REFERANDUMDAN SONRA, DARBECİ YARGILAMA HİLESİ

0
26

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında düzenlenen iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesiyle yargılanmaları hemen resmen başladı.

AKP-Cemaat ittifakıyla ile yedek kuvvetleri, bu yargılamayı 12 Eylül ile hesaplaşmak olarak benimsetebilmek için, referandum günlerindekine benzer bir ‘’halkla ilişkiler operasyonu’’ yürütüyorlar.

Darbe ile hesaplaşmanın doğru biçiminin ne olduğuna karar verebilmek için, 12 Eylül’ün tanımlayıcı köşe taşlarını hatırlamak gerekiyor. Kimlerin darbeyi nasıl karşıladığını, kimlerin ezilip kimlerin ekonomik veya siyasi kazanç sağlandığını, kimlerin darbe ideolojisini benimseyerek onlarla özdeşleştiğini, yaratılan kültürel ve siyasi mirasın kimler için esin kaynağı haline geldiğini, kimlerin iktidarının yolunun döşendiğini gözetmeden darbe ilk hesaplaşılamaz.

12 EYLÜLDEN BUGÜNE: GÜLENLER AYNI

Halit Narin, darbenin patronlar için anlamını ‘’gülme sırası bizde’’ veciziyle özetlemişti.

Vehbi Koç, güle oynaya karşıladığı darbenin ertesinde Evren’e yazdığı mektubunda beklentilerini sıralamıştı. Başta geleni emekçi örgütlenmelerinin dağıtılmasıydı. Bunun için de devrimci örgütlerin tasfiyesi şarttı. Emperyalizmde endişe yaratılabilecek ve komünizmin yeniden tehdit haline gelmesine yol açabilecek yönelimlerden kaçınılması tavsiyesi; darbenin halk düşmanı, işbirlikçi niteliğinin açık itiraflarından biriydi. ‘’Bizim çocuklar başardı’’nın içerideki karşılığıydı.

Darbe öngününde, birlikçi tekedeki sermayenin ekonomik çıkarları, IMF-DB damgalı ‘’24 Ocak Kararları’’ ile programlaştırılmıştı. Yeni liberal ekonominin bağımlı ülkelerdeki şekillenişi kodlayan ‘’ihracata dönük sanayileşme’’ modeli benimsenmişti. Turgut Özal sürecin etkili isimlerindendi. Koç’un, Evren’e Özal’a arka çıkma tavsiyesinde bulunması boşuna değildi.

Emekçi halklarının gasp edilip reel ücretlerin düşürülmesi yoluyla rekabet gücünün artırılması, devlet kontrolündeki konusal varlıkların özelleştirilmelerle sermayeye peşkeş çekilmesi, mal-hizmet-sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması yeni liberal ekonomi politikalarının önemli parçalarındandı.

Devletin mali sermaye gündemine yedeklenerek sosyal yükümlülüklerinden arındırılmasına denk düşen bu adımlar, sermayenin toplumsal egemenliğinin sağlama alınması amacıyla uyumlu değildi. İşbirlikçi burjuva siyasetinin halkta umut ve beklenti yaratamadığı, düzen partilerinin etkilerinin halk örgütlülükleri ile sınırlandırabildiği, devletin ideolojik gücünün zayıflayarak halka nüfuz kapasitesinin çürüdüğü koşullardı, bir de ekonomik saldırı dalgası başlatmak sermaye egemenliğinin intiharı olabilirdi. ‘’Çözüm’’ işbirlikçi tekelci sermayenin toplumsal egemenliğinin faşizmle güvenceye alınmasında arandı.

Açık zora dayalı egemenliğin kısa dönemli işlevi sermaye için istikrar ortamı yaratmaktı. Uzun dönemde ise, egemenliğin ideolojik ve siyasi olarak yeniden inşaasını sağlamak; buna elverişli kurumsal yapıyı, kültürel ortamı ve siyasal aktörleri geliştirmek amaçlanmaktaydı.

Darbe terörüyle sol, emekçi örgütlenmeleri ezilip etkisizleştirildiler. İnsiyatifin karşı devrime geçmesiy le sermayenin programı uygulanabildi.

