Sınır Tanımayan Engeller!

0
921

Birleşmiş Milletler 1992 yılından itibaren 3 Aralık gününü dünya engelliler günü olarak tayin etmişti. Böyle bir günün belirlenmesi farkındalık yaratmak amacıyla olumludur. Ancak, bugünün pratiklerini düşündüğümüzde sanki şükran günüymüş gibi bir manzara ortaya çıkıyor. Daha somut bir ifadeyle her yıl bu gün, sokaklarda, televizyonlarda, siyaset sahnesinde yavan ve samimi olmayan engelliliğe dair duyarlılık pozlarına rastlamaktayız. Bu pozların birçoğu da iyi niyetli olmuyor. Mesela, 2005 yılında çıkarılan 5378 sayılı bir yasa var. Bu yasaya göre, kamu kurum ve kuruluşlarının engellilerin erişimine uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Bu yasaya göre en geç 2012 yılı Temmuz ayına kadar kamusal alan engelliler için uygun hale getirilecekti. 2012 yılında süre 3 sene uzatıldı ve geldiğimiz noktada kamusal alanda ciddi eşitsizlikler ve engellemeler devam ediyor. Bu durum yalnızca bir örnektir. Aslında çözülmeyi bekleyen birçok sorun var. Buna rağmen, yine 3 Aralık deyince birilerinin her şeyi unutup bir gün için yavan empati ve duyarlılık mesajları karşımızda belirecek. Düzen sözcüleri çıkıp biz şu kadar yılda şu kadar hizmet götürdük diyecekler. Hizmeti nereye götürdüler? Kimin haberi oldu? Niçin hala sorunlar var diyoruz? Bu ve benzeri sorular günün sonunda yine ertesi 3 Aralık gününe kadar bir umut yanıtlanır diye bekleyecekler.              

3 Aralık günü engellilere özel bir gün olarak ifade edilse de bu durum, engelliliğin ve engellemelerin sistemsel bir düzlemde sürekli yeniden üretildiğini göz ardı etmemize yol açmamalıdır. Sistem derken yaşadığımız egemen düzeni yani kapitalizmi kastetmekteyim… Pratikte baktığımızda engelliliği görmemekten, duymamaktan, yürüyememekten veya birtakım zihinsel sorunlar nedeniyle yok sayılmaktan ibaret gören ana akım bir görüş vardır. Bu görüşe tıbbi model de denir. Tıbbi görüş şimdilerde düzen kurumlarında bile pek popüler değildir. Onun yerine sosyal model denen bir görüş hakim olmuştur.

Bildresultat för sakatlar mücadelesi

Bu görüşe göre, engellilik, toplumsal ve çevresel etkilerden ayrı tutulabilecek bir gerçeklik değildir. Ayrıca, tıbbi modelin aksine engellilik salt fiziki değerlere göre belirlenemez. Bundan ötürü değişken ve önlenebilir bir durumdur. Mesela; sürekli açlıkla terbiye edilmek istenen bir emekçi, her gün koca dayağına mahkum edilen bir kadın, her türlü saldırı ve işkencelere savunmasız bırakılan bir çocuk da sistem tarafından engellenmiştir. Engellenme aslında bir yönüyle zincire vurulma olarak da ifade edilebilir. Bu kategorileri Türkiye ve dünyada özgürlük mücadelesi veren tüm hareketleri kapsayacak şekilde çoğaltabiliriz. Eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren tüm birey ve topluluklar aslında sistemin önümüze çıkardığı engellemelerle mücadele etmektedir. Şanslıyız ki Birleşmiş Milletler örgütünün karara bağladığı engelli hakları sözleşmesi içerik olarak sosyal modele daha uygundur. Sözleşmede sömürüden, işkenceden ve kişinin ruh ve beden bütünlüğünden dolayı oluşan engellemelerden söz edilmiştir1. Bu yönüyle Ortaçağ kurumlarının ilerisinde durmaktadır. Ancak, iş pratiğe döküldüğünde Birleşmiş Milletler örgütünün ürettiği bu yasal tutanağa taraf olan ülkemiz dahil dünyada birçok ülkenin bu konuda nasıl da çuvalladığı açıktır. Bu çuvallama durumu aslında çok doğaldır. Çünkü, engellilik biraz önce sözünü ettiğimiz üzere toplumsal olarak gelişir, kökleşir ve değişir. Bu düzlemde engelliliğin önlenebilir olma durumu sistem karşıtı bir mücadeleyi zorunlu kılar. Bu yönüyle bakarsak sömürücü, sakatlayıcı ve öldürücü bir düzenin hüküm sürdüğü Türkiye’nin veya dünya düzenine angaje olmuş başka bir kapitalist ülkenin engellenen kesimlerine sorunlarına kalıcı çözüm geliştirmeleri verili düzen sınırları içinde mümkün değildir.

