SİSTEME REQUİEM

0
31

M. ŞEHMUS GÜZEL

Zaman akıp geçtikten sonra olayları daha farklı ve kimi kez daha iyi değerlendirmek mümkün oluyor. 1989’dan bugüne geçen yirmi yıl, o yıl içinde olup-bitenleri anlamak, yorumlamak ve yeniden değerlendirebilmek açısından son derece önemli derslerle yüklü. Hele bu yirmi yıl içinde tarihin de daha hızlandığı göz önüne alınırsa. Evet tarih hızlandı, tarihle birlikte olayların akışı da. Bugün kapitalizm cephesinden gelen haberler kötü, çok kötü evet. Kapitalizm yirmi yılın sonunda iflas etmiş bir vaziyette iki elini birden havaya kaldırdı : Teslim !

Ancak bu iş hemen bitmiş te sayılmaz. Bu hamur daha çok su kaldırır. Daha adil, daha özgürlükçü, daha dayanışmacı, daha feminist, daha çevreci…bir dünya için mücadelenin alacağı yeni biçimler, yeni boyutlar bu konuda birincil belirleyici olacaktır.

Yirmi yıl öncesine gidelim şimdi : Anımsıyorsunuz mutlaka, « Duvarın » düş(ürül)mesi sonrasında patronlar, işverenler, tuzu kurular ve yandaşları şenlik yaptılar. Biz sessiz ve müdafaada kaldık. Onlar « Tarihin sonu geldi » dediler : Yani « En iyi sistem kapitalizmdir ve kapitalizm yeryüzüne hakim olacaktır » demek istediler. Biz tartışmaya başladık. Kimse komünizmden söz etmez ve/veya edemez oldu. Biz devam ettik. Sosyalizmden söz edenlerin sayısı azaldı. Biz acaba nerede hata yapıldı diye araştırmaya başladık. Herkes kendini « değişen dünya koşullarına » göre yeniden « konumladı ». Biz yolumuzda yürüdük. Hâlâ da yürüyoruz.

Eh en akıllı düşünürler, her şeyi bilen ekonomi uzmanları, en başarılı siyasetciler bile « kapitalizmin zaferi »nden söz etmiyor muydu ? Ediyordu. O halde bizim artık « derslerimize » dönmemiz gerekiyordu. Anfileri, derslikleri, meydanları pardon salonları ve iktidar odaklarını öbürlerine ve a’dan z’ye bırakmalıydık. Biz bırakmak istemedik ama olanlar oldu. İktidarı onlar aldılar, bizleri anfilerimizden, dersliklerimizden, öğrencilerimizden, öğretim üyesi dost ve arkadaşlarımızdan ayırdılar : Çünkü « Herşeyin en iyisini biz yaparız, yaptık, yapacağız » havasını verdiler. Seçmenler de buna inandılar, buna kandılar. Kandırıldılar. Rengi biraz pembe olanlar da dahil herkes kapitalizmin değirmenine su taşıdı…

Aradan çok geçmedi. İşte hesabı ortada tam yirmi yıl. Hemen belirtmek te lazım : Yakında zaten « yirminci yılı » deyu yeni bir bombardımanla karşılacağız ve yirminci yıl kutlamaları bahanesiyle bilinen masallar yeniden anlatılacak mutlaka. O nedenle gelin biz önceden hazırlıklı olalım diyorum.

Evet aradan yirmi yıl geçti ve bugün o kadar övülen, o kadar göklere çıkarılan sistem duvara toslamış bir durumda. Duvara toslamış ve motorundan garip, acaip, bilinmeyen sesler, can sıkıcı cızırtılar çıkıyor. Bu işi bilenler hükmü verdiler : Motor « yanmış ». Evet kapitalizm can çekişiyor. İyi can çekişiyor. Yani bu iş bir süre daha sürebilir. Ama işte sonu geldi : Kapitalizm ölecek. Bunun maalesef başka çaresi de yok. Evet kapitalizm ölecek. Yeryüzü, gökyüzü, çevre, ormanlar, nehirler, göller, dereler…atlar, eşekler, ceylanlar, geyikler, tavşanlar, keklikler…kurtulacak. İnsanlar, kadın, erkek, çocuk ve emekçiler ve işçiler ve ücretliler, herkes özgürleşecek.

