RAND CORPORATION RAPORU ve ORDU

0
1244

HAMZA YALÇIN

ABD emperyalizminin ünlü fikir kuruluşlarından RAND Corporation geçtiğimiz ay yayınladığı Türkiye raporunda Türkiye ABD ilişkilerinin durumunu ve geleceğini inceleyip öngörülerde ve önerilerde bulundu. Darbe tehdidi olarak yorumlanan rapor ordu ve muhalefet hakkında tartışmalara yol açtı.  Burada raporu ve orduyu tartışacağız. 

ABD ordusu tarafından finanse edilen RAND Corporation Türkiye’de daha çok 1996 ve 2007 raporlarıyla hatırlanıyor. 1996 tarihli raporda Erbakan’ın gitmesi ve Erdoğan’ın gelmesi öngörülmüş yani Erdoğan desteklenmişti. 2007 tarihli olanında ise Fethullahçıların orduyu ele geçirme yolunda yürüttükleri büyük tasfiyeler öngörülmüştü. 1996 yılında başa getirilmesi hayal edilen ve 2007 yılı raporunda önündeki engellerin temizlenmesi desteklenen Erdoğan bir süredir artık istenmeyen kişi durumuna geldi. Aslında Erdoğan’ın ne kadar istenmediği de çok tartışmalıdır. 

Rapor Türkiye’nin önemini Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya coğrafyasında ele alıyor. Rapor Türkiye’nin İran, Irak, Ortadoğu Arap ülkeleri, İsrail, Rusya, Kafkas ülkeleri, Orta Asya ülkeleri, AB, NATO ve ABD ile kesişen, farklılaşan ve çatışan çıkarları inceleniyor. Raporun sonunda Türkiye’nin gidişi üzerine aşağıdaki olasılıklar tartışılıyor: 

1. Zor müttefik: Türkiye problemli ve bazen git gelli de olsa NATO operasyonlarına ve politikalarına katılmaya devam eder ve İttifak’ın kolektif güvenlik şemsiyesinden yararlanır ABD ve AB ile ilişkileri istikrarlı değildir ama ilişkiler zayıflasa da idare edilebilmektedir. Bu olasılık ekonomide sorun yokken ve muhalefet parçalıyken geçerli görülüyor. 
2. Restorasyon: Ekonomide artan zorluklarla birlikte muhalefet birleşir, bir siyasi lider veya koalisyon 2023’ten sonra Erdoğan’ı yenerek başa geçer, 2017 referandumunda onaylanan anayasa değişikliklerinin bir kısmını geri alır ve daha Batı merkezli bir dış politika ve güvenlik politikasına devam eder. Bu, ABD ve Avrupa politikasının ve savunma işbirliğinin geliştirilmesine, Türkiye’nin İsrail ve Arap ülkeleriyle ilişkilerinin iyileştirilmesine ve Kürt ve Kıbrıs konularında ilerlemeye yol açar. Burada Kürt hareketinin ateşkes yapması ve barış görüşmelerinin yeniden başlatılması öngörülüyor. 
3. Stratejik dengeleyici: Türkiye NATO müttefikleri ile Avrasya güçlerini birbiriyle dengeler. Bu, Erdoğan’ın 2018 seçim manifestosunda ilan ettiği stratejidir ve ABD’nin Rusya, Çin ve İran’a karşı yürüttüğü işleri zorlaştırır. ABD ve AB ile Türkiye’nin sorunları çözülmezse bu olasılık artar. 
4. NATO’dan ayrılma: Batı ile karşılıklı güvensizlik ve anlaşmazlıklar nedeniyle Türkiye resmen NATO’dan ayrılır ve Avrasya ve Orta Asya’da daha yakın ittifaklar bulur. Bu seçenekte Rusya ile güvenlik ve ekonomik işbirliğinin artması olasılığına yer veriliyor.  Bu olasılık askeri sorunlar dahil çok problem yaratır. ( s 193-194). 

Raporda Türkiye’nin YPG ve PYD ile savaşa son verip İran’ın Suriye’deki etkisine karşı ABD ile ortak çalışmaları arzusu dikkat çekiyor. ABD’ye çatışmaları önleyici ve tarafları dengeleyici bir rol veriliyor. Rapor boyunca Kürtler İsrail ve AB ile birlikte sanki ABD’nin dost kuvvetleri gibi sınıflandırılırken Rusya, Çin ve İran düşman kuvvetler gibi ele alınıyor. Bizler ABD’nin Kürtlere ilgisini barışçı göremeyenlerdeniz. 