Toplumu kuşatan karşı devrim halkı siyasetin dışına itti. Günlük yaşamın siyasette bağları kopartıldı. Günlük yaşama kollektif müdahaleler halkın kendi kaderinde etkili olabileceği, özgürlüğünü kazanabileceği inancına dayanıyor ve solu besliyordu. Sol ile birlikte bu özgüven ve inanç ezildi.

Eleştirel düşünmenin, toplumcu dayanışmanın, insani duyarlılığın aptallık ve tehlike sayıldığı ideolojik atmosferde bireycilik, kulluk kültürü teşvik edildi. ‘’Bizden bir şey olmaz’’ çaresizliğine, güçsüzük hissine itilen insanlara dincilik adresi gösterildi.

Darbe öncesinden MHP eliyle, solun yükselişine karşı konumlandırılan Türk- İslam sentezi, darbenin dincileştirme operasyonuyla takviye edildi. Sermaye programının yıkıcı sonuçlarını halkın edilgenlikle kabullenmesinin; dolayısıyla egemenlerin yoksullaştırma ve yalnızlaştırma sürecini yönetebilmelerinin aracı oldu. Türkeşçilerin fikirlerimiz iktidarda, biz hapisteyiz hezeyanları yersiz değildi.

12 Eylül Anayasası ile Diayanet’e ‘’milli birlik ve beraberliği sağlama’’ görevinin verilmesi dincileştirme operasyonundan beklentilerin ifadesiydi. Darbe ile önü açılan dincilik, emperyalist programın yan ürünü olan Komünizmle Mücadele Dernekleri orijinli, sola düşman, piyasaya ve ABD’ye dost; sömürüyü, baskıyı meşrulaştıran girişimci ruhuyla kazanmaya şartlanmış türdendi.

Geliştirilen dincilik tehdit Kürtlerden gelirse Kürtlere karşı, soldan gelirse sola karşı, Alevilerden gelirse Aleviliği yeniden tanımlayarak- alevilere karşı kullanacaktı. Sonrasının kontra Hizbullah örgütlenmesinin, din kardeşliği ajistasyonunun ulusal hak taleplerini bastırma argümanına dönüştürülmesinin, AKP’nin daha baştan itibaren Kürt illerinde desteklenmesinin, din eğitimi zayıflığının dağa çıkışları artırdığı iddiasının ciddi bir fikirmiş gibi ele alınmasının, zorunlu din dersinde ısrarın arkasındaki kavrayış budur.

Bireycilik, boyun eğme geçer akçe haline getirilebildiğinden zengine sevgisini ilan etmekten, memurunun ‘’işbilirliği’’ ile övünmekten, muhafazakar söylemle Batıcı yaşam tarzının en iğrenç karışımını imaj edilmekten geri durmayan Özal’ın başında olduğu hükümetler iktidarda kalabildiler.

Darbe öncesinin Türkeşçiliği ile darbe sonrasının Özalizmini hesaba katmadan, bunları birbirine bağlayan 12 Eylül’ü anlayabilmek mümkün değildir.

Sol da toplumdaki dönüşümün etkisinde kaldı. Alıntıya kapılması liberalleşmesini, iddiasızlaşmasını beraberinde getirdi. Toparlanıp da yenilginin üstesinden gelemedi. İnsiyatifi geri alamadı. Süreklileştirilemeyen gelişme dönemlerinde bireyciliğin ve lümpenliğin etkisiyle militan profilinin değiştiği; sosyalistlerin insanlığın moral değerleri birikimine duyarsızlaştığı görüldü. Reel sosyalizmin çöküşü sola ikinci bir darbe oldu.

12 Eylül’de solun tasfiyesi ile Özal iktidarı, soldaki toparlanmanın 90’lar boyunca ezilmesiyle AKP-Cemaat ittifakının iktidarı örgütlendi.

