Sevgi Peker: Kadın sorunu tüm ezilenlerin sorunudur

0
1119

Röportajı yapan: Evrim Nazlım

Sevgi Peker, DİSK/Genel-İş Sendikası’ndan işyeri temsilcisi arkadaşımız. Kendisiyle kadının toplumdaki, evdeki, işyerindeki yerini konuştuk. Kadın örgütlülüğü açısından güzel, açıcı bir söyleşi olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz bu röportajımız ile faydalı olabilmişizdir. İyi okumalar…

Türkiye’de çalışan kadın sayısı, çalışan erkek sayısından daha az. Kadınların çalışma hayatında yeterince yer alamamalarının (ekonomik şiddet) nedenleri nelerdir?      

Kadınların çalışma hayatına katılım oranı erkeklere göre oldukça düşük. Toplum tarafından kadına yüklenen roller, kadınların çalışma hayatına girmesini ve meslek seçimi gibi durumlarını çok etkiliyor. Aile bireyleri meslek seçimi konusunda kadınları çoğu zaman engelleyici davranıyorlar. Şuan kadınların eskiye göre çalışma hayatının içinde daha fazla yer aldığını görüyoruz, ama bu cinsiyete dayalı ayrımda bir azalma olduğu anlamına gelmiyor. İş hayatında en önemli sorunlar arasında mobbing, cinsel taciz gibi hem çirkin hem de psikolojimizi bozan şiddet olaylarıyla karşılaşabiliyoruz. Bunlar çalışan kadınlarda inanılmaz derecede büyük stresin ortaya çıkmasına neden oluyor. Her yerde o egemenlik kültürünün izlerini görebiliyoruz. Genelde devlet, çalışma hayatında patron, aile ve sosyal hayatta ise erkek egemen baskı unsurları sürekli karşımızda çıkıyor. 

Birçok kadının iş hayatının yanında evi, eşi ve çocuklarıyla da ilgilenmesi gerektiği için çalışma hayatını da fazla uzun sürdüremeyebiliyor. Bir süre sonra iş yaşamından ayrılmak zorunda kalıyorlar. Ne yazık ki çocuklara ve ailedeki bakıma muhtaç olan yetişkin bireylere bakmak için işinden ayrılan bir sürü kadın var.

Sendika temsilcisi olduğum için yakın zamanda sendikalarda kadın erkek dağılımına bakma şansım olmuştu. Türkiye’de 28 iş kolu arasında toplam olarak sadece 6 kadın sendika başkanı olduğunu gördüm. Erkek sendika başkanı sayısı ise 88. Bu çok ürkütücü bir tablo ama aynı zamanda kadınların gerçekliğini ortaya koyan farklı bir örnek. Emek mücadelesi savunucusu sendikalarda dahi korkunç bir eşitsizlik var. Sendika temsilcisi olduğum iş yerinde ise 20 erkek temsilcinin yanında kadın temsilci olarak sadece 2 kişiyiz. Çok acı bir tablo. TBMM’de de durum aynı. Kadın eşitsizliği sorunu konuşulunca kimi insanlar şöyle bir algıyı ortaya atabiliyor: “Bu ülkenin kadın başbakanı bile oldu.” Bu, egemen kültürün geliştirdiği bir savunma tutumu. Üstelik verilen bu örnek erkek egemen düzene berbat şekilde hizmet eden bir yönetici örneğidir. 

Maalesef kadınlar temsil edilme, kendini ifade edebilme ve sorunlarına çözüm üretebilecekleri mekanizmalar içinde yer alma sorununu her alanda yaşıyor. İnanıyorum ki her şey değişecektir. Bir gün biz kadınların iş hayatında ve örgütlü hayatımızda başarıları takdir edilecek ve kabul edileceğiz. Saygın şekilde insan kimliğimizin öne çıktığı bir geleceğimizin olacağına da inanıyorum. Bu konuda umutsuz değilim. Bizler insanız, benim inancım hep var. 

1 milyon kadın sadece çocuklarına bakmak zorunda olduğu için çalışamıyor. Yaşlı ve engelli bakımına dair işler çoğunlukla kadının omuzlarında ve ona biçilmiş bir görev. Bu konuda nasıl bir çözüm üretilebilir?

