Türk-İş Başkanı ve İşçi Düşmanlığı

0
246

Türk-İş Başkanı’nın kameralar önünde eliyle kapattığı mikrofunun dışında başka mikrofonların bulunduğunu fark etmeyip Toplu Sözleşme masasında “Uzasa işi kızıştıracağız. En azından kapattım böyle” demesi Türkiye’deki sendikalıcığın içler acısı yüzünü göstermesi açısından önemliydi.  

Gelen tepkiler üzerine Tük-İş Başkanı bugün ise “İşçileri utandıracak bir şey yapmadım” açıklaması yaptı. Bu açıklama ile kendi utanmayan yüzlerinin, başka kirli işleri yapmaya müsait olduğunu ifade etmiş oluyor. 

Üzülerek söylemeliyiz ki Türk-İş Başkanı şuan ülkemizdeki sendikacılığın gerçek yüzünü temsil ediyor. Onların mikrofonlara yansıyan sözleri, yozlaşmışlığın ve işçiye düşman, patrona ve iktidara ise dost olan sendikacılığın sadece görebildiğimiz küçük bir yüzünü oluşturuyor. Daha derinlerde ise, bilinse “vatan haini” damgası yiyecek düzeyde tepki yaratabilecek çürümüş ilişkiler sahneleniyor.

Aziz Nesin’in yazdığı ve Kemal Sunal’ın canlandırdığı Zübük filmindeki, sahtekar, her türlü işi çevirmeye müsait, yalan ve hilede sınır tanımayan, yeri geldiğinde dini de kullanabilen ve tüm bunlar ile servetine servet katan “Zübük” karakteri, şuan en iyi ülkemizdeki sarı sendikacılıkla özdeşleşiyor. 

“Tüyü bitmemiş yetim hakkı”, “İşçi sınıfının çıkarları”, “emek” ve “alınteri” gibi kavramlar iktidarın elindeki din kavramındaki gibi, sürekli tekrarlanan fakat istismar edilerek içi boşaltılan değerlere dönüştürülüyor. 

Sendikacılar sefalet koşullarında, güvencesiz ve kölece koşullarda çalışan milyonlarca insanın kaderini belirleyecek yetkinlikte oldukları için sorumlulukları ülkemizdeki siyasetçiler kadar büyük. Attıkları her adımları milyonlarca insanı etkileyebiliyor. 

Türkiye’deki sendikaların tüzükleri genellikle demokratik içerikte ve işçilerin özne olarak görüldüğü tanımlarla dolu. Bu tüzükler ile sendikalar sanki işçiler üzerine inşa edilmiş gibi görünür ama gerçeklik çoğunlukla bunun tersi şeklindedir. 

Tüzüklerde yer alan ilerici ve demokratik maddeler, ülke yasalarında olduğu gibi uygulanmayarak ve çiğnenerek, kağıt üzerinde bırakılan oyuncağa çevrilirler. 

Toplu sözleşmelerin genellikle işçilerin rızası ile yapılacağı, emekçilerin onay vermeyeceği hiçbir adımın sendika tarafından atılmayacağı belirtilir, fakat genelde tersi yönde davranılır. Toplu sözleşme görüşmeleri, Türk-İş Başkanı’nın emekçilere basının önünde yakalanmasındaki gibi çoğunluklasendika ve işveren arasında gizli görüşmeler ve anlaşmalar şeklinde gerçekleşerek sonuçlandırılır. İşçilere ise koşulların sonuna kadar zorlandığı söylenir ve onlar için en iyi sözleşmenin yapıldığı iddia edilir. 

Grev kararları pratronları olduğu kadar sendika bürokrasisini de tedirgin eder. Grevde inisiyatif işçilerde olur ve öğretici, direnişçi bir süreç gelişir. Grev, patronlar ve iktidarlasendikanın geliştirdiği pasif ve uzlaşmacı tavırları işçilerin yararına dönüştürür. İşverenin, iktidarın ve sendika bürokrasinin elindeki inisiyatif, grev esnasında işçilerin eline geçer. 

Sendikacılar işçi olduklarını söylemekle çoğunlukla övünürler ve bunu sürekli yaparlar. Türk-İş Başkanı hakkında da sosyal medyada kendisinin yaydığı bir çok demogajik içerikli ifade bulunuyor. Ruhsal olarak işçilerle bir yakınlıkları çoğunlukla yoktur ama “Ben de sizdenim” mesajı vermek onlar açısında çok önemli görülür. 

Tüzüklerde sendika gelirlerinin bir kısmı işçi eğitimleri işçi ayrılır, diye belirtilir ama işçilerin sorgulama bilincinin gelişmesini sağlayacak girişimler çoğunlukla sıkıntılı kabul edilir. Emekçileri kolayca yönlendirmek ve onları amaçlarına uygun şekilde idare etmek isterler. Sorgulayan ve eleştiren işçiler bu açıdan makul görülmez.

Bu gün Türk-İş başkanının 80 bin TL ücret aldığı basında da sıkça paylaşılıyor. Türk-İş’in kasanından sendika bürokratları için günlük ne kadar harcırah çıktığı ise çoğumuz tarafından bilinmiyor. 

Sadece Türk-İş değil solcu olduğu bilinen sendikalar da içi boşaltılarak benzer bir sendika bürokrasisine giderek teslim oluyorlar. İşçilerden alınan aidatlarla büyük paralar elde ediliyor ve bu nedenle elde edilen makamları bir dönem daha ellerinde tutmak çok fazla önemseniyor. Yöneticiler arasında bu yüzden çoğunlukla çıkar birliktelikleri oluşuyor ve işçiler üzerinden kazanılan o zenginliklerden daha uzun süre yararlanmak isteniyor. İşçiler de bu çıkar ilişkileri etrafında bölünerek kendi sorunlarına yoğunlaşmaktan uzaklaşıyorlar ve “bal tutan parmağını yalar” mantığı karşısında sendikalardan soğuyarak giderek umutsuzlaşıyorlar. 

Bugün en kötü şube başkanlarının 10 bin TL’nin altında maaş almadığı ifade ediliyor. Daire başkanları, genel merkez yöneticileri ve genel başkanların ise 6 ile 15 kat arasında asgari ücret tutarında aylık gelirleri olduğu söyleniyor. Bu tablo işçiler açıcından içler acısıdır.

İşçiler için değil kendisi için çalışan sendika bürokratlarının yaydığı ve sonu milletvekilliğine çıkan sendikacılık anlayışınıülkemizde bir gelenek haline getirilmiş olması, kötü sendikacılığın ne kadar köklü hale geldiğini görmemiz için önemli bir örnek oluşturuyor.

Çalışma alanlarında işçiler örgütlenerek inisiyatiflidavranmadığı sürece, derebeylik düzenini andıran ve aşiret sitemini çağrıştıran sendika bürokrasisinden kurtulabilmek maalesef çok zor. İşçilerin bölünmeden ve kendi sorunları için yan yana gelmesi, inisiyatifli davranıp hem işverene hem de sendika bürokrasisine karşı birlikte, omuz omuza vermesi çok önemli. 

Türk-İş Başkanı’nın kameralar önünde sarf ettiği sözler ile ülkemizde çok yaygın olduğu anlaşılan bu kötü sendikacılığa karşı, emekçilerin hem örgütlenmesinin hem de birlikte davranmasının önemi çok büyük. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.