FETHULLAHÇILIK DARBENİN DİNİDİR

Darbelerle hesaplaşmacılık oyununun şampiyonu Fettuhlahçılar 12 Eylül’ü nasıl karşılamışlardı? Hatırlatılması hoşlarına gitmiyor. Savunmalarının en iyileri bile kirli geçmişlerinin, cemaat ahlakının ortaya dökülmesine varıyor. 12 Eylül destekçiliği hatırlatmasına cevap vermeyi vazife bilmiş bir akademisyenin 13 Aralık 2011 tarihli Zaman’daki yazısı bu türün örneklerinden. (Doç. Dr. İlhan Yılmaz, Fatih Ünv. Öğretim Görevlisi) İsmini vermediği, darbe destekçiliği hatırlatıcısına cevabı şöyle:

‘’Gülen için 12 Eylül 1980 sonrası dönemde darbeyi destekleyici açıklama yapmıştır, diyor. Evet, pek çok kişi 1970’lerdeki terör olaylarından sonra 1980 darbesi bunları durdurunca rahatladıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca şimdi paronaya gibi gelse de o zamanlar ciddi bir Soyvet tehdidi vardı ya da insanlar böyle inandırılmıştı.

‘’Türkiye’yi çizgisinden çıkaracak bir sovyet yanlısı darbedense, demokrasiye tamamen sırt çevirmeyecek bir darbenin ehven görülmesinde şok edici bir tutum yoktur. Sonuçta, Gülen, demokrasi ile darbeyi karşılaştırıp da ‘’darbe iyidir’’ dememektedir. Daha korkunç bir altenatife göre zaten başa gelmiş olan bir darbe ile çatışmayı devletin cebbar ve kahhar olduğu bir iklimde rasyonel bulmamaktadır’’

Cevap bu. Tuttuğun yeri elinde kalıyor: Yüzde doksanın üzerinde evet 12 Eylül Anayasasını ve darbecinin devlet başkanlığını ne kadar meşrulaştırabiliyorsa; çatışma bitti de rahatladık psikolojisini referans alarak Fethullah Gülen’in övgülerini ‘’pek çok kişi’’den  birinin tavrı düzeyine indirip sıradanlaştırmak cemaati o kadar kurtulabilir.

Ç. Can askeri okul yıllarından bahsederken, dönemin askeri yetkililerinin dünyayı kavrayışını belirleyen duygu ve düşünce yapısını ‘’’ne yani ABD’nin kucağından kalkıp da Rusya’nın kucağına mı oturalım’ diyorlardı. İlla birinin kucağına oturmaya mecburlarmış gibi’’ sözleriyle tarif etmişti. (29 Ocak Sabahını Unutmayacağız! Odak 20 Nisan 2007). 12 Eylül darbesinin etkin gücü bu kafada olanlardı. Fettuhlahçıların darbecilere övgülerini sıradanlaştırmaya çalışan akademizyen yazar: ‘’ Türkiye’nin çizgisi’’ espirisine başvurduğunda, Fethullahçılarla darbecilerin kan bağını açık ettiğinin farkında değildi galiba. Aynı hastalıklı duygu ve düşün dünyası, aynı kucak sevdası… ‘’Türkiye’nin çizgisi’’ espirisi  darbe öncesi Türkiyesinde ABD işbirlikçilerinin egemen olduğunun, darbenin işbirlikçi egemenliğin korunmasına hizmet ettiğinin, o günün ve bugünün egemenleri gibi cemaatin de kucak sevdalısı olup tercihini ABD’den yana kullandığının itirafıdır.

Yazar darbeyi ‘’ehven görme’’nin  mazaretlerinden sonra ‘’darbeyle çatışmama’’ya mazeretler arıyor ve buluyor: ‘’Rasyonel değil’’. Kuran’ın neresinde , itibar edilebilir hangi İslami kaynakta Batıcı rasyonalist anlayışa sığınarak kıvırtıp da, zalimin öfkesine hedef olmamak için egemenliğine övgüler dizerek zulmünü görmezden gelmenin yeri var? Ara ki bulasın. Aksi yönde pek çok alıntı yapılabilir; en kısası: ‘’ Kafirler zalimlerin ta kendisidir’’ (Bakara 254.) Darbeye karşı durmanın ibadetten sayılacağı daha açık nasıl söylenebilirdi? Kuran’da zalimler dinsizlerden sayılıyor. Fethullah Gülen onları ‘’cennetlik’’ ilan ediyor. Hangisine inanalım? Cennetin sahibi Gülen midir?

Darbeye karşı mücadelenin  meşru zeminini darbeyi övmenin mazareti gibi göstermek fazla zeka gerektirmiyor. Sol güçler ‘’cebbar ve kahhar’’ (zalim ve kahredici) olan darbeye karşı koymanın yollarını ararken , bunlar aynı sebeplerle onu överlermiş.

