Toplumda Bireycilik ve Yabancılaşma

0
408

İnan Kaloğulları

İnsanlar zor durumda kalana ve mağdur olana karşı çoğu zaman şefkatli ve duyarlı davranıyorken, ilişkilerinde neden yıpratıcı bir rekabeti ve bireyciliği tercih etmek zorunda kalıyorlar?

Hayatımız başka insanlarla anlam kazanıyorken ve “Yalnızlık Allah’a mahsustur” diyerek birliğin ve dayanışmanın önemini belirtiyorken, neden bireyi ya da kendimizi toplumun merkezine koymak gibi bir hataya düşüyoruz?

İnsanlar piyasada bir ürünün markalaşması gibi bir marka olmayı ve merkezde yer almayı, sağlıklarını ve mutluluklarını riske atmak pahasına neden bu kadar fazla önemsiyorlar?

Umutsuzluk, depresyon ve nefret gibi duygular nasıl oluyor da insanların zihninde ve yüreğinde, güzel ve olumlu duygulardan daha hızlı filizleniyor? İnsan olarak bahar havasını yaşar gibi hayatı sevmeye değil de neden adeta dipsiz kuyunun dibine doğru itiliyoruz?

Günümüzde birbirini yürekten dinleyen, anlayan ve sorunlarına ortak olan insanlara çölde suya ihtiyaç duyar gibi ihtiyaç duyuyoruz. Günümüzün sosyal hayatta ve iş hayatındaki ilişkileri artık kurtlar sofrasındaki ilişkilerden farksız durumda. Rekabetçi ve yıpratıcı bir ilişki tarzı hayatımızı giderek kuşatıyor.

Kendisini içtenlikle sorgulayan, eleştiren ve hatalarını yüreklice kabul edebilen insanların sayısı da benzer şekilde giderek azalıyor. “Bir başkası beni ilgilendirmiyor”, “Herkes kendi hayatından sorumlu” düşüncesi istemeye istemeye insanların hayatına giderek daha fazla yerleşiyor.

Güven ve dayanışma duygularının yaşamımızdaki yeri azalırken, daha az insanın hayatımıza daha çok huzur getireceği düşüncesi, birçok insan tarafından daha doğru olarak kabul ediliyor. Güçlü olmak haklı olmaktan, birikimli ve bilgili olmaktan daha değerli görülüyor.

Kimi insanlar böylesi koşullar altında rekabet etme gücünü bile kendilerinde bulamıyorlar. Kendisini geriye çeken ve başkalarından kaçarak kendisini yalnızlığın içine iten insan sayısı maalesef az değil.

Rekabetçilik, birbirini alt etmeyi ve zor duruma düşürmeyi amaçlayan; bunu ise övünç kaynağı sayan polemikçi kültürü de rahatsız edici derecede besliyor. Bu kültürün sol düşünceyi savunan insanlar arasında yaygın olması ise ayrı bir rahatsızlık konusu.

İş ilişkilerinde yönetici elite yakın olmak, işini akıllıca yürütüyor olmak, insan ilişkilerinde faydacı olmak ve vitrinde görünür olmak, günümüzde en çok rağbet gören davranış türleri arasında.

Düş kurmaktan, paylaşmanın ve dayanışmanın mutluluğunu yaşamaktan ve insan olduğumuzu hissedeceğimiz güzelliklerden giderek uzaklaştırılıyoruz.

Yalnızlaşmanın yarattığı boşluk, ilgiye ve dayanışmaya duyduğumuz ihtiyacı da giderek büyütüyor. Herkesin birbirini rakip olarak görme eğilimi, sevgiyi de, saygıyı da genellikle karşılığını alamadığımız yorucu ve anlamsız çabalara dönüştürüyor.

İnsanlar arasındaki yavan ilişkiler, piyasa aracılığıyla insanın insana temas ettiği her yere sıçrıyor. İletişim araçları yaygınlaşıyorken insanların bir başkasıyla olumlu bağlar kurması hem azalıyor hem de zorlaşıyor. “Acı paylaştıkça azalır, sevgi paylaştıkça çoğalır” duygusu, çoğunlukla derinlikten yoksun biçimde ve yüzeysel olarak yaşanıyor.

Toplumda birbirine karşı duyulan sorumluluk şuan eski, feodal ilişkilerden bile daha geri düzeyde. Kendimizle gurur duymak, bir başkası tarafından onaylanıp kabul görmek gibi insani ihtiyaçlar, artık sanal dünyanın daha çok etkisi altında. Bu çarpıklık, toplumsal ilişkilerimize, duygularımıza ve düşüncelerimize inanılmaz derecede etki ediyor.