Burada söylediklerimi ispat edebilmek için yirmi yıl öncesine yeniden dönmemiz lazım : Hemen aklıma Polonyalılar geliyor. Polonya halkı 19. yüzyılın ortasından itibaren bağımsızlıklarına sıkı bir biçimde bağlı oldukları için öteden beri sevgiyle izlediğim bir halktır. Polonyalı birkaç arkadaşımın olmasının da bunda rolü vardır mutlaka. Ama bu tek tayin edici değil. Evet Duvar yıkılınca Polonyalılar çok sevindiler : Sandılar ki komünizmin onlara karşılıksız sunduğu sağlık sigortası, toplumsal güvenlik, ucuz ev, ucuz taşıma, iyi yabancı dil öğrenmek te dahil sıkı ve sahici öğrenim ve hele yükseköğrenim sürecek ve kapitalizme geçişle herbirine ayrıca birer adet ev, birer adet son model otomobil ve birer tane de dünya güzeli verilecek. Hediye olarak. Noel Baba’nın heybesinden. Ve haybeden ! Eee doğal : Adamlara (Adam aynı zamanda bu ülkede şirin bir isimdir de) on yıllardan beri bu anlatılmadı mı ? « Kapitalizm özgürlük, zenginlik ve mutluluktur » denilmedi mi ? Denildi. Benim gibi anasından bıyıkla doğan ünlü sendikacı da, hizmetleri sayesinde papalık gibi yüksek bir mertebeye ulaşan papaz da, muhaliflerin hepsi de bunu bıkmadan usanmadan yineleyip durdular. Başka ülkelerde bunu başkaları yaptı. Ama bunun bir hayal, bir serap olduğu anlaşıldı. Belki ilk günlerin sarhoşluğunda değil. Ama kısa süre sonra her şey anlaşıldı…Ellerindeki her şeyi aldılar ve hiç bir şey vermediler. Eh aradan geçen yirmi yıla rağmen hala anlamayan varsa onları da artık bir bilene havale etmek şart…Ev verilmedi. Otomobil hediye edilmedi. Dünya güzeline gelince, « En iyisi yine evdeki Kör Maria » denildi. İlk cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Polonyalılar az daha ABD vatandaşı birini bile seçeceklerdi. Neyse ki Bıyıklı malı götürdü…

Peki sonra ? Peki diğer ülkelerde ? « Komünizm öldü » diyenler bize « Mutluluğun Kapısını açacak » iki sihirli sözcük hediye ettiler : Özelleştirme, rekabet.

Özetle bize şunu söylediler : Bakın özelleştirmeler sayesinde aynı işkolunda, aynı alanda, aynı kasabada, aynı kentte birçok şirket kurulacak ve onlar kendi aralarında rekabet edecekleri için fiyatlar düşecek. Harika ! Hayat ucuzlayacak demek. Bu, sadece hayatın zaten ucuz olduğu sosyalist ülkeler için değil, güya devlet kapitalizmi içinde devinenler için de ve bilhassa bu ikinciler için, geçerliydi. Evet harika. Hayat ucuzlayacak(tı). Ne güzel.

« İyi Bilenler », Kamu İktisati Şirketleri’nin, devlet sermayesiyle çalışan işletmelerin etkisiz olduğunu ileri sürdüler. Siyasi yatırım hesabıyla bu tür kurumlara dünya kadar adamın doldurulduğundan söz ettiler. Ki bunun bir bölümü doğru(ydu). Özel şirketlerde böylesi « kaldırım mühendisleri » olmayacağı için giderler düşecek, bunun sonucunda da fiyatlar da biraz daha azalacaktı. Bu arada bu vesileyle işten çıkarılacakların ne olacağı konusunda elbette kimsenin aklına herhangi bir soru sormak gelmedi : Madem ki « boşta gezenin boş kalfasıydılar », işten çıkarılmaları eşyanın tabiatına uygundu. Gerisi hikaye !

