Türkiye İşsizlikte Rekora Gidiyor

0
24

sayfa-18-alt

Türkiye’de kriz nedeniyle işyerleri kapanıyor. Çalışanlar gruplar halinde sokağa atılıyor. İşsizlik kol geziyor. Saldırı ve baskılar giderek artıyor. Krizi fırsat bilen patronlar çalışanları kitleler halinde sokağa atarak, daha az insanla daha çok kar etmenin keyfini çıkarıyor. Türkiye işsizlikte OECD ülkeleri arasında birinci, dünyada ise Güney Afrika nın ardından ikinci sırada geliyor. Mayıs ayı ortalarında açıklanan rakamlar Türkiye de işsizlik meselesinin ne kadar ağırlaştığını gösteriyor.

Resmi verilere göre 2009 yılı Şubat ayında, işsizlik oranının bir önceki yılın aynı dönemine göre 4.2 puan artarak 11.9 dan 16.1 e yükselmiştir. Resmi rakamların gerçeği ne ölçüde yansıttığı bilindiğine göre gerçek işsizliğin çok daha dayanılmaz boyutlarda olduğu açıktır. “İş bulsam çalışırım” diyenlerin oranı – ki bu gerçek işsizlik oranı olarak kabul edilmektedir- yüzde 24.1 civarındadır. Tarım dışı işsizlik oranı ise geçen yıla göre 5.6 puanlık bir artışla 19.8 olmuştur. Kadınlar için bu oran 22.5 tir. İşsizlik ağırlıklı olarak kadını vurmaktadır. İşsizlik oranı yüzde 30 lara dayanmıştır. Bunun anlamı sokakta gördüğünüz her dört kişiden birinin işi yok demektir. Çalışmaya devam edenler ise iş güvencesinden yoksun durumdadır. Çalışan yığınlar her an kapıya konulma endişesi içinde işe gidip gelmektedirler. Çalışan birinin yerini almaya hazır dışarıda yığınla insan sırada beklemektedir. On kişinin işe alınacağı bir yere yüzlerce insan başvuruda bulunmaktadır. Eş dost, anne baba ve kardeş dayanışmasıyla ayakta durmaya çalışan insanların pek çoğu yeni bir iş bulmak umudunu yitirmiş ve iş aramaktan vazgeçmiştir.

Veriler toplam çalışan sayısının 19.8 milyon olduğunu gösteriyor. Ülke genelinde toplam çalışan sayısı 1990 dan bu yana ilk kez 20 milyonun altına düşmektedir. O yıl toplam nüfus bu yılkından yaklaşık 15 milyon daha az olduğu düşünülürse, işsizliğin ne derece ürkütücü boyutlara ulaştığı görülmektedir. Bugün Türkiye de çalışan bir insan kendisi dışında en az üç kişiye daha bakmak zorundadır. Bu durumda işsizlik nüfusun yarıdan fazlasını etkilemektedir.

Temel toplumsal sorunların en başında yer alan işsizlik asıl olarak gençleri vurmaktadır. Genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yıla göre 7.1 puanlık bir artışla 28.6 ya tırmanmıştır. Türkiye de her üç gençten biri işsizdir. İSMMMO’nun “Gencim çalışkanım ama işsizim” raporuna göre, 15-24 aralığındaki gençlerin 1.2 milyonu ne okuyor ne de çalışacak bir iş bulabiliyor. Çok acı bir durum. İşsiz bırakılan gençler umutsuz, mutsuz ve geleceksiz bir şekilde topluca sokak başlarında beklemekte ve caddelerde bir aşağı bir yukarı dolaşmaktadırlar. Parasızlıktan kahvelere bile girememektedirler. Düzen insanımızı, gençlerimizi bir bardak çay parasına bile muhtaç duruma getirmiştir. İşsiz güçsüz ve parasız dolaşan gençlerin ezici çoğunluğu kendi sorularına sahip çıkacakları bir örgütlenme ve bilinçten de yoksun olmaları nedeniyle kolayca kirli işler çevirenlerin ağına düşmektedirler. Gençler arasında krıminal suçlara bulaşma oranı giderek artmaktadır. Gençlikte yozlaşma, kendi dünyalarına kayıtsızlık ve ahlaki çöküntü had safhadadır. Genç işsizler sadece eğitimsiz ve mesleksizlerden oluşmamaktadır. Üniversiteyi bitiren eğitimli ve meslek sahibi gençler arasında da işsizlik yaygın bir sorundur.