ABD’nin İncirlik Üssü’nü ve diğer olanakları kaybetmesinin mümkün olduğu belirtilen raporda bunun ABD için yol açacağı  ağır zorlukların karşılanması için bölgede yeni olanaklar araştırılması gerektiği belirtiliyor. İlişkilerin düzelmesi için askeri alanda üst düzeyde ortak çalışmalar ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile ilişkilerin geliştirilmesi, Milli Savunma Üniversitesi müfredatının hazırlanmasına ABD’nin yardımcı olması gerektiği tavsiye ediliyor.  RAND raporu bu ifadelerle, geçmişte eğitimine varana kadar belirlediği halde BOP Projesi’ne yeterince gönüllü durmadı, diye beğenmeyip tasfiye ettiği ordunun kendi iktidarı açısından önemine işaret ediyor. Orduyu Cemaat’in emrine vererek egemenliklerini perçinlediklerini sandılar ama Cemaat iktidardan düşünce Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldular. Raporda eski orduya özlem hissediliyor. 

Ordu darbe yapabilir mi? 

RAND raporu üzerine tartışmalarda ordunun darbeye çağrılıyor olduğu yorumları yapıldı. Rapor hakkındaki tartışmalar sürerken eski Genelkurmay başkanlarından İlker Başbuğ’un katıldığı bir televizyon programında Gülen Cemaati’nin siyasi ayağının araştırılması hakkında verdiği bir beyan, Erdoğan’ın sert tepkisi üzerine birden gündemin ortasına geldi. İlker Başbuğ’a orduyu elinde tutan Ergenekoncuların sözcülüğü yakıştırıldı ve Ergenekon ile Erdoğan’ın arasının bozulduğu yorumları yapıldı. 

Erdoğan ve Cemaat iktidarı tarafından ortadan kaldırılan anayasal düzen aslında orduya teslim edilmişti. Ordu o düzeni korumak ve kollamak görevine ve pratiğine de sahipti. Baştaki generaller yapamadılar, alttakiler de yapamadılar. Hepsi ant içmiş oldukları halde yapamadılar. Çünkü ordu ABD’ye bağlıydı ve NATO ordusuydu. AKP ve Cemaat’in arkasında ABD vardı. ABD’ye ufak-tefek itiraz etmeyi, onu biraz Avrasya Bloku ile dengelemeyi  akıllarından geçiren generaller kolayca saf dışı edildiler. Kalanlar ise kendilerini düşünen ve rahatlarını bozmayı göze alamayan insanlardı. Direnmeye kalkışanlar ordu üst yönetimi tarafından tecrit edildi. AKP iktidarı sürecindeki bu tecrübe, ordu üst yönetiminin hatta subay ve astsubay kesimin gerçekte nasıl korkak yetiştirilmiş olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. On yıllardır her şey onların elindeydi. Fenerbahçe kadar bile direnmediler. İçeri atılan askerlerin tamamına yakını bir şey yaptıkları için değil direnmeye cesaret edemedikleri için hapse girdiler. Bir CHP’linin yaşadığı hayal kırıklığını ifade etmek için sarf ettiği “Ordu kağıttan kaplanmış”, sözü tam da gerçeği ifade ediyordu. 

2007 ve sonrası geliştirilen Ergenekon operasyonları ve tartışmaları aslında Cemaat-AKP -liberaller uydurmasıydı. AKP bu yoldan orduyu bile bile Cemaat’e teslim etti. Ahmet Altan, Hasan Cemal, Oya Baydar gibi liberaller Cemaat’in ilerici kesimleri yedeklemesi işlevi görüyordu. Ezilen ulus milliyetçisi Kürt hareketi ve ezilen ulus milliyetçisi eğilimler taşıyan İbrahim Kaypakkaya geleneği bu yaklaşıma kolay ikna oldular. Kürt hareketinin irtibatlı olduğu medya olanaklarında yer bulan bu yaklaşım, öylece ilerici kesimlerin fikir hayatında güç kazandı. 