Adamlara bıraksak istediğiniz her şeyi beleş elde edebileceksiniz diyeceklerdi. Ama demediler. « Huriler »den de söz eden olmadı. Ne kadar iyi ( !!!) Hani ne olur ne olmaz.

Peki, biz saf ve iyi niyetli insanlarız, bütün anlattıklarına inandık. Madem hayat ucuzlayacak. Bir ekmek yerine birbuçuk ekmek alabileceğiz. Küçüklerin karnı doyacak. Çocuklarımız okuyabilecek. Yıllardır işsiz oturan kayınbirader nihayet bir iş sahibi olacak. Evde kalan kızımıza nihayet bir koca bulabileceğiz. Nineyi nihayet doktora götürebileceğiz. Dedenin mezarına nihayet bir mezar taşı yaptırabileceğiz. Dedik. Dedik babam dedik. Ve o zaman onlara oy verdik. Bir de bunları deneyelim dedik.

Elimiz kırılsaydı da bu adamlara oy vermeseydik…

Baksanıza : Bizi ikna için söylediklerinin hiçbiri doğru çıkmadı. Hiçbir vaatleri tutmadı. Hiçbir vaatlerini tutmadılar. Hiç bir şey hiç te söyledikleri gibi olmadı. Kendi ceplerini doldurdular ama. İşte ispatı :

Özelleştirme dediler özelleştirdik. Ama aynı işkolunda asla iki özel şirket kurulmadı. TEK BİR ÖZEL ŞİRKET bütün işkolunu tekeli, denetimi ve vesayeti altına aldı. O zaman elbette rekabet te olmadı. Rekabet olmayınca da fiyatlar düşmedi. Bunun beteri de oldu : Bir işkolunda tekel olan şirket fiyatı da istediği gibi belirlemeye başladı. Su örneğinde bu çok vahim boyutlar aldı : Su ticarileştirildi, fiyatı gittikçe artırıldı. Elektrik fiyatı artırıldı. Gazın fiyatı artırıldı. Ekmek fiyatı artırıldı. Gazete, dergi ve kitap fiyatları artırıldı. Herşeyin fiyatı artırıldı. Hiç bir şey ucuzlaştırılmadı. İşte son yirmi yılların rakamları önümüzde, buyurun bakınız. Ucuzlayan tek şey gösterebilene iki ekmek, bir kitap hediye edeceğim.

Evet şimdi diyeceksiniz ki kimi işkolunda ve/veya kimi alanda birkaç özel şirket kuruldu. Birkaçı için doğru. Ama zaman içinde anlaşıldı ki bu şirketler kamuoyunun, « denetim kurum »larının haberi olmadan kendi aralarında anlaşıp ülkeleri veya bir ülkedeki kentleri veya bir kenttteki mahalleleri paylaşıyorlar. Bunun en çarpıcı örneğini Fransa’da süpermarket şirketleri veriyor : Ülkeyi bölge bölge, bir bölgeyi kent kent, bir kenti mahalle mahalle paylaşıyorlar. Ve fiyatların birbirinden çok farklı olmaması için gizli anlaşmalar yapıyorlar. Bu konuda cep telefonu şirketleri örneğini de verebilirim : Fransa’daki şirketlerin fiyatların saptanmasında böyle bir yolu seçtikleri artık biliniyor.

Evet ulusaldan uluslararasına genişleyen dev şirketler, ülkeleri, işkollarını, işkolunun değişik alanlarını, bölgeleri, kentleri, mahalleleri, piyasaları paylaşıyorlar ve aynı zamanda düzenli ve sürekli olarak artırdıkları fiyatları aşağı yukarı aynı düzeyde tutmak için aralarında gizlice anlaşıyorlar.