İşsizlik artışında krizin etkilerinin yanı sıra özelleştirme ve taşeronlaştırmanın da rolü büyüktür. Özelleştirme ve taşeronlaştırmanın yıkıcı sonuçları asıl şimdi ortaya çıkıyor. Kamu işletmeleri, belediyelere ait kurumlar istihdam sağlamakta çok önemli role sahiptiler. Özelleştirme ve taşeronlaştırma adı altında kamu işletmeleri ya talan edildi ya da kapısına kilit vuruldu. Bu işletmelerde çalışan yüz binlerce insan sokağa atılarak işsizler ordusuna katıldı. Kamu işletmelerinin yok edilmesi sadece buralarda çalışan insanları işsiz bırakmadı aynı zamanda ülke ekonomisi ağır darbe aldı. Türkiye, emperyalizme her alanda daha bağımlı hale geldi. Yeni istihdam alanları yaratılmadığı gibi var olanlarında yok edilmesiyle işsizlik korkunç boyutlara ulaştı. Üstüne bir de küresel kriz eklenince işsizlik dayanılmaz bir sorun haline geldi.

Diğer yandan özelleştirme ve taşeronlaştırma sistemiyle sendikaların altı oyularak güçten düşürüldü. Çalışanlar örgütsüzlüğe itildi. Örgütsüz ve dağınık duruma düşürülen yığınlar açlık, işsizlik ve yoksulluğa mahkûm edildiler. Var olan sorunlar daha da ağırlaşarak içinden çıkılmaz bir duruma geldi. Eğer özelleştirme ve taşeronlaştırma saldırısı zamanında geri püskürtülebilseydi AKP hükümeti bu derece pervasızlaşamaz, işsizlik ve yoksullukta bu boyutlara gelmeyebilirdi. AKP hükümeti ayakta bile kalamazdı.

AKP hükümeti işsizliğe çözüm bulmak, yeni iş sahaları yaratmak yerine sermayeye kaynak yaratma ve köle pazarı oluşturma derdinde. Bunun için yeni düzenlemelere gidiyorlar. Hak gasplarına her gün yenileri ekleniyor. Şimdi de işçinin kıdem tazminatına göz diktiler. Hükümetin üzerinde durduğu yeni düzenlemeye göre geçici işler için patronların işçi kiralamalarının önü açılacak. Patronlar özel istihdam bürolarından işçi isteyebilecek. Patronlar, bu işçiler için maaş, pirim ya da kıdem tazminatı ödemek zorunda kalmayacak. Buna göre patron geçici bir işçiye ihtiyaç duyduğunda özel istihdam bürosuna başvuracak, büro elemanı işverene gönderecek. İşçinin prim ve maaşını işveren değil özel istihdam bürosu ödeyecek. Bu sistemde çalışma süresi dışında işçinin primlerinin ödenmeyeceği düşünülürse emeklilik ve işsizlik sigortasından faydalanma imkanı tamamen ortadan kalkacak. Tam bir köle pazarı kurulmuş olacak. İşsizlik daha da artacak.

İşsizliğin yaygın bir sorun haline gelmesi aynı zamanda çalışanların ücretlerinin düşmesine de neden oluyor. Patronlar işsizliği ücretlerin düşürülmesinde bir silah olarak kullanıyorlar. Çalışanlar işini kaybetme korkusu içinde sesini çıkaramaz duruma düştüler. İşsizlik ve düşük ücretle kölelik koşullarında çalışma yoksulluk ve sefaleti de beraberinde getiriyor. Sömürü ve baskıların ağırlığı geniş yığınlar açısından hayatı iyice çekilmez hale getirdi. İşsizlik ve yoksulluk eğitimden sağlığa bütün hayatı olumsuz etkilemektedir.

