Afganistan aynasından Türkiye

0
889

Hamza Yalçın

Birçok yorumcu Afganistan ile Türkiye arasında paralellikler kurarken benim aklıma TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) ile ülkemin liberal ilerici, demokratları ve sosyalistleri geldi. Bu yazı “TSK ve halk dinciliğe neden teslim oldu?”, “Türkiye esaretten nasıl kurtulabilir?” sorularına yanıt arayacak. 

Önce Afganistan’da yaşananlara kısaca bakalım. 

Sayısı 200 bin ve hatta 350 bin kişi olduğu söylenen “Afganistan” silahlı güçleri 70 bin kişilik Taliban güçlerine teslim oldu. Afganistan ordusu yıllardır eğitiliyordu. Ellerinde  tank, top, uçak dahil çok silahları vardı. Ama direnemediler. Ayağında doğru dürüst postal bile olmayan Taliban güçleri elini konulunu sallaya sallaya geldi ve Kabil’i teslim aldı.

Taliban karşı konulamayacak kadar üstün ve cengaver miydi? Afgan ordusu adı verilen gücün direnemeyişinin temel sebebi onun aslında emperyalizmin ordusu olmasıdır. İşbirlikçilerin savunacak ülkesi yoktu. Kendilerini besleyen, donatan ve eğiten Batılı emperyalist efendileri Taliban’la anlaşınca yapacakları kalmamıştı. Direnmeyip kaçtılar. Sömürgecilerin tayin ettikleri Devlet Başkanı çalıp çuvallara doldurduğu dolarları dünyanın gözleri önünde arabalardan saçarak kaçtı. Kaçışını “kan dökülmesini istememek” gibi sözde iyi yüreklilikle gerekçelendirdi. Paraları götürürken Afganistan’a “hizmet etmeye” her zaman hazır olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Kendilerini almayan uçakların kanatlarına tutunarak Taliban’dan canını kurtarmaya çalışan Afganlıların yüzlerce metreden yere düşen görüntüleri sosyal medyadan yayıldı. 

ABD ile birlikte Afganistan’ı işgal etmiş Batılı ülkeler kendileriyle işbirliği yapan Afganların sadece bir kısmını kabul etmeye hazırlanırken, Erdoğan Afgan göçmenleri Türkiye’de kimseyle tartışmadan kitleler halinde Türkiye’ye soktu. Bu konuda Biden ile resmî tercüman kullanmadan, kayıt tutmadan yani en gizli şekilde anlaşmış olduğu tahmin ediliyor. Bu durum karşısında bir kısım güçler halkın tepkilerini şovenist kanallara yönlendirirken Erdoğan Türkiye’ye bu ihanetini de insancıl ambalajlar içinde yürütüyor: “Yazık değil mi göçmenlere? İnsanların savaştan ve baskıdan kaçmaya hakkları yok mudur?” Elbette göçmenlerin insan olduğu göz önünde tutulmalı ve uğradıkları insanlık dışı muamelelere karşı onlarla birlikte mücadele edilmelidir. Ama AKP dinci faşist amaçlarla bir göç politikası yürütüyor. Buna kesinlikle karşı çıkılmalıdır. 

Afganistan aynasına bakınca 

Şimdi TSK’ya gelelim. Sözlerim TSK’yı Türkiye’nin,Türklerin ulusal ordusu bilenleri üzecektir. TSK geçmişte Türkiye’de laikliğin bekçisi olmak iddiasındaydı. Özellikle 28 Şubat 1998 sonrasında ilerici kesimler ordunun irticayı önleyeceğine inanıyordu. Generaller o tarihte zamanın (Refahyol) hükümetine irticaya karşı önlemler aldırtmışlardı. Ancak TSK 5 yıl geçmeden dincilere teslim olacaktı. Koca ordu Cemaat-AKP ittifakına nasıl teslim olmuştu? 

CHP’li Süheyl Batum bile “Koca bir askeri yıktılar, meğer kağıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz” diyecekti. Yoksa TSK aslında irticaya karşı değil miydi?