‘’Ehven’’ görülmesine, ‘’çatışmamaya’’ mazeretler bulup da darbenin desteklendiği gerçeğine bir türlü gelememesi yazarın sığlığından  değil; Fethullahçılığın darbe dini olmasından kaynaklanıyor.

12 Eylül’ün dincileştirme operasyonu, fiilen, Fethullahçılaştırma biçiminde işlediği 28 Şubat’a geç işareti verilmesi; milliyetçilik-şovenizm zeminin boş bırakılmaması, iç ve dış siyasette ABD pusulasıyla yön belirlenmesi bu bütünlük içinde gerçek anlamına kavuşur.

AKP- Cemaat iktidarının doğum izini sürenlerin yolu Komünizmle Mücadele Dernekleri-Aydınlar ocağı, 12 Eylül, 28 Şubat güzergahından ABD emperyazlimine, Batı bireyciliğinin cemaatçilik kılığından yeniden üretilmesine varır. Liberallerin, cemaat düşünürlerinin, AKP temsilcilerinin aksi hezayanlarına rağmen 12 Eylül darbesi ile süreklilik gösterir. Darbe öncesinin MHP’sini, Darbe konseyini, darbeyi sivil kılıkta kalıcılaştıran ANAP’ı tek bedende temsil eder. Bu iktidar darbecilerin birkaçını mahkemeye çıkarıyorsa, belki tutuklatacaksa, darbe ile hesaplaşmacılık hilesinin hangi koşullarda gündemleştirildiğine, getirisi olarak ne beklendiğine bakmak gerekiyor.

DARBE KARŞITLIĞININ RANTI

Darbenin üzerinden geçen yıllar, olup biteni güncel ölçütlere vurmanın sonuçlarını daha çarpıcı hale getirdiğinden darbecilerin teşhiri olanaklarını genişletti. Darbenin vahşeti, her geçen yılda daha geniş kesimlerce idrak edilebildi. Demokrasi güçlerinin mücadelesiyle, 12 Eylül düzeninin çeşitli yönlerini hedef alan demokratik tepkiler birikip güçlendi. Bazı haklar yeniden kazanılabildi. Topluma giydirilen deli gömleği 12 Eylül Anayasası defalarca değiştirildiği halde savunabileni kalmadı. Darbe cezaevlerindeki zulmün, idamların, katliamların haklılığını veya gerekliliğini iddia edebilecekler az olmakla birlikte varlar ise de, deli muamelesi gördüklerinden seslerini çıkarmıyorlar. Sanat ve düşün dünyasının iğdiş edilmesini meşru sayabilecek aklı başında birini bulmak zor… Darbeciler daha yeni mahkeme karşısına çıkarılacaklar fakat vicdanlarda çoktan mahkum edildiler.

Darbe ile radikal biçimde karşı karşıya gelerek hesaplaşılamadan geçen yılların karşıt etkileri de oldu: İnsani yaşam naralarının, demokratik haklar ve özgürlüklerin tarihsel-toplumsal göreliğine aldırış etmeden karşılaştırmalar yayarak, darbeye tepki biçiminde dışa vuran demokratik birikimin manipüle edilmesine fırsat tanıdı. Baskının güncel biçimlerinin önemsizleştirilerek süregenleştirilmesine elverişli zemini yarattı.

12 Eylülcülerin mahkemeye çıkarılmalarının, burjuva siyasetinin aktüel seçenekleri arasında yerini alması, herhangi bir zamanda değil, bu koşullarda oldu. AKP- Cemaat ittifakı devletleşirken bu zemini istismar etti. Asker postalı dışında ne varsa demokrasiden saymaya hevesli liberallerin desteği işlerini hayli kolaylaştırdı.