Hayatımızdaki değerler ve sahip olduğumuz güzellikler bu yoldan başkalarının önüne amacı dışında koyularak tüketilebilen nesnelere dönüştürülebiliyor.

Doğru olarak kabul ettiğimiz çoğu şey, maalesef piyasanın doğruları olarak yaşamımıza siniyor ve hayatımızın içine giderek yerleşiyorlar. Başkaları ne hissedecek ve bundan nasıl etkilenecek diye daha az düşünüyoruz. Her koyunun kendi bacağından asılacağı düşüncesi yaygınlık kazandıkça, bir başkasının hayatımızdaki olumlu etkisi, değeri ve anlamı da giderek azalıyor.

Yalnızlık artıyor, dayanışma ve paylaşma azalıyor, nefret artıyor, depresyon, alkol bağımlılığı, uyuşturucu bağımlılığı artıyor ve giderek mutsuz bir yalnızlığın içine itiliyoruz.

Hayatımızda güzel şeyler de oluyor ama bunları nasıl koruyacağımız ise ayrı bir sorun. İtildiğimiz yer başkalarının derdine ve yalnızlığına ortak olabileceğimiz, hayata umutla bakabileceğimiz bir yer değil maalesef.

Kapitalist piyasa bize kasabın kurbana duyduğu ihtiyaç kadar değer veriyor. Bu piyasa bizi kirli ayaklarıyla ezerken, bizler de başkalarını nesneleştiriyoruz, kendimize ve topluma karşı giderek yabancılaşıyoruz. Bir yandan sorunların mağduru olurken diğer yandan o sorunların kaynağı olabiliyoruz. İnsanın bir başkasının yüreğiyle doldurmaya ihtiyaç duyduğu bu derin boşluk, insanın sızlayan tarafıdır.

Bu yabancılaşma neden kaynaklanıyor olabilir?

İnsanların birbirini nesneleştiriyor olması ve kendisine yabancılaşması çoğu zaman tüketim nesnelerinin insan hayatını kontrol etmesinden kaynaklanıyormuş gibi görünür. Teknolojinin gelişmesi de bu yabancılaşmanın nedenleri arasında gösterilebiliyor. Dinsel gericilik ise bunu toplumun yoldan çıkması ve kıyamet senaryoları ile açıklamaya çalışıyor.

‘Değer’ kavramı asıl olarak insan emeğinin ve ilişkilerinin kendisiyle birlikte ortaya çıkan bir kavramdır. Günümüzde bu kavram artık daha güçlü şekilde metalar etrafında şekilleniyor. Hayatın gerçekliği olarak gördüğümüz ve yaşamımıza yön veren değer, insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler aracılığıyla hayat buluyorlar. Bu şekilde insanlar kendi aralarında birbirlerini şekillendiren ve var olan doğanın dışında, kendilerine ait bir insan ilişkileri doğası geliştiriyorlar. Çok uzun yıllar boyunca ezenlerin kontrolünde gelişmiş olan bu ilişkilerin günümüzdeki karşılığı ise kapitalist piyasadır.

Kapitalizm küçük bir azınlık sınıfın çıkarlarını gözeterek her şeyi onların amacına uygun hale getiren bir sistemdir. Sömürüye dayalı bir sınıf egemenliği düzenidir ama insan hayatına etkisi bundan daha fazlasıdır. Sadece insan emeğini, kadınları, çocukları, doğayı ve hayvanları sömürmekle sınırlı kalmaz, hayatın her yanını metalaştırarak tüm toplumsal hayatı piyasanın taleplerine uygun hale getirir.

İnsanlar arasındaki eşitliği, seçme özgürlüğünü, adalet ve demokrasi gibi kavramları kağıt üzerinde bırakarak, onları piyasanın oyuncağı haline getirir.

Değeri, piyasada insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler yaratıyor ve belirliyorsa o zaman metalaşmayı sadece nesnelerde ya da insan ihtiyacına dönük olan şeylerde aramamak gerekir. Çünkü insan ilişkisinin kendisi de bir meta ilişkisi içerir. Bu nedenle kapitalist toplumda insan ilişkilerine sinmiş olan ‘Meta-İnsan’ ilişkileri, toplumu da giderek meta kafalı insanlara dönüştürür.

Bu ilişkilerin ortaya çıkardığı ahlak ile artık ‘ne kadar insani?’, ‘ne kadar etik?’, ‘ne kadar ahlaklı?’ ve ‘insan doğasına ve saygınlığına ne kadar uygun?’ sorularını sormak giderek azalır. ‘Ne kadar?’ ve ‘kaç para eder?’ soruları ise yaşamımıza giderek daha çok yerleşir. Değer parayla ölçülürken, metalar hayatın öznesi olur, biz ise onların etrafında hareket eden nesnelere döneriz. Kapitalist piyasa da bu ilişkileri kontrol ederek bizleri yönetir.