Özelleştirmeler sonucunda yeni zenginler türedi, zenginler daha zenginleştiler. Yoksullar daha yoksullaştılar ve yoksullara yeni yoksullar katıldılar : Bugün birçok « gelişmiş ekonomi »lere sahip devletlerde çalıştıkları halde aç yatanlar var. Kirasını ödeyemeyenler var. Hem çalışıyorlar hem yoksullaşıyorlar. İşte o kadar övülen düzenin yarattığı « mucize ».

Evet kardeşlerim, küçükler yine yarı aç yarı tok okula gidiyorlar. Orta ikide veya en kabadayısı lise ikide okuldan dönüyorlar. Kayınbirader hâlâ işsiz, sakal uzatıyor. Evde kalan kızımız kocadan umudu kesti ve intihar etti. Nineyi doktora götüremedik. Nine sizlere ömür. Dedenin taşını bekleyen mezarının yanına gömdük. Eşim evi terketti. Büyük oğlumla çalışıyoruz, çalışıyoruz ama geçinemiyoruz. İşte durum bu. Aynen.

Özelleştirmelerden biz yararlanamadık. Ama belli kesimler öncelikle yararlandılar : Lübnan’da bilinen bir aile veya iki aile zenginleşti. Ürdün’de özelleştirmelerde Kral’ın/Saray’ın adamları aslan payını götürdüler. Rusya Federasyonu’nda Yeltsin’in yakınları ve/veya ona ya da kızına ve damadına rüşvet verenler… Yabancı şirketlerle anlaşarak. Sermayeyi genellikle yabancılar getirdiler. « Yerliler » ve iktidara yakın adamlar sayesinde şirketler ucuza kapatıldı ve bundan o adamlar da paylarını aldılar. Dahası bu şirketlerin bir kısmına kimi devletçe yıllık kar garantisi bile tanındı. Lübnan’da elektrik dağıtımını yapan şirkete örneğin. Lübnan’da Batı’nın kurdu(r)duğu devlet son derece zayıftır ve bu zaten bu amaçla böyle düzenlenmiştir. O zaman yabancı sermayenin, Lübnan örneğinde özellikle Fransız sermayesinin, desteklediği bir aile, burada Hariri ailesi, bütün ülke ekonomisine el koyabilecek önemi kazanabiliyor. Onlar kazanıyor yabancı sermaye kazanıyor. Biz kaybediyoruz.

Bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerindeki yöntemlerin tıpkısının aynısıdır.

Bu tür düzenlemeler jeostratejik dengelerin bozulmasına bile yol açabiliyor. Bunun sonucunda devletler tuzak kuruyorlar, cinayetler işliyorlar… Savaş ilan ediyorlar. Savaşıyorlar. Elbette devletler savaşmıyor, o devletlerin vatandaşları savaşıyorlar ve birbirlerini öldürüyorlar. Cinayetler kitlesel boyutlar kazanıyor…

Türkiye’de özelleştirmelerden kimler yararlandı biliniyor. Ancak Türkiye ve benzeri birkaç ülkede daha BELEDİYECELİK YÖNTEMİ diyebileceğim bir şey icat edildi : Su, elektrik, toplu taşıma, toplumsal konut, elektrik, toplu ısıtma, gaz gibi belediye hizmetlerinin özelleştirilmesinde belediye başkanları ve belediye yönetimleri de pay aldılar. Belediyeciliğin akıl almaz bir rant kapısı olduğu bu kadar büyük boyutlarıyla hiç bir zaman görülmemişti. Bu kez görüldü. Ve bu işten çok hoşlanan, çünkü feci biçimde zenginleşen, belediye başkanları ve/veya yönetimleri ve onların uzak yakın akrabaları, « takımları », siyasi iktidarı ele geçirmek için kolları sıvadılar. Türkiye’de bir ölçüde başardılar da. Benzer bir şeyi birkaç yıldır Fas’ta Türkiye’deki iktidar partisiyle aynı ismi taşıyan parti deniyor…