Referandum, darbe karşıtı  demokratik birikimin içerilerek egemenlerin hedeflerine yedeklenmesindeki belirleyici adımlardandı. Bu iş o kadar ahlaksızca yapıldı ki, idam edilen devimcilere yalandan gözyaşı dökülürken, onların mücadelesini sürdürenler referandum aldatmacasına ‘’hayır’’ dedikleri için darbecilikle suçlanabildiler. AKP-Cemaat ittifakına yedeklenmemek darbe anayasasını, darbeyi savunmakmış gibi gösterildi. Ergenekon operasyonlarında da aynı hileye başvuruldu. Muhalifleri namlı katillerle aynı torbaya  koyunca aynılaşırmış gibi buna itiraz edenlere ‘’darbeci’’, ‘’Ergenekoncu’’ deniliverildi. AKP- Cemaat ittifakı ideolojik iklimi belirleme kapatasitesini artırdıkça bu hileyi daha etkili kullanıyor. Yeni anayasa çalışmalarında aynı dolap şimdiden dönmeye başladı. Kim biraz etkili muhalefet geliştirebilse, anayasa sürecini sabote eden provakotör oluyor!

Referandum AKP- Cemaat eksenli ittifakın muhaliflerini bastırabilmesinde, seçimlerden başarıyla çıkmasından, azımsanamayacak rol oynadı. Rıza yaratma potensiyelinin, dolayısıyla devletleşme kapasitesinin ölçütlerindendi. Kısmen Kürtlerin ve Alevilerin esas olarak laikçi gericiliğin on yıllardır dışlandığı inananların rızasını sisteme yönlendirebildiğini kanıtladı.

Cemaatçi gericiliğin laikçi gericilik yerine geçerek devletleşmesi- devleti dönüştürmesi birleşik süreci referandum ve seçim sonuçlarının verdiği cesaretle hızlandırıldı. Fethullahçıların sözcüsü sayılan Hüseyin Gülerce’nin, bolca ‘’yeni Türkiye’’ vurgulu yazısıyla referandumu, ‘’2012’ye devreden en büyük umut’’ ‘’yılın olayı’’ ilan etmesi gayet sistematik bir kavrayışın ürünüdür.  (13 Aralık 2011 Zaman) Referandumun siyasal sonuçlarını ‘’yetmez ama’’cılardan da (hayırha) duruşu benimseyen sol güçlerden de isabetli analiz ettiklerinin işaretidir. Sol güçler, referandumun sonraki gelişmelerdeki payını; AKP- Cemaat ittifakının düzen içi muhaliflerine bariz üstünlük sağlayarak devletleşmesindeki- devlete istikrar kazandırmasındaki etkilerini hesaba katarak, o süreci bir de bugünden bakarak değerlendirmekle yükümlüler.

Tunus’tan başlayıp Libya’dan geçerek Suriye’ye uzanan, İran’ı hedef tahtasına yerleştiren bölgesel operasyonu değerlendirirken, emperyalizmin koçbaşılığını yapan AKP- Cemaat iktidarını memnun edebilecek konumlardan kaçınabilmekle, referandum hilesini idrak arasında bağ olduğu görülüyor. Ergenekon davaları, 12 Eylül yargılamaları, yeni anayasa süreci bu ilişki dahilinde değerlendirilmelidir. Bunların tamamı muhalefetin baskıa altına alınmasına , polis operasyonlarına, tutuklama terörüne,dinleme- gözetleme ahlaksızlığının yaygınlaştırılmasına; Fethullahçıların siyasetin ve toplumun biçimlendirilmesinde stratejik konumda bulunan kurumlardaki tasfiye ve kadrolaşma hamlelerine halkın desteğini artırmanın aracına çevriliyor. Aynı pragratizmle yarın 28 Şubatçılar, 27 Nisancılar da mahkemeye çıkarılabilirler. Kürsüde oturana bakmaksızın bu yargılamaları görüp de iyimserliğe kapılmak, beklentiye girilmese bile halkta beklenti yaratılmasına seyirci kalmak iktidara payanda olmaya denk düşer. Muhaliflik iddiası ile bağdaşmaz.

Din istismarcılığının devletleşmesi- devleti dönüştürmesi sürecinde, 12 Eylül darbesi ‘’ileri demokrasi’’ adıyla güncelleniyor. İşbirlikçi darbeci egemenlik biçimi; ideolojik- siyasal – ekonomik yönüyle yeniden kurgulanıp daha istikrarlı bir zeminde kurumsallaştırılarak direnci artırılıyor. Birkaç darbecinin mahkemeye çıkarılmasının belki tutuklanmasının da yeni anayasa gibi, siyasetin ve toplumsal kültürün darbeci bakış açısıyla aşılanmasının gerekleri arasında yer bulabildiği görülüyor. Bu dönüşümün demokraitk gelişime elverişli sonuçlar üretmediğini anlamak için daha fazla beklemeye gerek yok. Evren’in tutuklanması ihtimali, Türkeşçilerin ‘’fikirlerimiz iktidarda’’ sitemini akla getiriyor.