Kadınlar genellikle sadece temizlik yapar, çocuk bakımını üstlenir ve yemek yapar diye kodlanıyor. Bunlar kadınların sorumluluğu altındadır algısı çok güçlü. Kadınların omzundaki bu yükün nedeni büyük oranda bu bakış açısından kaynaklanıyor. Kadının üstündeki ağır yük kız çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle başlıyor. Bu durum sürekli empoze edilerek büyütülüyoruz. Çocuk yaşlarda oynadığımız oyunlarda bile toplumda bu ayrım giderek geliştiriliyor. Küçükken oynadığımız “evcilik” oyunlarında kızlar çoğunlukla bebeklerle oynatılır ama erkek çocuklarına bebeklerle oynamak pek yakıştırılmaz. Bebeklerle oynarken anne olmayı öğreniyoruz. Kadınların cinsiyet yönüyle ayrışması ve büyümeye başladıkça dayatılacak olan işleri “görev” bilmesi burada başlıyor.

Kadının yaşamı büyük oranda evlenmeden önce ailesinin iznine tabidir. Evlenince ise eşinin baskın tavrı belirleyici olmaya başlar. Çocuk doğurunca ise hem sorumluk artar hem de annelik kimliği toplumdaki algılanış biçimiyle bir yük haline getirilir. Çocuğunu bir yere bırakamazsın, ekonomik zorluklar artar ve bağımsız olabilmek zorlaşır. Çalışma hayatının içinde yer almak bir kadın için daha zor hale gelir. Ayrıca en önemlisi de birçok işveren, çalışan olarak pek kadın istemezler. Kadın bekar ise emeği erkekle eşit görülmez, ya da evlenirse esnek şekilde ve istenen biçimde çalışmaya eşi izin vermez diye düşünülür. Çocuğu olabilir, iş aksayabilir gibi bir sürü gerekçe üretilir. Bunlara benzer birçok örnek var maalesef. İnsanca yaşamak istiyoruz. Yaşam hakkımız elimizden alınmamalı. Kadınız ve varız. Fiziksel farklılık dışında hiçbir farkımız yok. Her şeyden önce bizler insanız.

Medyada, dizilerde, kadınlara genelde birbirlerinin kuyusunu kazan, yaşadıkları ilişkiler dışında bir işe yaramayan, güçsüz, erkeğe bağımlı, şiddet gören roller biçiliyor. Kadınların aşağılanması üzerinden reyting yapılıyor. Neden toplumda var olan güçlü kadınlar TV’lerde gösterilmiyor?

Güçlü kadınlarımız azımsanmayacak kadar çok aslında. Sevgisini bir erkeğin merhametine teslim edince orada kayıplar yaşanıyor. Güçlü kadınlar toplumdaki egemen kültür içinde tehdit oluşturuyor. Toplumsal gerçekliğe göre kadın bağımsız değildir. Birçok yönüyle erkeğe, devlete ve geleneklere bağlıdır. Kadınların kendilerini sorgulamasını sağlayacak örnekleri pek öne çıkarmak istemiyorlar. Kadınlar hayatın içinde ezen kültür tarafından sömürüldükleri için öne çıkarak bunu sorgulamayı sağlayacak figürler görmek istemezler. Örnek olabilecek güçlü kadın kişilikleri ancak mücadele yoluyla öne çıkarabiliriz. Baskının karşısında ve bu baskıyı yapanlar tarafından neden öne çıkartılalım ki? Bu egemen kültürü tehdit etmek olurdu.  

Kadınlar için dizilerde uyanık ve şeytani planlar yapan, aklı, fikri nifak sokmaya ve zarar vermeye çalışan bir imaj yaratmaya çalışıyorlar. Çevremde kadının doğasında böyle şeytani taraflar olduğuna inanan birçok kadın olduğunu gördüm. Buna bizler de inanıyoruz. Bu çok üzücü bir durum. Bir yandan yuvayı kadın yapar, onlar cennetlik insanlardır, denir ama entrikacı ve şeytani duygu ve davranışlar yine onlara atfedilir. İşin kötü kısmı bu dizileri izleyen kesimin büyük çoğunluğu yine kadınlardan oluşuyor. Kadınlar dizilerin çoğunda aşağılanıyorlar. TV dizilerinde düşünmeyen, üretmeyen, okumayan ve sorgulamayan bir insan profili yaratmak isterler. Eleştirmek ve sorgulamak ortaçağda kadınlar için şeytanlık olarak görülürdü. Günümüzde de bu durum çok farklı değil. Şuan kadınlar olarak o zamanki gibi aynı ölçüde yakılarak öldürülmüyoruz ama ahlaksızlık, şeytanlık gibi yakıştırmalar ve aşağılanma, şiddet, ölüm yine kadınların hayatında bir yangın olarak sürekli yanıp duruyor.