Elbette her yerde bu işler özel sektörün arzuladığı ve beklediği gibi gelişmiyor : Bir örnek : Buenos-Aires’te su dağıtımı işini üstlenen Fransız şirket (Adını reklamını yapmamak için yazmıyorum ama bilenler kolayca bulabilir) su borularını banliyölere kadar döşedi ama banliyölerin yoksul insanları « Bu kadar pahalı su istemeyiz » dediler ve su şebekesine bağlanmayı redettiler. O zaman özel şirketin eli bögründe kaldı. Beter olsun ! Ama o insanların da evlerinde akar suya ihtiyaçları var. Burada bir kez daha vatandaşın sağlığı, yaşam koşullarının belli bir düzeyi tutturması için zarurî alanlarda, işlerde asla ama gerçekten asla özelleştirme yapılmaması gerektiği ortaya çıkıyor. Su, elektrik, toplu taşıma, toplu ısınma ve daha birçok iş bu konuda örnek olarak gösterilebilir…

Sistemin çöktüğünü ispatlamak için bir örnek daha vermek olası : Teknoloji gelişti, çok da iyi oldu. Televizyon ekranları akıl almaz biçimlere büründürüldü. Ne kadar hoş. Ama bir : Herkes satın alamıyor, çünkü çok pahalı. İki : İstediği kadar incelsin, istediği kadar « top » olsun, hepsi evet evet bütün kanalların tümü aynı şeyleri göstermiyorlar mı ?Aynı şeyleri veya benzerlerini. Yani suyunun suyununu suyunu. Şimdi böyle bir şeyi 1960’lar yapımı bir ekranda izlemişsiniz veya 2000’li dev ve ince ekranda ne fark eder ? O zaman neden yeni bir televizyon alayım ? O zaman yeni ve güya « daha özgür » olacağı iddia edilen televizyon kanallarının ne önemi kalıyor ? Vatandaşları binbir parçaya ayırmasını, küçük ve beyaz ekran karşısında « esir alınmasını » daha kolaylaştırmasını saymazsak. Şunu da eklemek şart elbette : Vatandaşları, bu kadar saf, bu kadar öksüz ve yetim, bu kadar kimsesiz de bıraksalar otuz yıl, kırk yıl aynı masallarla uyutmaları mümkün değil. Bugün varılan noktada « Televizyonlarınızı kapayınız, gözlerinizi açınız ! » diyenlerin sayısı gittikçe artıyor.

Teknolojinin gelişmesi sonucunda bireycilik te aldı başını gitti. Bireycilik artık son noktasında, sınırın sınırında deviniyor. New-York’ta, Berlin’de, Londra’da, Paris’te, Roma’da ve diğerlerinde insanların yalnızlıkları içinde perperişan olduklarını duymayan kalmadı. Ölenler oluyor öldükleri aylar, yıllar sonra öğreniliyor. Hangi komşuluk ilişkisinden söz edilebilir hangi ?

Dahası cep telefonu sayesinde artık insanlar sokakta bile « kendi kabilesiyle », kendi dar ve boğucu « ailesiyle » ilişkisini koparamıyor. Ne kadar müthiş bir olay. Anne ve/veya babanız, eşiniz veya sevgiliniz, patronunuz veya işvereniniz size istediği zaman ulaşabiliyor. Harika ! Ne çevrenizdeki ağaçlar, kuşlar, ne yanı başınızdan akıp geçen insanlık !

Cep telefonunun patronların serbest çalışan işçilerini uzaktan denetlemesine olanak sağlamasını da anımsatayım mı ? Eve musluk değiştirmeye gelen işçinin işi yarım saatlik mi ? Yarım saatlik evet. Tam işi biter bitmez cep telefonu çalıyor. (Burada orijinal bir olay olması nedeniyle yazmak istiyorum : Bir seferinde evde salonun zeminine betonarme dökmekle ugraşan emekçinin cep telefonu çaldı. Ve kulaklarıma inanamadım : Müzik olarak bizim usta Enternasyonal’i seçmişti. Şaka zannettim. Ama sohbetimiz ilerledikçe ustanın sıkı ve sahici bir komünist olduğunu da öğrendim. Enternasyonal’i cep telefonu müziği olarak seçen başka dostlarım da var. Örneğin bir öğretim üyesi arkadaşım. Bu o kadar önemli değil denebilir. Ama bir ustanın tercihi önemli.) Arayan patronudur ve güya haber almak için arıyor. Oysa bunun yakından takip olduğu apaçık. Yakında cep telefonları sayesinde herkes her yerde denetlenebilecek. Aman çocuklarınıza, bebelerinize aldığınız cep telefonlarını bir an önce iade ediniz. Ayrıca faturalar da gittikçe tuzlu olacak. Bizden yazması ve uyarması.