AKP- Cemaat iktidarının ekonomik ve siyasi pratiğini demokratik idealler değil, piyasaya iman ve işbirlikçilik belirliyor. Din ile ilişkisi, din tekelini ele geçirerek sosyal kültürel hayatın şekillendirilmesi yoluyla siyasetin düzenlenmesinden güç sahibi olmak planından, din istismarcılığından ibaret.

AKP- Cemaat iktidarının ayırt edici yanı ekonomik, siyasi, askeri gücünden veya bu alanlardaki başarılarından ziyade, halkla ideolojik olarak nüfuz edebilme kapasitesinde aranmalıdır. Kapasitesini emperyalizmin hizmetine sunarak radikal değişim olasılığının önündeki ideolojik engelleri yükseltebilmiş; ve emperyalizmin islam coğrafyasındaki hesaplarına elverişli yönde, devletin dönüştürülebilmesinde işlevsel olabilmiştir. Tunus’ta başlayıp Suriye’ye uzanan bölgesel operasyonun tek biçimli yürütülmediği gerçeğinden hareketle, operasyonun önce Türkiye’de gerçekleştirildiğini iddia etmek için yeterince sebep mevcut.

TARİHİ ÇARPITIP YENİDEN KURGULAMA GİRİŞİMLERİNDEN BİRİ: 12 EYLÜL İDDİANAMESİ

Eizlerin Pedogojisi’nde Freire; ezenlerin, ezilenlerin bilincini içinde ezildikleri gerçekliği benimseyecekleri yönde değiştirerek egemenliklerini güçlendirdiklerini, fakat bu gerçekliğin değiştirilmesiyle ilgilenmediklerini anlatır. AKP- Cemaat ittifakının devletleştikçe tarihi yeniden yazmaya yoğunlaşması, işbirlikçi tekelci sermaye egemenliğine rıza sağlanmayı  amaçlayan böyle bir uğraşıdır.

Mevcut sömürü ve egemenlik sistemi korunurken sıklıkla sözü edilen ‘’yeni Türkiye’’ bu uğraşının ürünlerindendir. Kavramın somut içeriği devletin AKP- Cemaat ittifakınca ele geçirilmiş olmasına işaret ediyor. Ele geçirme süreci herşey değişmiş- değişiyormuş yanılsaması yaratmaya elveriyor. Kavramın işlevsel karşılığı da buradan türetiliyor. Yanılsama, halihazırdaki sorunlara dokunmadan geride kalmışlarla güya hesaplaşarak geçmişin yeniden kurgulanmasına fırsat veriyor. Referandum ve açılımları süreci; ekonomik gelişme ve bölgesel güç olma iddiaları; Dersim ve faili meçhuller gündemi; ve şimdi 12 Eylülcülerin yargılanması geçmişin yeniden kurgulama uğraşının  açıkça tespit edilebileceği örneklerden bazıları.

Özel yetki savcılar da iddianameleriyle bu sürecin parçası haline geldiler. Uzun uzadıya siyasi tespitler içeren; öznelci tarih yaklaşımıyla spekülasyona zemin hazırlayan, bugünün siyasi aktörlerinin bazılarını aklayıp bazılarını  haklayacak biçimde yazılan iddianamelerin rasgele hazırladığına inanmamız için bir sebep yok. 12 Eylül iddianamesinin de, tarih yazımında AKP- Cemaat ittifakına destek vermeye pek hevesli savcıların işi olduğu anlaşılıyor. Cemaat- AKP düşünürleri 12 Eylül’ü nasıl değerlendiriyorlarsa iddianame de aynen öyle değerlendiriyor. Referandum günlerindeki, devrimcileri sivil faşistlerle bir anarak kandırılmış zavallılar gibi gösterme aymazlığı iddianame ile sürdürülüyor. İddianamede  emperyalizmin darbedeki rolü bile isteye ıskalanırken halkın demokratik haklarını fillen kullanması terör sayılarak devrimcilerin darbenin hazırlayacılarından oldukları izlenimi yaratılıyor. Meşru demokratik örgütlenmelerle resmi- sivil kontra güçler bir tutuluyor. Dünün iktidarından sonra bugünkü iktidarın tepe tepe kullandığı ‘’eski ülkücü’’ takımının iddianameyi görünce memnun olmaları boşuna değil. Böyle bir iddianamenin, yargılamaktan çok öteye geçip, tarihi çarpıtmak için hazırlandığını tespit etmek; birkaç darbeciyi mahkemeye çıkarmalarının gerçek sebeplerinin üstündeki örtüyü kaldırıyor.