Kadınların Türkiye’de yaşadığı kısıtlamalar ve engellemeler nelerdir? Siz böyle bir duruma maruz kaldınız mı?

Kadın bir birey olarak görülmediği için “kadın” sanki insandan sonra geliyormuş ama insana hizmet etmek için varmış gibi davranılıyor. Bundan dolayı eğitim, eş tercihi, çalışma hayatına dahil olmak gibi konularda sürekli engellemelerle karşılaşıyoruz. Her kadın hayatının bir döneminde yaşamına dair önemli kararları alırken mutlaka engellenmiştir. Ben de her kadın gibi kısıtlamalara maruz kaldım. Ah kadınlarımız gücünü bir fark edebilseler, neler yapabileceğimizi, neleri değiştirebileceğimizi fark edebilseler dünya nasıl da güzelleşir. Kadınlar zayıf, kırılgan ya da güçsüz değildir. Elbette karşı cinse göre daha naif bir yapımız var fakat bu bizi güçsüz yapmaz. Kadın 9 ay boyunca karnında bir canlı taşır, sonrasında dünyaya getirir ve yine bütün sorumluluğu alarak emek verir. Hayatı boyunca doğru insan yetiştirmeye çalışır, onun için çabalar ve emek verir. Bu dünyanın en zor işi değil mi? 

Kadınlar istediğinde dünyayı bile güzelleştirebilir. Böyle bir varlığa nasıl güçsüz ve zayıflık atfedilebilir. Ne yazık ki bir erkeğin gölgesinde kalmaya o kadar çok alışmış ve zorlanmışız ki güven duygumuz elimizden alınmış. Baskıcı koşullarda yetiştirilmişiz, söz hakkımız genellikle elimizden alınmış. “Kızsın otur oturduğun yerde” gibi bir sürü küçümsenme ve aşağılanmaya maruz kalmışız. Evde emek veren biziz, çalışma hayatında emek veren biziz, evlendiğimizde eşimize ve çocuklarımıza emek veren biziz ama nedense kadının güçlü olması hep reddedilir ve istenmez. Erkekler sözde hayatlarında güçlü kadınlar olsun isterler ama özünde ise çoğunlukla istemezler. Kadın eşinin bir adım önünde olmaya başladığında çoğunlukla engellenir. Toplumda bu durum, engellemelere, aşağılanma ve şiddete kadar vardırılır. Kadın ezik olmalı, susmalı ve eşinin yanında biblo gibi durmalı. Şekillendirilmeye ve müdahale edilmeye açık olmalı, diye bakılır. Kadın güçlü olmaya başladığında nedenini bilmediğimiz şekilde sosyal hayatında ve evinde bir rahatsızlık gelişmeye başlar. Kötü sözler, aşağılanmalar ve daha sayılabilecek bir sürü çirkinlikler beraberinde gelir. Benim en üzüldüğüm şey ise kadına yapılan şiddetin karşısında olduğunu söyleyen, kadının özgür ve eşit olduğunu ifade eden erkeklerin bunu yapıyor olması.

Ülkemizde örgütlü kadın mücadelesi ne seviyededir? Siyasi görüşler kadınların örgütlenmesinde etkili midir veya etkili olmalı mıdır?

Ülkemizde belli başlı kadın örgütlenmeleri var ama yeterli olduğunu düşünmüyorum. Önce hayatın içinde biz kadınların bir birey olduğumuzu unutmamamız ve o bilinçle harekete etmemiz gerekiyor. Toplum içindeki kadınlar olarak bunun farkına vardığımız gün kendi hakkımızı da koruyacağımıza inanıyorum.