Devlete egemen olan TSK Türkiye’de dinci bir rejimin kurulmasına karşıydı. Ama o aynı zamanda halkın uyanışını ve solun gelişmesini önlemek için dinci gericiliği kullanmak istiyordu. Emekçi halka ve sol harekete karşı yaptığı 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Amerikancı darbelerle dinci gerici güçlerin önünü açmıştı. O askeri darbeler Gülen Cemaati’ni alttan alta kollamıştı. TSK, 1975 sonrasında sola karşı yürütülen iç savaş sürecinde sağ güçlerin yanında yer aldı. Aynı zamanda tarafsız görünmeye çalışan generaller 12 Eylül (1980) faşist askeri darbesiyle solun önünü kesti ve dinciliği geliştirdiler. TSK, 1993 yılında Sivas’ta Alevilerin yakılmasını seyretti. Orada askerlerin sadece havaya ateş açmaları bile dinci kalabalığı dağıtmaya yeterdi. 28 Şubat’ta alınan irticaya karşı önlemler sadece Erbakan’ı tasfiye ediyor ve sonuçta Gülen Cemaati ile Erdoğan’ın önünü açıyordu. Erbakan’ı diğerlerinden farkı onun Amerikancı olmamasıydı. 

Ben 1971-1978 dönemi boyunca askeri okullarda okudum. Orduyla ilişiğim 1979 sonlarında kesildi. TSK’yı daha sonra da takip etmeye çalıştım. Bu sözüme de bozulanlar olacaktır: O yıllarda Atatürk’ü seven yurtsever insanlar bir süre sonra Türkiye’nin emperyalizme bağımlı sömürülen bir ülke olmasına ve ordunun işbirlikçi burjuvaziye ve emperyalizme hizmet eden rolüne itiraz ederek sosyalizmi seçiyorlardı. 1970’li yıllarda ülkesi uğruna mücadeleye girmeyi göze alamayanlar ise “Atatürkçü” etiketiyle sisteme boyun eğiyorlardı.

Cemaat-AKP iktidarının kendilerinden olmayan Harbiye öğrencilerine nasıl eziyet ve baskı yaptığını, onları nasıl tasfiye ettiklerinı videolara konuşan tanıklardan ve bir-iki kez de doğrudan dinledim. Öğrencilerin Atatürkçü geçinen komutanları bu yasa dışı baskılara ses çıkaramadılar. Cemaatçılar sınav sorularını çalarak askeri okullara kendi insanlarını soktular. Kendilerinden olmayan öğrencileri tasfiye ettiler ve yükselebilecek subayları baskı ve tertiplerle engellediler. TSK hiyerarşisinin tepesinde yer alan komutanlar yasa dışı çalışan ve bu yüzden müdahale edilmesi daha kolay olan Cemaat’e karşı yasal yetkilerini bile kullanmadılar. Karşı koymaya çalışan yurtsever insanlar yalnız kaldı. TSK dinci gericiliğin karşısında kurbanlık koyun sürüsü gibiydi. 

TSK neden Cemaat ve AKP karşısında kurbanlık koyun sürüsü gibiydi? Görevinin göz göre göre bütün orduyu ve devleti ele geçiren dinciliği engellemek olduğunu bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Ama TSK aynı zamanda ABD’nin emri altında davranan bir NATO ordusuydu. ABD Türkiye’ye Ilımlı İslam rolü vermişti. TSK içinde yurtsever insanlar yok muydu? Elbette vardı. Hem de çoktu. Ama kurumun kendisi milli bir ordu değildi; Türkiye’yi değil, İşbirlikçi tekelci sermayeyi savunuyordu. TSK, ABD’nin Türkiye’ye dayattığı “Ilımlı İslam” politikasının yıkıcı sonuçlara yol açacağını biliyordu, istemiyordu ama buna direnecek iradeden yoksundu. “Önce Vatan” sözü orduda aslında boş bir slogandı. Sadece generaller için değil subaylar için bile kıdem ve şahsi gelecek öncelikliydi. Değil sadece makam, rütbe ve memuriyetten olmayı ve hatta “terörist” sayılmayı göze alamadan ABD’ye kafa tutulamazdı. 

Mustafa Kemal inandığı fikirler uğruna daha öğrencilik yıllarında risk almış bir insanken “Atatürkçüler” en ufak risk almaktan korkuyordu! 

Generaller dinciliğe teslim oldukları halde, yeterince güvenilir görülmedikleri için “teröristlikten” hapse girdiler. Direnmedikleri halde direnmiş muamelesi gördüler! Eğer ilerleyen süreçte Cemaat’le AKP birbirine girmeseydi onlar kurbanlık koyunlar gibi teslim oldukları halde dinci yargının verdiği cezalarını yatmaya devam edeceklerdi. Bugün hapse atılan 28 Şubat generalleri de o teslim olanlara dahildir. Hepsi de geçmişte devrimcileri ve ilericileri ezdiler. Halkı örgütsüzleştirdiler. Öylece AKP’nin ve Cemaat iktidarının yolunu döşediler.