Neoliberal ismi takılan oysa temel bakımından bilinen yöntemlerden oluşan ve yine kâr daha çok kâr diye özetlenebilecek sistemin adamları da bizzat farkettiler sistemin yürümediğini. Zaten istemeseler bile sistem çatırdayınca Sağır Sultan bile duydu : Mali krizin gürültüsünü duymayan kaldı mı ? Hiçbir ekonomiye de teğet geçmedi. Bunun üzerine ideolojik açıdan bir ölçüde taviz vermeye başladılar. Neoliberalizmin her derde deva olduğunu artık yüksek sesle söyleyen kalmadı. Sistemin adamları bizzat kendilerinin « pragmatik » olduklarını ilan etmeye koyuldular. Bu saatten sonra ne olursa olsunlar, gemi su alıyor ve batmak üzere.

Yıllar önce Türkiye’de ortaya çıkarılan « Banker Kastelli », Duvar’ın düş(ürül)mesinden sonra Arnavutluk’ta yaşanan « Piramid Vurgunu », Bernard Madoff’un yıllardan beri ABD’de yürüttüğü üçkağıtçılığın yanında çocuk oyuncağı gibi kalıyor. Ve o zaman, işte böylesi bir vurgunun ancak böylesi bir düzende yapılabileceği ortaya çıkıyor. Ve sadece bu tür bir vurgun saklanamaz olunca çare aranıyor : Neymiş ? « Bu tür mali işlemler daha sıkı denetlenmeliymiş ». Peki güzel. Ama yıllardan beri neredeydiniz ? Türkiye’de Cevher Özden’in düzeni ortaya çıkarılabilirken, Arnuvatluk’taki vurgun insanların uyanıklığı sayesinde kısa sürede deşifre edilirken neden ABD’deki elli milyar dolarlık vurgun görülemedi ? Neden ? Dahası bu adamın, Madoff’un, hile hurda yaptığını yıllardır yazanların varlığı da bilinince. Kim suçlu ?

Vatandaşlarla alay ediyorlar : Borsa oyunlarını izlemek için öteden beri her devlette denetleyicilikle görevli kurumlar bulunuyor. Bize sanki bunlar yokmuş gibi ve yenileri kurulunca bütün sorunların üstesinden gelinecekmiş havası verilmek isteniyor. Bizimle alay ediliyor.

Daha komiği bile var : Sistem kurulduğundan beri Avrupa’da (İsviçre Konfederasyonu, Andor Prensliği, Luksemburg Büyük Dükalığı, Monako Prensliği en bilinenleri ama başkaları da var), Amerika’larda (Antilles’deki mikro devletleri saymaya kalksam bir sayfayı doldurur), Asya’da, Afrika’da sistemin sürgitmesi için zaruri olduklarından bizzat sistemin kurduğu « vergi cennetleri » ile « mücadele » kararı bile aldılar. Gözlerim yaşardı. Demek bugünleri de görecekmişiz. Vay anasını ! Fransa Cumhuriyeti bizzat « kendi yaratığı » olan Andor ve Monako prenslikleriyle eğer « vergi cennetliğinden » vazgeçmezlerse mücadele edecekmiş. Ne haber ama ! Aman lütfen duyanlar duymayanlara haberi versinler. Hani herkesin bilmesinde yarar var. Bu minik cografyalardaki dev bankalarda hesabı olanlar varsa çaresini bulsunlar. Aman geçikmeden.Aman aman.