Haklarımız ve sorunlarımız için ortaya koyulacak çabamızın bir erkeğin eline değil kendi elimizde olduğunu anladığımız gün belki daha iyi bir seviyede olacağız. Yeter ki kendimize güvenelim. Biz güçlüyüz ve üretkeniz, üstelik mücadeleci bir yanımız var. Bunu ortaya koymamız çok önemli. Siyasi görüşler kadınların örgütlenmesinde çok etkilidir.

Clara Zetkin’in siyasi yönelimimizi ifade etmesi açısından değer verdiğim bir sözü var. “Bizler, burjuva kadınlarla birlikte sınıf ayrımı gözetmeksizin erkeğin egemen konumuna karşı mücadele yürütmüyoruz, tersine bizler cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm sömürenlere ve egemenlere karşı mücadele yürütüyoruz” diyor. 

Ben erkek düşmanı değilim ama beni sömüren, baskı altına alan tüm egemenlik biçimlerine karşıyım. Özgürlükleri öldüren otoritenin ve egemenlik biçimlerinin varlığı karşında ne kadınlar özgürdür ne de ezilen emekçi erkekler. Bizlerin mücadeleci bir yapısı var. Hayatımız içinde zaten sürekli mücadele ediyoruz. Neden geniş kitlelere açılmayalım ki? Sorunlarımızı, çözüm yollarını ve haklarımızı bizden daha iyi kim bilebilir. Bizler adına karar verecek olan, bizlerin sorunlarını daha iyi bildiği iddiasında olan ve ağzı iyi laf yapan erkeklere inanmıyorum. Böylesi insanların yanında da çoğu zaman erkek egemen zihniyet birdenbire hortlayıveriyor. Solcu ve ilerici birçok erkeğin inanılmaz derecede kadınları geri çekmeye, baskılayama ve düzene özgü davranışlar ile kadınları aşağılamalarına tanık oldum. Fakat kadın sorunu konusunda samimi olanlara ise kapılarımızı kapatmamamız gerekir. Kadın sorunu aynı zamanda erkeğin de sorunudur. Tüm ezilenlerin sorunudur. Çünkü kadın sorunu, erkek egemen yapı içinde, ezme ve ezilme gerçekliği ile güç kazanıyor. Kadını ezen erkekler kadınlardan daha mı özgürler? Üstelik bir insan başkasını ezerek nasıl özgür olabilir?

Fiziksel farklılıklarımız karşısında eşit yaşama hakkına sahibiz. Yan yana gelerek ve birbirimizi geliştirerek mücadele etmeliyiz. Tüm egemenlik biçimlerine karşı kendi varlığımızı göstermek, farkındalık yaratmak, biz de varız demek gerekiyor. Bizim asıl korkutucu yanımız siyasi örgütlenmemiz ile ortaya çıkar. Ancak bu şekilde etkili bir güç olabiliriz. Biz de bu dünyada yaşıyoruz. Bizler kadınlarız, söz hakkımız elimizden alınamaz.

Boşanmak isteyen kadınlar sonrasında geçinme, barınma gibi sorunlar yaşayacağını biliyor. Bu sebeplerle boşanmayan birçok kadın var. Bu sorunları çözecek, mağdur kadının yanında durabilecek bir kadın birliği veya işler bir mekanizma var mı?

Boşanmak isteyen kadının önündeki en büyük sorun ekonomik sorun. Toplumdaki kültürel sorun ise ayrı bir zorluk. Barınma sorunu kadınları ciddi derecede etkileyen ve onların boşanmasını engelleyen çok önemli bir nedeni oluşturuyor. Çünkü birçok kadına ailesi destek vermiyor. Boşanınca “dul” oluyorsun ve o saçma ahlak anlayışı adına toplumsal baskıya maruz kalıyoruz. Dul kadın bütün kötülükleri üzerinde taşır. Böyle bakılır çünkü. Sadece erkek egemen anlayışın etkisinde olan toplum değil, kadınlar da dul kadını sorun olarak görür. Boşanmış kadın psikolojik olarak çoğunlukla yalnız ve yıpratılmıştır. Bir evlilik bin bir zorluğun ardından biter, geride bir enkaz kalır ve ardından psikolojik olarak yıpranmış, dayanaksız destek göremeyen bir insan çıkar kaşınıza.

