Türkiye Büyürken

0
40

Başta Erdoğan olmak üzere tüm AKP elemanları Türkiye’nin AKP döneminde ekonomik anlamda ne denli geliştiğini ve dünyada ilk 20 ekonominin içerisine girmeyi başardığını her fırsatta vurguluyorlar. Geçenlerde Ali Koç da bir toplantıda AKP’nin 2023 hedefine vurgu yaparak Türkiye sermayesinin daha da genişleyip dünyada ilk 10 ekonomi içerisinde yer alması gerektiğini söylemiş. İlk bakışta sıradan bir vatandaş olarak bizlerin hoşuna gidebilecek söylemler bunlar. Burjuva toplum içerisinde her bireyin zenginleşme ve daha çok kazanma eğilimi taşıdığını düşünürsek, Türkiye’nin ekonomik açıdan büyümesi birçok insan için olumlu bir şey olarak görülebilir. Ancak, işin iç yüzü bahsedildiği gibi değil. Bir kere Türkiye büyüyor demek halkın genel olarak refah seviyesinin yükselmesi demek değildir. Bunun aksine, Türkiye’nin büyümesi, Türkiye’deki büyük sermaye sahiplerinin daha çok güçlenmesi ve aynı oranda zenginleşmesi demektir. Böyle bir tabloda Türkiye’de, dünyada yaşanana paralel olarak gelir eşitsizliğinin artmasından bahsetmek gerekecektir. Ayrıca, gelir eşitsizliğinin arttığı, emek sürecinde güvencesizliğin ve iş kazalarının hüküm sürdüğü bir ülkede “büyüme” meselesinin bir anlam ifade etmesi de zordur.

alikocTürkiye ekonomisi büyürken on binlerce işçi de iş cinayetlerine kurban gitmiş. Birleşik Metal Sendikası’nın yaptığı bir araştırmaya göre, AKP döneminde 17000 işçi iş cinayetlerinde katledilmiş. Bu yılın ilk 7 ayında da en az 1049 işçi hayatını kaybetmiş. Bu sayılar, tahmin edebileceğiniz üzere çok yüksek. Tabii bu sayıları resmi olarak tespit etmeye kalksak birçok cinayetin çeşitli sebeplerle örtbas edilmeye çalışıldığı gerçeğini de görebiliriz. Belki de gelecek yıllarda dünyanın genel sorunlarından biri olarak tartışılabilecek bir sorunla Türkiye uzun zamandır karşı karşıya: Güvencesizlik ve iş cinayetleri sorunu.

Dünyada neoliberal üretim modeli yükseldikçe üretim ilişkileri de A’dan Z’ye değişti. Bu değişim süreci zaman zaman direnişlerle karşılaşsa da dünyada sınıf hareketi ciddi bir zemin kaybetmiş durumda. Neoliberaller, en başta sınıfı parçalayarak örgütlü mücadeleyi bölmeyi hedeflediler. Bu anlamda dünyada, taşeronluk gibi yöntemler daha çok tercih edildi. Taşeronluk, merdiven altı üretimi vs. gibi tarzlar işçiyi patronla pazarlık masasında kolektif bir gücün parçası olmaktan çıkarıp sadece bir birey olmaya itti. Bu nedenle, patron üretimde kuralları dayatan ve maliyeti düşürmek adına işçiyi ağır şartlarda çalışmaya zorlayan güçlü bir konuma sahip oldu. Mesela; Türkiye’de herhangi bir iş kazası veya cinayeti olduğunda hep ihmallerden bahsedilir. Aslında bu ihmaller neoliberal üretim şeklinin doğal bir sonucudur. Neoliberalizm emek alanında işçi sınıfının örgütlü gücünü zayıflatarak onu güvencesiz, sağlıksız ve ağır koşullarda çalışmaya zorlamıştır. Bu anlamda Türkiye’de AKP dönemine ait iş cinayetleri istatistiği bir yandan beklenen bir durumdur. Dünyada sosyal devlet modelinin yaygın olduğu zamanların aksine burjuvazi, işçi sınıfını daha ucuza çalıştırabilirken, bir yandan da işsizlik gerçeğinden faydalanarak sınıf hareketini ihmallere ve hak gasplarına rağmen zapturapt altına almayı başarmıştır.

Türkiye’de yaşanan neoliberal dönem, dünyadaki örneklerinden farklı değildir. Özal döneminden itibaren güçlenen piyasacı mantık AKP döneminde burjuvazinin kurumsallaşma düzeyini arttırmış ve sömürüyü daha da derinleştirmiştir. Gelen, gideni aratır misali her dönem sömürü ve ölümler açısından daha da ciddi sonuçlar doğurmuştur. AKP iktidara geldiğinde ülkede yaşanan ekonomik krizi çok iyi kullanmış ve ciddi bir özelleştirme politikası geliştirmiştir. Bir yandan toplu işçi kıyımları yaratanTürkiye sermayesi ve AKP, sınıfın direnme gücünü kırmak adına da önemli yasal düzenlemelere girişmiştir. Günümüzde işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin düzen içindeki adresi olan sendikaların örgütlenme çabaları bir şekilde düzen tarafından daha da zorlaştırılmıştır. Gerek getirilen yasal kotalar, gerekse taşeronluk sistemi gibi düzenlemeler işçi sınıfının örgütlenmesi önündeki önemli engellerden birkaçıdır. Emek-sermaye ilişkilerini düzenleme noktasında AKP her zaman burjuva kesiminin çıkarlarına uygun adımlar atmış ve işçi sınıfının direniş kültürünü olabildiğince yok etmeye uğraşmıştır. Bizzat Erdoğan bazı direnişlerde direnen işçileri vatan haini ilan etmiş ve safını net bir şekilde göstermiştir. En son gelinen süreçte ise OHAL ilanıyla birlikte emek alanında önemli hak kayıpları artarak devam edeceğe benzemektedir.