Görüldüğü gibi sermaye krizin yükünü çalışanların sırtına yüklemeye devam ediyor. Saldırıların yoğun biçimde sürdüğü, çalışanların kazanılmış hak ve özgürlüklerinin her fırsatta gasp edildiği bir ortamda sendikalar ya uyuyor ya da patronların sorunlarına çözüm bulmak için çırpınıyorlar. Krizin faturasının emekçi yığınların sırtına vurulması karşısında sendikalar seyretmekle yetinmektedirler. Bugün Türk-İş ve Hak-İş çalışanları hak arama mücadelesine çağıracaklar, işsizlik sorununa ciddi bir şekilde el atacakları yerde kitleleri patron kuruluşlarıyla birlikte pazara alışveriş yapmaya çağırmaktadır. Utanç verici bir durum. İşçilerin öncelikler sendikal bürokrasi engelini aşması gerekiyor. İşçi ve emekçi yığınların çarşıya pazara değil sokağa çıkmaya ihtiyacı var. Ayrıca işçi hakkını alırsa, işsiz insanca yaşayabileceği bir işe kavuşursa çarşıya da çıkar pazara da çıkar. Kölelik koşullarında çalışan, ev ekmek götürme derdiyle yanıp tutuşan bir insan hangi parayla pazara çıkacak? Çalışanın yoksulluğu ve işsiz kalması sendika bürokratlarının umurunda mı?

Çalışan bir insanın işsiz kalması ve evine ekmek götürememesinden daha kötü ne olabilir ki?

Kriz sermayenin krizidir. Ama fatura emekçi yığınlara çıkarılmaktadır. Emekçi yığınlar örgütsüz ve dağınık durumdadır. Ve gerici güçlerin etkisi altındadırlar. Durum geniş yığınlar açısından her gün biraz daha kötüye gitmektedir. Bu da sömürücü zalimlerin işini kolaylaştırmaktadır. Kitleler sömürü ve baskının ağırlığı altında ezilmektedirler. Aslında yapılacak şey bellidir. Bıçak kemiğe dayanmış durumdadır. Mücadelenin geliştirilmesi için elverişli bir ortam vardır. Mesele yığınları kendi sorunları etrafında örgütleyip ayağa kaldırma meselesidir. “Krizin faturasını sermayedarlar ödesin” “İşten atmalar yasaklansın” “Atılan işçiler geri alınsı” “Herkese iş Tüm çalışanlara iş güvencesi” gibi somut taleplerle insanlara gidildiğinde insanlar anlarlar. İşsizliğin, yoksulluk ve açlığın kaderimiz olmadığını bütün bu kötülüklerin ortadan kaldırılması için örgütlü bir şekilde mücadele etmek gerektiğini insanlara anlatmak gerekir. Örgütsüz insanın yalnız insan demek olduğunu ve kimsenin tek başına bir şey yapamayacağını anlatmak gerekir. Dayanışmanın birlikte bir şeyler yapmanın önemini anlatmak gerekir. Bunun için özellikle emekçi semtlerinde, gençler arasında karşılıklı bir diyalog başlatmak, çalışanı ve işsiziyle, ev kadını ve genciyle eylemli bir sınıf dayanışması hattı geliştirmek gerekmektedir. Bu nedenle evlerde, kahvehanelerde, mümkün olan her yerde toplantılar, paneller, basın açıklamaları gibi eylemler düzenlenebilir. Böylece insanları kendi sorunları etrafında harekete geçirmek ve mücadeleyi yükseltmek için bir bilinç ve örgütlenme geliştirilebilir. Yığınlar dayanabilecekleri devrimci bir güç gördüklerinde katılacaklardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here