Türkiye’de esaslı hiçbir değişiklik olmamasına rağmen ve tam da esaslı hiçbir değişiklik olmadığından; Gülerce’nin ‘’yeni Türkiye’yi anlamayanlar göreceksiniz kaybedecektir’’ uyarısı yerindedir. Yeni Türkiye’yi anlamanın püf noktası devletin yeni egemeninin kim olduğunu anlayabilmektedir. Bu sayede kime muhalefet edenin cezalandırılacağı, nereye dokunanın yanacağı, kime övgünün ödül ve ün kazandıracağı  öngürülebilecektir.

Ezilenlerin siyasete aktif katılımıyla, halkçı ekonomiyle değil ama, ezilenleri ideolojik olarak içerilmeleriyle rıza üretimi yanı öne çıktığından; yeni Türkiye, yeni darbeciliğin işbirlikçi tekelci sermayeye hediye ettiği düşük maliyetle yönetilebilir ülkedir.

AKP-CEMAAT İTTİFAKININ İDEOLOJİK SALDIRISINA KARŞI EĞİTİME VE DAYANIŞMA HAREKETİ’NDE BULUŞALIM

12 Eylül darbesinin AKP- Cemaat ittifakı ile pekiştirilerek sürdürüldüğünü gündeme getirmeyen, darbe  ile hesaplaşmayı bir dönemin kötülüklerini kınamakla, cezalandırmakla sınırlayan; iktidarın etrafından dolaşan ideolojik ve pratik konumlar demokratik taleplerin içeriksizleştirilmesine ve demokrasi mücadelesinin devrimci niteliğinin çürütülmesine hizmet ediyor. Darbe ile hesaplaşmak zannıyla darbe koşullarının sürdürülmesine destek anlamına geliyor. Ezilenlerin iktidara yedeklenmelerine davetiye çıkarıyor.

AKP cemaat ittifakı devletleşirken egemenlerin tarihsel birikimini de devraldı. ABD Jandarmalığı, Kürt düşmanlığı, Alevilerin uğradığı baskılar ve haksızlıklar gibi darbeler de bu mirasın parçası. Dolayısıyla, AKP- Cemaat iktidarı dünkü Uludere kadar Dersim’in de faillerinden. Devraldığı mirası- devletin rızaya dayanma zorunluluğu ile bağdaştıramadığından, tarihi çarpıtıyor ve yeniden kurguluyor.

Henüz Sol güçler, 12 Eylül darbesi ile radikal biçimde hesaplaşabilecek, süren darbe koşullarını değiştirebilecek durumda değiller. Solun zayıflığının, kürsüde kimin oturduğuna aldırmadan , iki darbeciyi mahkemeye çıkaranlara soldan destek vermeyi meşrulaştırmadığını düşünüyoruz.

Örneklerinden biri 12 Eylül yargılaması olan, tarihi çarpıtıp yeniden yazma hamlesinin; işbirlikçi egemenliği güçlendirmeye yaradığını fark ediyor; bugünün iktidarını aklamaya varacağını öngürüyoruz.

Cemaat- AKP düşünürleri ve liberaller marifetiyle, demokrasi güçlerinin ideolojik ve psikolojik bakımdan hesaplarının görülmesinin önüne geçebilmek için hafızamızı diri tutmayı, ayık davranmayı, toplumsal hafızayı kışkırtmayı görevimiz sayıyoruz.

Yoğunlaşan ideolojik saldırılar karşısında Eğitim ve Dayanışma Hareketi’nin stratejik bir mevzi olduğuna inanıyoruz.

30/31 Ocak 2012

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here