rüşvetlere, yemeğin yeraltında yendiğine dikkat çekiyor muhalefet. Hükümette yemek meselesini bu cinayetin sebebi olarak göstermeye çalışıyor. Kuşkusuz yemeğin çalışma yerinde yenmesi kabul edilir bir şey değildir ama göçük ve su basması işçiler yemeği içeride yediği için değil, zamanında su tahliye edilemediği için, su biriken yerlerde beton barajlama yerine toprak barajlama yapıldığı için oluyor. Dikkati esastan taliye çekerek, sorunun sistemin restore edilmesiyle giderilebileceği algısı yaratmaya çalışıyor hükümet, böylece kendi sorumluluğunu da ortadan kaldırmış oluyor. Muhalefet de aynı amacı yaşıyor, tek fark sorumluluğu hükümete yıkarak, restore etme işine kendisinin talip olması. Kapitalizmin geldiği aşamada bu tamiratları yapmak sistemin hiçbir siyasal gücünün elinden gelmez. Bunun için bile alttan güçlü bir sınıf basıncı gereklidir. Kapitalistler ölüm korkusu yaşamadan, masraflarını artıracak güvenlik harcamalarına yanaşmazlar. Yasaları aşmanın bir yolunu da muhakkak bulurlar. İstifa etmeme başarısı gösteren çalışma bakanı da itiraf ediyor bunu zaten; “araya 50 kişi sokuyorlar, rant düzeni var” diyor.

“MİLLİ GELİR”İ 25-30 BİN DOLARA ÇIKARMAK

Madenlerde çalışma koşullarına, güvencesiz çalışmaya dikkat çekildiğinde, maden tekellerinin beslemesi siyaset erbabı hemen “milli-gelir 25-30 bin dolara çıksın diye yeraltı zenginliklerinin hepsinin yer üstüne çıkması gerekir” diye karşılık veriyor. Tam bir kakofoni. Burjuva iddiası odur ki, kapitalizm geliştikçe, sermaye büyüdükçe elbette işçi sınıfı da bundan bir pay alacaktır. Milli gelir artsın ki, hep birlikte millet olarak zenginleşelim. Kulağa hoş geliyor. Gerçek ise bunun tam tersidir. Kapitalizm geliştikçe işçi sınıfının sefaleti artar. Milli gelir arttıkça her milletin iki millet olduğu gerçeği açığa çıkar. Burjuva millet için gelir milyar dolarlarda seyrederken, işçi millet için bin küsur dolarlarda seyreder. Sermaye bir uçta, sefalet diğer uçta birikir. Örneğin son 10 yılda Türkiye’de, dolar milyarderi olanların sayısı 10 kat artmıştır. Kriz yıllarında dünyadaki ve Türkiye’deki milyarderi milyarder sayısı artmaya devam etmiş. “Kapitalizm gelişsin ki, milli gelir artsın ki…” demagojisinin arka planı budur. Bir yanda milyar dolarlara tek başına sahip olanlar, diğer yanda 50 yıl çalışsa ve 50 yıl boyunca tek kuruş harcamadan biriktirirse, bırakın milyar doları, milyon doları bile göremeyecek olanlar. Dünyanın en zengini olan, 80 milyar küsur dolara sahip Meksikalı bir tekelci asalağın bu servetini eritmek için, günde 1 milyon dolar harcasa bile 220 yıla vardır. Bu serveti asgari ücretli bir işçi gibi harcasa, parayı 22 milyon yılda ancak bitirebilir. İşte kapitalizm geliştikçe, gelişen budur.

Milli gelir 25-30 bin dolara çıksın diye madenci aylık 1500 TL yani 600-630 dolara çalışacak (4 kişilik ailede kişi başı 150-160 dolar eder) bu arada göçüklerde, grizu patlamalarında, yangınlarda ve su baskınlarında ölecek. 25-30 bin dolardan yalnızca 1500-1800 doları alacak, kalanı burjuvalara, onların hizmetkarlarına ve temsilcisi siyasal parti yöneticilerine akacak.