Eğer Erdoğan sert tepki göstermiş olmasaydı Başbuğ’un sözleri o kadar tartışılmazdı. Başbuğ görevde iken Cemaate direnemeyerek orduyu teslim etmiş bir komutandır. Başbuğ’un söylediklerinin orduda ve muhalefet kesiminde etki yaratması mümkün olsa bile Başbuğ halihazırda geçmişin ağır yenilgisinin sorumlusu bir insandır. 

Ordu bu şartlarda darbe yapamaz çünkü ordunun emir komuta bütünlüğü büyük ölçüde bozulmuş durumdadır. Ordunun iktidardan bağımsız bir güç olarak davranma potansiyeli daha 15 Temmuz öncesinde ortadan kaldırılmıştı. 15 Temmuz sonrası ordu Erdoğancılar tarafından yeniden örgütlendi. Kışlaların yerleri de ordunun şehre hakim olması zorlaştıracak şekilde değiştirildi. Şimdi ne ordu iktidarı ele geçirecek bir örgütlülüğe sahip, ne istihbarat ne basın ve diğer kurumları orduya bağlı. Polis bir süredir ordudan daha etkin durumdadır. 15 Temmuz 2016 yılında ordu polise özel olarak ezdirirmişti. 

Raporda orta kesim adı verilen yüzbaşı ile albay arası kesimin gidişten rahatsız olduğu bildiriliyor. Bu çok normaldir çünkü ABD daha 1990’lı yılların sonlarından bu yana ordu üzerinde tepiniyor. AKP ve Cemaat eliyle orduda inanılmaz operasyon yaptı. Halkı Ergenekon ve darbecilik operasyonları adı altındaki propagandayla oyalarken Cemaati subay kadrolarında çoğunluk durumuna getirmişti. 15 Temmuz 2016 sonrası ordu AKP’nin ve başka cemaatlerin hakimiyetine verilerek parti ve cemaatler ordusuna dönüştürüldü. Ordu ayrıca ÖSO çeteleriyle birlikte cephelere sürdürdü. Bunların ordu gibi köklü bir kurumda tepki yaratmaması beklenemez. 

TSK ne derece ulusal bir ordudur?

Ordu Türkiye’de aydınlanmaya geçmişte öncülük etmiş olan bir kurumdur. İstibdada karşı Resneli Niyaziler, Mustafa Kemaller orduda yetiştiler. Ordu dünya gericiliğinin örgütü NATO’nun ordusu olduktan sonra subay-astsubay kesimi içinde yani tabanda Aziz Nesin, Mahzuni Şerif, Haydar Tunçkanat gibi sol Kemalist insanlar çıktı. 1960’lı yıllarda yükselen Devrimci Gençlik hareketi genç subaylara ve askeri öğrencilere neredeyse birebir yansıyacaktı. Süreç 1970’li yıllarda zirveye ulaştı. Devrimci ve ilerici güçler subay-astsubay kesimi içinde etkili duruma yükseldiler. Kamuoyu ve geleneksel sol bunları az bilir. Geleneksel sol ordudaki Marksist birikimin Kemalizmden etkilenme yoluyla geliştiğini de pek bilmez. Bu yoldan 1970’li yılların ikinci yarısında Mahir Çayan’ın görüşlerini benimseyen bir devrimci hareket örgütlenmişti. 

Devrimci hareketin en sert şekilde ezildiği 1980 darbesi sonrasında subay-astsubaylar arasında devrimci gelişmelere izin verilmedi. Bu kez de ABD’ye kuşkuyla bakan ve başka bir kuşak gelişti. Sosyalistleri 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ezmişti. 1980 sonrası gelişen ve bir kısım ilerici özellikler taşıyan milliyetçi anlayışı da AKP ve Cemaat’e ezdirdiler. Bu insanlar donanımsız oldukları için direniş geliştiremeyerek şaşılacak şekilde tasfiye oldular. Baştaki üst komutanları onları savunmadı. Ordunun Erdoğan’a ve Cemaat’e direnemeden teslim oluşu üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir gelişmedir. Kimse orduya bel bağlamasın ve ordudaki yurtsever insanlar içinde bulundukları kurumu, onun geçmişini dikkatle gözden geçirmelidirler. 

