ORTADOĞU DENKLEMİNDE FİLİSTİN

0
23

“Türkiye’nin bu süreçte aktif bir rol oynadığı, model ülke’den müdahaleci ülkeye doğru evrildiğini önce Libya’da ama daha fazlasıyla ve dirençle karşılanmasından dolayı açıkça hezimete dönüşen yanıyla Suriye’de görüyoruz. Bu rol esas itibariyle paradokslarla dolu, ciddi tutarsızlıklar ve politik tıkanmaları gündeme getiren, çoğunlukla tek yönlü hesapların tersi sonuçlar doğurduğu bir konum ortaya çıkmıştır. Suriye’de yaşananlar Türkiye devletinin iç savaşı örgütleyici tavrı, tarafları netleştirme etkisini İran-Irak-Suriye’yi blok halinde karşısına alması sonucunu doğurdu. Daha ötesi orta-kısa vadede oluşacak yeni politik seçenekler özellikle Kürt ulusal direnişi lehine belirdi.”

Kasım ayının ikinci yarısı İsrail’in Gazze bombardımanında BM’in Filistin’e “gözlemci devlet” statüsü tanıyan kararıyla sonuçlanan Filistin gündemiyle doluydu. Filistin, hem gerçek anlamıyla, hem de simgesel anlamda direnişin adıdır; ezilen, mazlum halkların kesintisiz mücadelesinin yaşanan örneğidir. Ne var ki, direniş süreci doğrusal bir hat izlemez; gerilemeler, tıkanmalar, yenilgiler ve ihanetlerle yüklüdür. Filistin direnişi de bu konuda, ne yazık ki, istisma teşkil etmez. Mevcut durumda yaşananlar bu eksenden okunmaya açıklık taşımaktadır. Filistin direnişi, tüm tarihi boyunca bölgesel gelişmelerle doğrudan bağlantılı olmuş, emperyalist müdahalenin bölgeye yansımalarını üzerinde hissetmiştir. Biz de doğrudan Filistin’de son süreçte yaşananlara bakmadan önce Ortadoğu’ya geniş plandan ve Türkiye dolayımıyla bakma gereği duyduk.

a)ORTADOĞU-TÜRKİYE

Arap isyanları ile başlayan dönem, gelinen aşamada bölge rejimlerinin uluslararası hegemonya lehine yeniden düzenlenmesine ulaştı. Tunus ve Mısır ile başlayan, Libya’da emperyalist müdahalenin açık biçimine dönüşen ve Suriye’de halen devam eden iç savaşa evrilen süreç esas olarak batılı değerlerin islamcılar  (özellikle Müslüman Kardeşler) aracılığıyla Ortadoğu’ya taşınması şeklinde Graham Fuller tarafından, tüm yaşananlar daha başlamadan önce bir stratejik plan olarak ortaya konulmuştu. Türkiye örneğinin toplumun devlet tarafından massedilmesindeki başarısı zinde güç olarak “islamcı” kökenden gelen siyasi çevrelerin toplumu içeriden kuşatarak küresel sisteme bölgeyi entegre etmede dinamik rol oynayacağı öngörüsünden hareket eden bu tespit, henüz sonuçlanmamış, içsel gerilim ve çatışmaları barındıran, bölgesel ve mezhepsel savaşlara yol açabilecek güzergahta ilerleyiş halinde. Ama esas yönün bölgede yaşanan kapsamlı bir emperyalist hegemonya mücadelesi olduğunu söylemek özel bir ifade olarak kabul edilmelidir.

Türkiye’nin bu süreçte aktif bir rol oynadığı, model ülke’den müdahaleci ülkeye doğru evrildiğini önce Libya’da ama  daha fazlasıyla ve dirençle karşılanmasından dolayı açıkça hezimete dönüşen yanıyla Suriye’de görüyoruz. Bu rol esas itibariyle paradokslarla dolu, ciddi tutarsızlıklar ve politik tıkanmaları gündeme getiren, çoğunlukla tek yönlü hesapların tersi sonuçlar doğurduğu bir konum ortaya çıkmıştır. Suriye’de yaşananlar Türkiye devletinin iç savaşı örgütleyici tavrı, tarafları netleştirme etkisini İran-Irak-Suriye’yi blok halinde karşısına alması sonucunu doğurdu. Daha ötesi orta-kısa vadede oluşacak yeni politik seçenekler özellikle Kürt ulusal direnişi lehine belirdi. Ama biz konumuz sınırında kalalım ve Filistin’e etkilere odaklanalım.