Yaşanan darbe tiyatrosunun ardından ilan edilen OHAL, pratikte baskıya, zulme direnen kesimlere karşı ilan edilmişe benziyor. Emek alanında önemli yasa değişiklikleri bir bir hayata geçiriliyor. Kiralık işçilik, zorunlu bireysel emeklilik gibi yasalar işçi sınıfının demokratik haklarını daha da küçültmeye ve OHAL döneminde yaşanabilecek grev ve direnişlere karşı işçi sınıfının kolektif eylem gücünü kırmaya dönük adımlardan bazıları görünüyor. OHAL ile birlikte resmiyet kazanan AKP faşizmi, gerektiğinde kolluk kuvvetlerine “milli güvenliği tehdit eden” eylemlere karşı sınırsız yetkiler tanımaktadır. Konuyla ilgili bir örnek OHAL’in ilk günü Avcılar’da yaşanmıştı. Avcılar Belediyesi işçilerinin grev çadırının kurulmasına izin verilmedi. Daha sıcak ve belki de ileriki sürece bir parça ışık tutan bir örnek daha Teddy direnişinde görüldü. Burada ise direnen işçilere karşı polisin silahını kullandığı bilgisi basına yansıdı. Yine OHAL sürecinde toplu işçi kıyımlarının önü açıldı.

Bazı iş yerlerinde zorla işten çıkarma gibi politikaların hız kazandığı bilgisi geliyor. Bu süreçte iş cinayetlerinin artması da beklenebilir. Özellikle inşaat sektöründe son dönemde kazalar ve ölümler artmışa benziyor. Özetle Türkiye’de AKP ve düzen, 15 Temmuz sonrası işçi sınıfı ve ezilenler üzerindeki baskı ve dikta rejimini giderek artırabileceğinin önemli işaretlerini bu kısa sürede verdi. Özellikle son dönemde işçi sınıfında yaşanan bir kıpırdanma olduğunu da düşündüğümüzde OHAL süreci ve öncesinde başlanan sömürü yasalarının bir bir parlamentodan geçişi hiç de tesadüf değildir.

Türkiye’de emek alanında bu gelişmeler yaşanırken aynı zamanda diğer alanlarda da baskı artmış durumda. Kürt sorunu gitgide daha yakıcı hale geliyor. Azgın dinci gericilik karşısında Aleviler kendilerini çok büyük tehdit altında görüyorlar. Eğitimde ciddi sorunlar zaten vardı ve bu sorunlara yenileri gün geçtikçe ekleneceğe benziyor. Gericilik katil yüzünü iyiden iyiye hissettirmeye devam ediyor. Bu şartlarda Türkiye’nin devrimcileri ve demokratları başta olmak üzere tüm ezilenler mücadelede birlikte hareket etmek durumundadırlar. Faşizme, diktatörlüğe, OHAL’e karşı direnmelidirler. Artık, sorunları kendi alanlarında hapsetme eğilimi terk edilmelidir. Günümüzde iyice anlaşılması gereken bir nokta var ki o da tüm sorunların çözümünün memleket meselesi olarak görülmesi ve buna göre ortak mücadele yollarının geliştirilmesidir. Bu doğrultuda, şu an sınıfın bu ortak mücadeleye önderlik edebilmesini beklemek pratikte çok mümkün olmasa da sınıfın tarihsel gücü ve direniş deneyimi devrimciler açısından önemsenmelidir. Devrimciler, AKP Türkiye’sinin büyüme iddiasını işçi sınıfıyla daha fazla ilişkiye girerek ve mücadeleleri ortaklaştırarak aşabilir.

Bu anlamda sınıf kendi kaderine terk edilmemeli ve mümkün olduğunca dayanışma gösterilmelidir. Yaşanan tekil grevler de olsa bu grevler arasında bir bağ kurabilmenin çabası içine girilmelidir. Sınıf içerisindeki dayanışmayı artırabilmek ve sınıftan yeni şeyler öğrenebilmek bağımsız bir mücadele için yeni olanaklar sağlayabilir. Önemli olan nokta, iş cinayetleri istatistiğinde de işaret edildiği üzere sınıf üzerindeki baskıyı düzen politikalarının doğal bir sonucu olarak görmek ve buna göre sınıftan ümidi kesmemektir. En nihayetinde sosyalizm mücadelesi Türkiye ve dünyada sınıf hareketinin güçlenmesine ve sınıf içerisinden yaratılacak yeni kadrolara ihtiyaç duyacaktır.

14.08.2016

A. Çağrı Gökçek

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here