Bu gelişmelerin sonrasında ve bu koşulların bastırması sonucu, neoliberalizmin sıkı savunucuları daha da ileri gittiler, gözerini kırpmadan bir günden ertesine sosyaldemokrat kesildiler ( ! ) : Ve kimi toplumsal sorunlara şöyle bir göz atıyormuş gibi bile yaptılar. 2007’de Fransa cumhurbaşkanı seçilmek için ne kadar liberal olduğunu vurgulamaktan yorulmayan Nicolas Sarkozy, malî krizin vurması üzerine zaman zaman kalkıp sıkı bir troçkist gibi nutuklar bile attı. Fransa’nın en troçkist örgütleri bile küçük dillerini yutuyorlardı az daha. Nutkunu yazan demek ki troçkist yayınları yakından izliyor diyerek.

Bu arada su fiyatının azaltılacağını ilan edenler bile oldu. Elektrik fiyatının da. Çok ilginç : Bu satırları yazdığım 13 Mart 2009’da Fransa Cumhuriyeti Başbakanı « 1 Nisan 2009’dan geçerli olmak üzere gaz fiyatı azaltılacak » duyurusunu yaptı. Nefesim kesildi. Kardeşim bu, insanla alay etmek değilse nedir ? Havalar ısınacak ve 1 Nisandan itibaren ısınmak için kimse artık gaz kullanmayacak. Mutfak için gaz kullanımı ise toplam gaz tüketiminde devede kulak. Gaz fiyatının indirimini petrol fiyatındaki düşüşe bağladı Başbakan. Oysa petrol fiyatının düşüşü aylardır sürüyor. Gaz fiyatını aralık 2008’de veya ocak 2009’da indirseydi belki anlamlı olabilirdi. Hele GDF’ın (Fransa Gaz kurumu) gaz tüketicisi sanayi şirketlerine satılan gaz fiyatını Ocak 2009’dan beri % 20 azalttığını da bilince. İşte göz boyamaya yönelik « önlem », işte iki yüzlü « çare ». Bu yönetici takımının ar damarı çatlamış. Komşumuz, 80’lerini aşmış ve ayda 560 öroluk emekli maaşıyla geçinmeye çabalayan Madame Noire aklıma geliyor : Gaz tüketiminden tasarruf için binbir yol deniyor aylardır çünkü.

Elbette daha « cömert » yöneticiler de var : Nihayet kimi yönetici güya emekçileri, mütevazi gelirli vatandaşlarını düşünüyormuş gibi yaparak « yeni tür toplumsal sözleşme » den söz ediyor. Fransa’da Cumhurbaşkanı herhangi bir alanda bir « reform » önerince ve buna karşı önemli bir muhalefet ortaya çıkınca, grevler, gösteri ve yürüyüşler ciddi boyutlar kazanınca, hemen geri vitese takıyor ve « Tamam, en iyisi bu konuda genel görüşmeler açmalıyız, filan tarihte her kesimden (yani işçi, işveren, devlet kesimlerinden) katılacaklarla büyük bir toplantı düzenlenmeliyiz, yeni bir toplumsal sözleşmenin yollarını aramalıyız, bulmalıyız » diyor.

Burada anlatılanların tümü, kapitalizmin, ve ona güya yeni bir yüz takmaya yönelik veya eskiyen yüzüne makyaj yapmak amaçlı neoliberal politikaların ve küreselleşmenin çok ciddi sorunların yaratıcısı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Burada elbette şunu sormak ta hakkımız : Kapitalizm milliyetçilikle birlikte yürüdü. Devlet-Ulusla kolkolaydı. Acaba uluslararasılaşma evrensel bir boyut kazanınca mı kapitalizm ve neoliberalizm tökezlemeye başladılar ? Yani uluslararasılaşma ve kapitalizm birbiriyle anlaşamıyorlar mı ? Bu soruların yanıtlarını aramak lazım.

Öte yandan kimi siyasi liderin, yöneticinin neoliberalizmin iflas bayrağını çekmesi üzerine milliyetçi yöntemlere dönüşleri de dikkat çekiyor. Elbette milliyetçilik artık gündemden düştüğü için ve mazisi kirli olduğundan bu sözcük yerine « yurtsever » sözcüğü tercih ediliyor. Örneğin « millî » işletmelerin korunması amacıyla alınan önlemlere « yurtsever ekonomik yaklaşım » adı takılıyor.