3 Aralık gününü ortaya çıkaran kurum, aslında birçoğumuzun kabul ettiği üzere, tarih boyunca ABD’nin çıkarlarına özel önem vermiştir. Soğuk Savaş döneminde komünistlere sonrasında ise Ortadoğu halklarına saldırıların yasal kılıfı olarak değerlendirilen Birleşmiş Milletler öz itibariyle küresel sorunlara kalıcı çözümler üretebilecek mekanizmaya sahip değildir. Bu savla paralel olarak Birleşmiş Milletler gibi emperyalizme doğrudan hizmet eden kurumlar eliyle oluşturulan insan hakları ve demokrasi belgeleri özünde malumun ilanı gibidir. Kısacası düzen hem engelleri yaratıp hem de o engellerle mücadele etmeye çalışıyor pozları vermektedir. Bu çelişkiyi gözden kaçırmak, toplumsal olarak yaratılan engellemelere karşı yürüteceğimiz mücadelenin yolunu ve yöntemini şaşırmamıza sebep olabilir.

Ne Yapmalı?

Yukarıda engellilik kavramının fiziki sınırlar içine hapsedilmemesi gerektiğini vurguladık. Bunun yanında kapitalist düzende engelliliğin düzen tarafından yeniden üretildiğini ve engellenen kesimlere dönük oluşturulan hak endeksli ulusal ve uluslararası kuruluş ve belgelerin köklü çare olamayacağını ifade ettik. Bu noktadan hareketle engelliliğin aslında bir yönüyle düzen tarafından oluşturulduğunu ve bu manada sosyal bir zemine dayandığını ifade ettik. Pratikte bakarsak Türkiye’de verilen bir devrim ve demokrasi mücadelesi var. Bu mücadelenin başat özneleri olan işçi sınıfı ve ezilen tüm kesimler aslında düzen tarafından yaratılan engellemelere karşı bir özgürleşme mücadelesi vermektedir. Bu doğrultuda demokrasi cephesinin sınırları tüm engellenen kesimlerin bileşimiyle yeniden düzenlenmelidir. Sosyalist hareket için böyle bir yeniden düşünme ve eylem pratiği ufuk açıcı olabilir. Aslında, daha önceleri de yine ODAK’ta çıkan bir yazıda solun engellenenlerle sıcak bir diyalog kurmasının faydalı olacağını ifade etmiştim2. Bu öneri hala tüm tazeliğiyle önümüzde dursun.

Giderek pisliğe batan ve her gün yeni sakatlıklar doğuran bir düzende tüm engellenen kesimlerin bu bozuk düzene karşı direnişi örmesi gerekiyor. Bunun içindir ki sınır tanımayan engellemelere karşı sistem karşıtı bir dayanışma örebilmek için 3 Aralık’ta kutlama değil protesto hakkımızı baki tutmalıyız. 3 Aralık günü tüm engellenen kesimler için emperyalizmin bahşettiği bir gün olmak yerine birlikte toplumsal olarak alanlarda dayanışmayı ve doğalında mücadeleyi yükselteceğimiz bir gün olmalıdır. 3 Aralık gününe böyle bir içerik vermek tüm ezilenler için daha hayırlı olacaktır.

Alican Çağrı Gökçek

02.12.2016

KAYNAKÇA:

1.     İlgili sözleşme için bkz. http://www.ttb.org.tr/mevzuat/index.php?option=com_content&view=article&id=686:engeller-haklarina-k-slee&Itemid=36

2.     http://www.odak-direnis.com/sakatlik-ve-kapitalizm/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.