Bu gerçekliğin dışında insancıl ideallere sahip olmak çoğu insan tarafından hayalcilik olarak görülebiliyor. Bu mantığa göre makul olan ideal insan tipi, akılcı olan ve koşullara en iyi şekilde ayak uyduran kişiler oluyor.

Değerin bir fiyat ile ölçülüyor olması sevgiyi de, saygıyı da ve paha biçilmez diğer tüm insani güzellikleri de alınıp satılabilecek şekilde nesneleştirir. Metalaşma sadece tüketim nesneleriyle sınırlı kalmayıp insan ilişkilerini de derinlemesine kuşatır. Bu şekilde insanların yüreği de aklı da gün geçtikçe bu ilişkilere uygun hale getirilir.

Bu yoldan piyasa her şeyi bir fiyat üzerinden ölçer, her şeyi nesneleştirir ve onları alınıp satılan metalara dönüştürür. İnsanın içindeki saygın ve güçlü yanlarının çok fazla önemi kalmaz. Gerekirse onlar da piyasada işe yarayan ve tüketilebilen araçlar olarak kullanılırlar. Geriye ise insana ait pek bir şey kalmaz. Geride sadece insanın kendi varlığından koparılmış hali kalır.

İnsan emeği asıl olarak insan için yaşamsal önemde olan üretme, yaratma ve kendi potansiyelini ortaya çıkarma sürecine aracılık eder. Emek gücümüz yaşamımızı, duygu ve düşüncelerimizi insanlaşma yönünden uyumlu hale getiren çok önemli bir güçtür. İnsanlar yan yana geldiğinde ortak emekleriyle çok büyük bir değişim yaratarak, bu ilişkiler aracılığıyla gerçek mutluluğu ortaya çıkarabilirler.

Kapitalizm için insan emek gücünün bu yönüyle hiçbir değeri yoktur. Tersine insan emeğini bu özelliklerinden soyutlayarak onu sadece insanın hayatını sürdürmek için piyasaya sunduğu bir para kazanma aracına dönüştürür. Günümüzde insan için yaşamsal ihtiyaçlarını karşılama aracı olan emek gücü, kapitalist piyasa için ise bir sömürü aracı olarak önemli görülür.

İnsanın üretme gücü, yani insanın sahip olduğu emek gücü, onun için hayat karşısında bir varoluş anlamına gelir. Kapitalizm bu emek gücünü, ineğin sütünü her gün tekrar sağar gibi insandan parça parça alır ve bu kölece ilişkiyi insanın varoluşu haline getirir. Bu şekilde insan kendi emeğine yabancılaşırken, topluma ve hayata karşı da giderek derinleşen bir yabancılaşma yaşamaya başlar.

Kapitalist piyasanın ahlak anlayışında, insanlığını ve saygınlığını kaybetmek çok önemli görülmez. Bu mantığa göre önümüze koyulan şartlara ayak uyduruyorsan doğru davranıyorsun demektir.

Bireyci rekabet içinde sahip olmanın sonu da bulunmaz. İnsan, daha çoğuna sahip oldukça sahip olmayı daha çok ister. Bunun için ise “her yol mübah” anlayış benimsenir.

Tutarsız olmak ve söylenen sözlerin yaşamla çelişmesi sorun olmaz. Toplumsal ilişkilerde markalaşabilmek için tutarlı olmak gibi bir kriter de aranmaz. Amaca ulaşabilmek için her yol denenebilir. Bu anlayışa göre başarı merdivenlerini tırmanmak her şeyin üstünde görülür. Bu başarıların ise sonu yoktur. Biri biter diğeri başlar, insanı bir türlü doyurmaz ve tatmin etmezler. Bu mantığın etkisiyle insanın evrendeki zerrecik hali dünyayı yutacakmış gibi büyütülür. Ego artar, kompleksler artar, hırslar büyür ve bu duygular ile insan acınacak hale getirilir. Bu nedenle insanın bir başkasını nesneleştirmesi toplumsal ilişkilerde bir zorunluluk olarak görülür ve bu insanlar arasında giderek normalleştirilir.