Neoliberal politikaların şampiyonlarından birini oynayan ancak çok uzakta bulunmasından ve çok az sayıda nüfus sahibi (300 binden biraz fazla) olmasından herkesin dikkatini çekmeyen İzlanda devletinin neoliberalizmin karaya vurmasıyla tam anlamıyla iflas etmesinden sonra olup-bitenler de anılmaya değer : Malî ve ekonomik kriz üzerine sakinliğiyle ünlü İzlanda halkının Ocak ve Şubat 2009’da, o zamana dek bu ülkede hiç görülmemiş yoğunlukta, sıklıkta, kitlesel biçimde gösteri ve yürüyüşler yapması ve hükümetin istifa etmek zorunda kalması, bu arada malî ve ekonomik krizin baş rol oyuncuları en önemli üç bankanın millileştirilmesi/kamulaştırılması kimi gözlemciye göre « 21. Yüzyılın ilk devrimi » niteliğindedir. İzlandalı feministler ise şu sonuca ulaştılar : « Bizi bu hale erkekler getirdiler, o nedenle artık iktidarı bizlere bırakmaları gerekiyor. Kadınların devlet yönetimini almasının saati geldi. Kadınlar tehlikeleri daha önce sezebiliyorlar, daha çok ve daha iyi düşünüyorlar ve bizi ancak bu tür değerlere sahip olanlar yönetebilirler. ». Nitekim yeni başbakan bir bayan : Johanna Sigurdardottir. Gösteri ve yürüyüşlerde öncülük yapan müzisyenler, ressamlar, yönetmenler, türkücüler, ozanlar, sanatcılar arasında kadınlar erkekler kadar etkiliydiler. Onlardan Krıstin Eysteinsdottir ile Thurıdur Jonsdottir’i anmak isterim Bu arada ünlü şarkıcı ve sesiyle buzul dağlarını titreten Björk’ü de unutmamak gerek. İzlanda « devrimi »nden mutlaka çıkarılacak dersler vardır.

Bugünkü iflas küreselleşme adı verilen mekanizmanın çökmesi anlamına da geliyor : Evet kapitalizmin uluslararasılaşması başarılı olamadı ve yeniden « milliyetçi » yöntemlere dönülerek derde deva aranıyor. Bunların yararı olacak mı ?

Burada önemli olan şudur : Çok açık ve çok kesin bir biçimde görülüyor/görüldü : Sistem can çekişiyor. Çatırdayan sistem kalıcı olmayan, temele inmeyen çarelerle kurtarılmaya çalışılıyor. Bunların yeterli olmayacağından eminim. Kalıcı ve temele inen çareler ve yöntemler gerekiyor. Kooperatiflere dayalı bir üretim biçimi, barışçıl yaşama, yaratmaya ve çevreye önem veren bir düzen ve insanın insan tarafından sömürülmesinin önüne geçecek bir yapı gerek. « Başka bir dünya » ve başka bir düzen mümkün. Bugünden bu dünyayı kurmak için kolları sıvamak lazım. Belediyecilik bu konuda kimi önemli adımların atılması için bir başlanğıç olabilir. Bu açıdan 29 Mart 2009’daki seçimler önem kazanıyorlar. Ve herkes mutlaka özgürlük, eşitlik, kardeşlik yanlısı, kadın haklarına gerçekten saygılı, barışçı, çevreci, dayanışmacı adayların kazanması için elinden gelen gayreti göstermelidir.

Dalga hiç bir zaman üstten gelmedi, gelmez, gelmiyor. Dalga bir kez daha dipten geliyor. Bunu herkes duyamayabilir. Ama bilinçlerin ve inançların isyan saati çaldı. Bunu herkes duymak zorunda. Bunu herkes duyacak. En önce çatırdayan, can çekişen kapitalizmin adamları. Hırsızlar, açgözlüler, katiller elimiz yakanızda artık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here