Kadınlar her dönem bununla mücadele ettiler. Önce cılız bir ses olsa da bugün düne göre daha güçlüyüz. Daha yürümemiz gereken çok yol var. Kadınlar bugün birçok bedeller ödeyerek aldıkları haklarını yine kendileri bir araya gelerek örgütlü bir güç oluşturarak daha da geliştirecekler. Yeterli değildir ama artık kendi haklarımızı eskisine göre daha iyi biliyoruz. Bizim dışımızda bu sorunları çözüme kavuşturacak bir mekanizma yok maalesef. Bizler göğüsleye göğüsleye bu sorunların daha görünür olmasını saylayacağız. Biz birlikte davranabilirsek sorunları etkili şekilde görünür kılacak bir mekanizma var demektir.  

Dünya genelinde yaşanan koronavirüs salgını ülkemizde sağlığımızı ve bu yöndeki kaygılarımızı ciddi derecede etkiledi. Bu salgının yayıldığı ilk günlerde, 11 Mart ile 31 Mart tarihleri arasında toplam 21 kadın öldürüldü. Bu sayısı o tarihten bu yana giderek arttı. Biz kendi gücümüzü, birliğimizi geliştiremezsek ekonomik sorunlardan dolayı, kadınlar boşanmak istediği için ve yine “kıskançlık” bahanesiyle öldürülmeye devam edeceğiz.

Bir kadın olarak ülkemizin içinde olduğu duruma bakınca işsizlik ve ekonomik nedenlerle bir sosyal patlamanın yaşanabileceğini düşünüyorum.

Kadın cinayetlerinin artmasından biliyorum ki bir kadın öldüğünde çocuklar annesiz kalıyor ve bu işin en acı kısmı annesiz kalan bir çocuğun hayat karşısında nasıl güçlü ve özgüvenli olacağı konusudur. Bu beni çok etkiliyor. Bir anne değilim ama empati kurabildiğimde (bir zamanlar bende çocuk oldum) annesi, babası tarafından öldürülmüş bir çocuk hayata karşı güvensiz ve hayat ile sürekli kavga içinde büyüyor. Çünkü annesi elinden alınmıştır ve hayata karşı kızgındır. Her şeye, bazen kendisine bile kızgın olur. Kendi varlığına bile kızar, keşke bende olmasaydım der. Aslında kadınlarımız öldürülmüyor, onlarla birlikte çocuklarımız da öldürülüyor.

Bu konuda devletin doğru düzgün bir yaptırımı ve çözümü yok. Kulaklarını tamamen kapatmış durumdalar. Devlet sadece kadını koruduğunu söyleyip duruyor.  Aslında koruduğu erkek oluyor. Erkek egemen yapı oluyor. Kadın hep yalnızdır, sığınabileceği yeri hiç olmamıştır.

Kadın sığınma evi altında kadınlara sunulan bir hizmet olduğunu söylüyorlar. Ama adı bile itici. Devlet bununla övünüyor. Adı üstünde bu kadın için sadece bir sığınmadır, yuva değildir.  Özgürce davranamadığın, kuralları olan, korkarak, gizlenerek yaşadığın ve çocuklarınla rahat edemediğin bir yer. Kadın bir sığıntı değildir. Erkek egemen kültürün ve kadını hiçe sayan egemen anlayışın yarattığı bu yangının kendisidir sorun olan. Kadının sığınmaya, kaçmaya, saklanmaya ihtiyacı olmamalı. Kadınları bu hale getiren politikalar değiştirilmeli ve yıllardır bağıra çağıra haykırılan önlemler alınmalıdır.

Kadınlar birlikte güçlüler. Farklı görüşlere rağmen kadınların her yıl ve birçok yerde büyük kalabalıklar olarak yan yana gelmeleri büyük bir umut ışığı oluyor. Görüşlerimiz, bakış açımız, yürüdüğümüz yol ne olursa olsun kadınların birbiriyle diyalog kurabiliyor olması, birbirini anlamaları ve ortak sorunlara karşı birlikte mücadele etmeleri bizim için büyük bir şans. Biz birleşirsek, yaşadığımızı acılarımızdan güç alarak ve daha eşitlikçi, adil ve özgür hayat talebimiz etrafında kenetlenebilirsek karşımızda hiçbir güç duramaz. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.