Che Guevara kapitalist piyasanın insan üzerinde yarattığı tahribatı şu şekilde ifade etmişti:  “Kolektif çalışmanın karşısına bireysel çabaları çıkarır, her insanda bir parça bulunan ve onu diğerlerini aşmaya iten bencilliği pohpohlar. Aynı zamanda, onu başkalarından mükemmel olduğuna inandıran üstünlük kompleksini de okşar. İnsanı ‘tek tek bireylere varana kadar tekrar tekrar böler, bireyi toplumun merkezi yapar.’ “Her halükarda, başarıya giden yolun tehlikelerle dolu olduğu, fakat yetenekli bir bireyin sözüm ona her şeye rağmen başarıya ulaşabileceği masalı anlatılır. Yol ıssız, ödül ise uzaktadır. Bu yolda, insan insanın kurdudur; birey, ancak diğerlerinin mahvolması pahasına başarıya ulaşabilir”

Eleştirel eğitimin en önemli isimlerinden Paulo Freire’nin görüşleriyle ilgili kitabı bulunan Paolo Vittoria’da yabancılaşmanın birey üzerinde yarattığı tahribat hakkında şunları belirtiyor:

“Soyut eleştiri neo-liberal toplumda çok yaygın bir yaşam biçimidir. Özneler kendi düşünce potansiyellerini sınırlarlar; toplumda negatif olan şeyleri görür, ama değişim için eylemde bulunmak üzere gereken araçları aramaz ya da bulamazlar. Sürekli olarak zararsızca eleştirel oldukları için sonunda neredeyse eylemsiz bir biçimde toplumun olumsuz yönleri ile iletişimi keserler. Ezilmenin öznel ve nesnel koşullarını ayırt etmekte zorlanırlar. Gerçekliğe müdahale edemediklerini fark ettikleri için gerçeklikten uzaklaşır ve yabancılaşırlar. Ezilmiş hisseder, ezilme gerçekliğiyle özdeşleşirler, böyle bilinç dünya ilişkisini yitirirler.”

Piyasanın bize öğrettiği gibi ne bilgi, ne sevgi, ne dayanışma ve ne de umut bireysel düzeyde hiç bir anlam ifade etmiyor. Biz toplumun bir parçasıyız ve onsuz yapamayız. Örgütlü olmak ve kendimizi toplumun bir parçası olarak kabul etmek insanın doğasında var. İnsan hiçbir zaman tek başına ayakta kalamadı, örgütlenerek ve kendi dışındaki zorluklara karşı birlikte davranarak kendisini var etti.  Özgürlüğü insanlardan uzakta, bireysel bir kazanım olarak gören kişi kendisini en fazla daha çok tüketim nesnesine sahip olmakla sınırlar. Kendisini sadece kapitalist piyasanın kalıplarına sokar ve varlığını oraya uygun hale getirir. Özgürlük tam tersine paylaşma ve toplum içinde diğer insanlarla birlikte kendini dönüştürme eylemidir. Yani insanlaşmaya dönük bir süreçtir.

Tüm bu zorlukların karşısında, hayatımız kurduğumuz düşlerle ve umutlarımızla güzelleşiyor. Özgürce yaşamayı ve mutlu olmayı seviyoruz. Başka insanlardan büyük güç alıyoruz. Bizi sınırlayan durumlara, kime ve neye karşı olduğumuzu aklımızla ve yüreğimizle güçlü şekilde sorguladığımızda kendimizle daha çok gurur duyuyoruz. Çünkü bizler insanız ve nesne olmayı reddediyoruz. İnsanlar olarak bir şeyler yapan, merak eden, bilen, ihmal eden, konuşan, sorgulayan, eleştiren, hayal kuran, korkan, risk alan, düş kuran, aşık olan, sinirlenen ve umut eden güçlü varlıklarız. Her yanımızla hayatın öznesiyiz.

“Dünya insan ilişkileriyle dünyadır; biz de insan ilişkileriyle biz olabiliriz. Bizi insan yapan sosyal yanlarımızı; yani dilimizi, düşüncemizi, davranışlarımızı, değerlerimizi, kişiliğimizi başka insanlarla ilişkimizle ediniyor ve geliştiriyoruz. Hayatımız bu şekilde anlam buluyor. Bizler önem verdiğimiz başkalarının gözünde değer kazandıkça; değer verdiğimiz, güven duyduğumuz insanların sayısı arttıkça hayat renkleniyor ve güzelleşiyor. İnsana güvenimiz arttıkça kendimize güvenimiz, hayatın zorlukları karşısındaki gücümüz, dünyayı değiştirme umudumuz ve azmimiz de artıyor.” (*)

Bu umudumuzu, azmimizi ve eleştirel duruşumuzu her zaman güçlü tutmak dileğiyle.

(*) Hamza Yalçın, Eğitim ve Dayanışma Hareketimiz, Yaşan Yayınları, 2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.