Bölge rejimlerinin düzenlenmesinde Hamas, kökeni itibariyle Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla yeni döneme hızla ayak uydurdu. Yine de belirtilmelidir ki Hamas’ın konumu Arap İsyanları ile başlayan dönemden çok daha önceye alınmalı. Hamas Türkiye aracılığıyla bölge rejimlerinin düzenlenmesi girişiminin çok daha öncesinde kontrol altına alınmış ve yeni role hazırlanmıştı. Bu nedenle Suriye’ye operasyon başladığında ve iç savaş netleştiğinde Hamas’ın Suriye’yi terketmesi ve Suriye devletine tavır alması hiç de şaşırtıcı olmamıştır. Filistin direnişine Suriye’nin ve İran’ın desteği düşünüldüğünde bu durum alınan konumun karşılığının da ne olduğunu sormayı gerektiriyor. Hamas’ın sürgündeki lideri İsmail Hanie’nin Katar emriyle el ele poz vermesi, Katar’ın Gazze’ye yönelik büyük imar projesi ve Katar Emiri’nin Gazze ziyareti gibi faktörler eses nitelikte olmasa da yeni konumu ve Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesindeki tasarısı belirginleşiyor. El Fetih, direnişin yüksek olduğu dönemlerde, derleyici çatı olmanın dışında özellikle uzlaşmaz çizgiye girmesiyle direnişçi güçleri kontrol rolüne de soyunmuştu. Hamas da gelinen aşamada Gazze’de ki direnişçi grupları kontrol altında tutma rolünü üstlenmil durum da. Bu rolü üstlenirken bu güne kadar kendisine en açık ve etkin desteği veren İran’a, Suriye’ye Hizbullah’a cephe almakta ve  bölgedeki yeni hegemonya lehine  tutumlar geliştirmektedir. El Fetir ile aralarında yaşanan gerilimler ise bir tür uzlaşma dönemine girmiş bulunuyor.

Türkiye Hükümeti ve Başbakanı içeride Filistin direnişine duyulan sempatiyi derlemek ve dışarıda özellikle bölgede merkezi rejimlere değil topluma hitap etmenin yolu olarak kimi seyirlik çıkışlar yaptı. Davos’un sürekli akılda tutulmaya çalışılan “one minute” gösterisi, Mavi Marmara Gemisinde İsrail’in yaptığı katliama rağmen aynı tavrın devamı bir retorik sınırda kalan tepkiler doğurdu. Bu noktada Hükümet’in İsrail karşısında bir tutum almaktan çok bölgede oynadığı role uygun modellikten müdahaleciliğe geçişte bölge halklarının İsrail’e duyduğu tepkiyi payande yapmak ve bölgenin yeniden düzenlenmesinde daha etkin rol oynamak isteği öncelikle hedefe kurulmuş durumda. Fiili durumda emperyalist hegemonyanın temel politikalarının bölgede dolaysız yürütücülüğü konusunda bir tereddüt olmadığı gibi bu rolün gerektirdiği politikalar mevcut ikili halde sürekli sorun yaratıyor. Türkiye’nin kendisine biçtiği rol “bölgesel güç olma”, aktif dış politika, yumuşak güç gibi çıkışlar Filistin konusunda da ciddi krizler yaşıyor. İsrail ile Filistin arasında arabulucu rolüne soyunulduğu dönemin aksine bugün ve yakın geçmişte Türkiye parça parça sürecin dışına itilmiştir. Katar ve Suudi Arabistan’ın maddi gücü ile Mısır’ın yeni yönetiminin ideolojik-politik etkisi belirgin şekilde öne çıkıyor. Önce Hamas’ın esir aldığı İsrail Askeri Er Şalit’in esir değişimi anlaşmasıyla İsrail’e tesliminde Türkiye yerine Mısır’ın devreye girmesiyle anlaşmanın sağlanması ve esir değişimi yapılması, son olarak da yaşanan bombardımanın akabinde ateşkenin hazırlanmasında Mısır’ın etkin rolü ve ABD dışişleri bakanının Mısır Devlet Başkanı Mursi’ye teşekkürü, Türkiye Hükümeti’nin en azından içe yönelik propagandif faaliyetlerinde kırılma yaratmıştır. Bu açık önce Hamas temsilcisi Halid Meşal’in Türkiye Başbakanına teşekkür mektubunun gece yarısı haber bültenlerine servis edilmesiyle kapatılmaya çalışılmış, sonra da BM’nin Filistin’e “gözlemci devlet” statüsü taşıyan kararına verilen destek de bu açığı kapatmaya yardımcı olmuştur!