Ordu Türkiye’nin en güçlü millici devlet kurumuydu. Çok çelişiktir ama onun başka bir özelliği ise aynı zamanda emperyalizmin en güçlü bir şekilde yerleştiği devlet kurumu olmasıydı. Ordunun en milli devlet kurumu olması Türkiye’de millici bir devlet kurumu kalmayışı nedeniyleydi. Siyasi partiler bu konuda kötü durumda oldu. Erbakan ve CHP yer yer millici tutumda görünmüş olmakla birlikte gerçekte millici olamadılar. Millicilikten kastımız Türkiye’nin burjuva anlamdaki ulusal çıkarlarının savunulmasıdır. Bu anlamda mesela Avrupa devletleri, Rusya, Çin, Japonya, Kuzey Kore, İran devletleri millici ya da başka bir deyişle milliyetçi, ulusalcıdırlar. ABD emperyalistleri kendilerine sorun çıkaracağından kuşkulandıkları generalleri değiştirip yerlilerine uysal kariyeristlerin gelmesini sağladılar. Onların da ABD karşısında boyunları büküktü. İtaate alıştırılmış ve kariyer için yaşayan subaylar utanç verici bir şekilde direnişsiz teslim oldular. Direnmeye çalışanlar oldu elbette ama onlar çok kötü yalnız bırakıldılar. Erdoğan içeri attığı askerlerin önemli bir kısmını sonra yanına alıp onları Cemaat’e karşı kullandı. Bunu Erdoğan’ın Ergenekon’la anlaşması diye yorumlayanlar ya gerçeği bilerek gizliyor ya da göremiyorlar. Tek kanıtları Kürt hareketiyle savaştır. Sanki eski sistemin bütün özelliği Kürtlerle savaşmış ve Erdoğan’ın da asıl isteği Kürtlerle barışmış gibi!  15 Temmuz 2016 sonrası sistem dinci ve keyfi bir sitemdir. O sistem ordunun eski konseptine hiç uymaz. Anlaşanlar Erdoğan ile ittifak yapmadı, onun hizmetine girdiler.

AKP iktidarı gösterdi ki Türkiye’nin burjuva anlamda bile milli bir ordusu yokmuş. Ordu iddia edildiği gibi ülkeyi ve halkı değil, onlara karşı emperyalizmle işbirliği içindeki tekelci sermayenin sömürü ve egemenliğini savunuyordu. Ordu saflarında olup da ülkeyi ve halkı savunmak isteyenler sosyalist hareketlere katılmış askerlerdir. Ordu sadece vatanı değil savunmaya memur edildiği veya kendi kendisini memur ettiği sitemi bile savunamadı. Dolayısıyla mücadele etmek isteyen askerler boş övünmeleri bir yana bırakıp kendilerini köklü bir şekilde gözden geçirmelidirler. Türkiyenin milli bir ordusu yoktu. Askerler gerçek bir yurtseverlik bilinciyle eğitilmiyorlardı. Bınlara ben “Bir Harbiyelinin Marksist Olma Öyküsü” adıyla yayınlanan mahkeme savunmamda işaret ettim. İnternette bulunuyor. Bu adı gerçek bir benim değil orduda yetişmiş binlerce yurtsever insanın yüreğini yaktı. 

Şimdilerde sistemin restorasyon güçleri aktifleşiyor. ABD o restorasyon güçlerini destekliyor. İlan ettikleri hedef, iflas etmiş olan sitemi 2010 yılına geri döndürmektir. Muhalefeti, darbeyi, AKP içindeki Hulusi Akar gibi kişileri ve muhalefeti bir olanak görünüyorlar. 

Ordu darbe yaparsa örgütsüz ve çaresiz halk kitlelerinin sevineceğine kuşku yoktur. Ama büyük olsasılıkla aktif değil sessiz kalarak desteklemeyi tercih ederler. Fakat ordunun takati ve iradesi yok. Darbe yapmayı düşünenler önceden deşifre olurlar. Sıkı örgütlü ve kapsamlı olmayan kalkışmaları polis kolaylıkla ezer. Bu sürecin olağan devamında ne zaman ki halk iktidara karşı harekete geçer veya rejim tümüyle çuvallar orduda darbe gelişmesi o zaman mümkün olabilir. Mevcut koşullarda darbeyi Erdoğan’ın yapması daha güçlü olasılıktır.
Mesela Erdoğan orduda yeni tasfiyeler yapabilir veya asker zoruyla seçim sistemini askıya alabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.