Gerçek budur. Artık, dünya, insanlık kapitalizmi taşıyamıyor. Kapitalizm iş kazalarında, sefaletten, açlıktan başka hiçbir şey sunamıyor. İşçilerde şoven duygular yaratarak onların sistemden kopuşunu, siyasallaşmalarını engellemeye çalışan burjuva devletin “dünya devleri arasına girme” propagandası da boştur. Hem üretim emperyalist tekellerce belirlendiğinden hem de rekabet sağlayacak teknolojik gelişime sermaye yatıramayacaklarından, bizim gibi emperyalizme bağımlı kapitalist ülkelerin “dev” olma şansları yoktur. Kaldı ki “dev” olmanın, işçi sınıfını daha fazla köleleştirmekten başka bir anlamı yoktur. İşçi sınıfı bu tür “milli” duygulardan arınmadıkça siyasallaşarak kendisi için sınıf olma şansına sahip olamaz ve burjuvaziye hizmet etmekten kurtulamaz. Büyüme masalları, din kardeşliği, milliyetçilik, işçi sınıfını kölelik koşullarına razı etmek için propaganda edilmektedir. Nasıl bir din kardeşliğiyse bu, biz üç kuruşa talim ederken, onlar 22 milyon yıl sonrasına yetecek kadar para içinde yüzüyor.

…YA DEVRİMCİ YA HİÇ…

İşçi sınıfı örgütsüzdür. Tablonun böyle oluşunun esas nedeni budur. İşçi sınıfı hem örgütsüzlük hem de kendi sendikal örgütlenmeleriyle burjuvazi tarafından kuşatılmış haldedir. Çeşitli birlik toplantıları, bir takım kongrelerle bu halin gizlenmesi artık mümkün değildir. Elbette birlik toplantıları, kongreler gereklidir. Ancak birlik, birlikte çalışma, kitlelerle bağ kurma iradesini içermiyorsa tasfiyecilik dışında bir şey üretmez.

İşçi sınıfı içinde dinci ve milliyetçi partiler cirit atmakta, onu kendi peşlerinden sürüklemektedirler. Sınıf bu haliyle bir “hiç”tir. Bu yüzden 301 madencinin katledildiği bir ilçede, Soma’da bile, katliamın sorumlusuna yüzde 40’tan fazla oy çıkmakta, kalan oy da diğer burjuva adaya gitmektedir. İşçi sınıfı en temel talepleri bile öne sürememekte, bunlar için dahi kavgaya girememektedir. Bu durumdan ancak siyasallaşarak çıkabilir işçi sınıfı ve önce onu siyasallaştıracak olan kesimin “siyasallaşması” gerekmektedir.

Her felaket sonrası olduğu gibi Ermenek katliamı sonrasında da çeşitli protestolar yapan sol, bu kez Soma’da olduğu gibi güçlü bir tepki de oluşturamamıştır. Kitlelerle bağın, sınıfla bağın son derece yetersiz oluşu ve bu bağı sıkılaştıracak, çoğaltacak bir siyasal, örgütsel çalışma yerine projelerle gün geçirildiği için kaçınılmazdır bu ihtiyaç, kendimizi örgütleyecek siyasal bir hattı oluşturmak, sınıf mücadeleleri üzerine yeniden düşünmek ama her şeyden önce günlük siyasal mücadele için örgütlenmeyi iradi olarak ele almak, kendiliğindenci halden çıkmak gerekmektedir. Bunu yapabilecek teorik-pratik güce kesinlikle sahibiz. İşçi sınıfı siyasallaşmadığı sürece bir hiçtir ve hiçlik, işçi sınıfının üyeleri olarak sol siyasetleri de sarmaktadır. Ülkemizi ölü işçiler ülkesi olmaktan çıkarmamız için bu hiçliği üzerimizden atmak zorunludur.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here