b)FİLİSTİN

Sekiz gün süren İsrail bombardımanı Gazze’ye ciddi hasar verdi. Hamas, barış görüşmelerini yürüten askeri sorumlusu Cezziye’yi bu saldırıda
yitirdi. Onlarca sivil katledildi, yüzlercesi yaralandı. İsrail saldırganlığının boyutlarını tekrar tekrar ortaya koyan görüntüler Filistin gerçeğiyle
yüz-yüze kalmanın kaçınılmaz öfkesini biledi, kayıplar istatistiki veriler olmanın ötesinde gerçek tepkilerin belirginleşmesini sağladı. İsrail’in seçim öncesi politikalarına verilen saldırı, bu sınırda kalınarak açıklanamaz. Öyle ki medya yanılsamasıyla İsrail’in bir kara harekatına da girişeceği havası oluşturuldu. Bir yandan saldırganlıkta sınır tanımayan siyonist İsrail, diğer yandan maduru oynamaya her zamanki gibi
hazırdı. Bombardımanla İsrail kendi savaş gücünü yüzlerce hedefe nokta vuruşu yaparak gösterdi. Bu aynı zamanda bir silkme operasyonu gibi görünüyor. İsrail böylece Filistin tarafının tepkisini ölçtü, tıkanan görüşmelerde muhattaplarının özellikle Gazze’de ki hakimiyetlerini değerlendirdi. Filistin tarafı ise fiilen parçalanmış durumda olmakla birlikte çatışma sürecinden önce başlayan Hamas-El Fetih yakınlaşması belirginleşti. Gazze bombardımanı ve sonrasındaki ateşkesin en açık sonucu BM’nin Filistini gözlemci devlet statüsünde kabulüne yönelik kararı
Bat Şeria’da ki Mahmut Abbas yönetimine soluk aldıracak ve prestij kazandıracak bir hamle olarak kayda geçmiştir.

Gazze’den yapılan füze atışları, İsrail’in hava savunma sistemindeki gedikleri ortaya çıkarmış olmakla birlikte ciddi bir askeri karşılığı almamış,
daha çok psikolojik etki yaratan yönleriyle moral kaynağı olmuştur. Daha önemlisi, Mısır’ın baş rol oynadığı ateşkes sürecinde görülüyor ki Hamas’a verilen görev bu füze atışlarının yapılmasını engellemek, dolayısıyla direnişçi grupları kontrol altında tutmaktır.

Filistin’e BM’de yüksek destekle (138 evet- 9 red- 41 çekimser) tanınan statü “halksız” bir devlet olan Vatikan’a tanınan statü ile aynıdır! Bu yönüyle bile ironik olan karar Filistinlilerde neden böylesine sonuç yarattı? Bu karar Filistin’i direnişten diplomatik oyuna çekenler için ve onlar tarafından büyük bir başarı olarak sunulmuştur. Kararın anlamı değerlendirilirse Filistinlilerin yüzülen derilerinin gömlek yapıp sağı solu kırpılarak çıplak vücutlarına geçirilmesinden öte anlam bulunamaz. Hukuki anlamına yapılan vurgu bir yana (uluslararası ceza mahkemesi başvurma hakkı vs…) fiili sürecin yaşanan biçiminde bir değişiklik yaratmayacak olan karar ABD’nin etkin muhalefeki olmadan geçti. ABD Dışişleri Bakanı Clington “talihsiz ve barış amacına zarar veren” bir karar olarak nitelediği BM kararını yarı diplomatik bir dille olumsuz karşıladı. Görünenin aksine bu karar Filistin’in bölgedeki işletilen yeni hegemonyayı oluşturma mücadelesinde yerine belirlemektedir. Hamas, Mısır’ın Mursi başlanlığındaki yeni yönetimi aracılığıyla kontrol altına alınmış, sınırları belirlenmiştir. El Fetih’in kaybolan prestiji tamir edilmiştir. Gazze’de katliamla sonuçlanan bombardıman ise şimdilik unutulmuş ve zafer havası hakim olmuştur. İlan edilen ateşkesin İsrail’in güvenliğini sağlamayı garanti etmesi koşuluna dayandırılması da ayrıca düşünülmesi gereken husustur ve tüm sürecin bir özeti gibi durmaktadır.
Filistin davası, kritik bir eşiktedir. Bölgesel çapta yürütülen hegemonya savaşında Türkiye bu eşikte Filistin’i kontrol altında tutma rolünü oynarken bölge dengelerinde, özellikle Suriye tutumuyla, Batı’nın direkt temsilcisi olmanın yanında yeni-osmanlıcılığı ile Arap halkının zihnindeki güçlü Osmanlı sulmü anılarını da uyandırarak bu rolde tökezlemiştir. İslami geçmişi milliyetçi/şovenist bu görünüşünün gölgesinde
kalmıştır. Mısır ise Müslüman Kardeşler’in örgütlü varlığıyla ve Katar’ın mali desteğiyle etkin rol oynamaya, henüz iç dengesini kurmamasına rağmen başlamıştır. Mursi için “yeni firavun” nitelemesi iç denge kurmada yürüttüğü taktikten dolayı değil, bölgesel süreçte ABD Müttefiki olarak Mübarek’in mürasına sahip çıktığından daha çok yakışmıştır.

Filistin direnişi tüm kuşatmaya karşı bölge halklarıyla birlikte yeni direniş kanalları yaratacak ve ezilenlerin kurtuluşu mücadelesinde müttefikler bulacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here