Orduda terörist sayılmayı göze almadan direnmezdin, direnemezsin! Terörist sayıldın mı Ömer Yazgan gibi idam edilebilirsin. Bu satırların yazarı Hamza Yalçın gibi, iktidarların değişmez hedefi haline gelirsin. Kenan Evren’i, Özal’ı, Demirel’i, Çilleri, 28 Şubatçıları ve AKP’si seni aynı şekilde düşman beller. İki kez üst üste beraat etmiş olduğum davadan beni 1998 yılında yani 28 Şubat döneminde en yüksek cezaya çarptırdılar. Eski arkadaşlarımı benimle ilişki kurmamak konusunda uyardılar. Tecrit durumda tutulmam için uğraştılar. Devleti yıkma tehlikesi mi oluşturmaktaydım? Değil devleti yıkmak, asayiş sorunu yaratacak  durumum bile yoktu. Neden ceza verdiler: Çünkü aykırı örnek oluşturuyordum. Şimdi de AKP uğraşıyor. 

“Daha akıllı davransaydın öyle olmazdı”, diyenler direnmeden ceza alan generallerin ve subayların durumuna baksınlar. Yukarıda yazdığım gibi, İlker Başbuğ gibi uysal generaller bu akibetten kıl payı kurtuldular. 28 Şubat generalleri direnemedikleri halde ceza aldılar. Açıkçası herkes “akıllı” davrandığı için bu duruma gelindi! 

Sadece TSK mı? 

Bir kısım liberaller Türkiye’de halkın laikliği benimsemediğini iddia eder. 19 yıllık AKP iktidarı bu iddianın doğru olmadığını gayet net ortaya koymuştur. Halk din istismarına bir dereceye kadar açıktı ve hala açıktır. Ama halk dincileri dün de tutmuyordu bugün de tutmuyor. Türkiye’de büyük çoğunluk din istismarına ve AKP’ye karşıdır. 

Dincilerin gücü, gericilerin örgütlü ilerici güçlerin ise örgütsüz olmalarından ileri geliyor. Gericiler halk içinde tarikat, cemaat vb şekillerde örgütlüydüler. Devlet kurumları dinci vakıfları alabildiğine destekledi. Gülen Cemaati hem askeri darbeciler hem CIA hem, Ecevit hükümeti dahil, hükümetler tarafından devlet gücüyle çok desteklendi. Bugün tarikatlar devlet kurumlarına dönüşmüş durumdalar. Gene de toplumdaki güçleri sınırlıdır. 

Peki dincilikten hoşlanmayan halk AKP’ye karşı niye direnemedi?  

Bunu anlayabilmek için AKP’ye muhalif kesime bakılmalıdır. AKP rejimine alışmış, rejimin parçası olmuş partilere değil de gerçek muhalefet potansiyeli taşıyan Atatürkçülere ve sosyalistlere bakılması daha doğru olur. Mevcut partiler ne yazık ki öne düşüp bu kesimleri harekete geçirmezler. Hatta bu kesimler harekete geçmeden partiler demeçler vermekten başka bir şey yapmazlar. 

“Atatürkçü” ve “sosyalist” kesimin insanlarına bakıldığında çoğunun özgürlükten yana oldukları, örgütten ve örgütlü mücadeleden ise kaçtıkları görülür.  Hatta bir kısım aşırı özgürlükçü görünenleri asla mücadeleye girişmeyecek şekilde örgütten ve örgütlü mücadeleden uzaktırlar. “Atatürkçüler”in bu özelliği Mustafa Kemal’den mi geliyor? Sosyalistlerin bu yanı sosyalizmden mi ileri geliyor? 

Mustafa Kemal inandığı mücadele için hayatı dahil her şeyini kaybetmeyi göze almış bir insandır. Kemalist gençliğin Türkiye’de örgütlü mücadeleye nasıl yatkın olduğu 1950’li ve 1960’lı yıllarda ortaya çıkmıştı. Sosyalizm ise adı üstünde bireyci değil toplumcudur ve örgütlülüğü gerektirir. 

Örgütten ve örgütlü mücadeleden korkan “sosyalizm” ve “ilericilik” Türkiye’de 1980 sonrasının ürünüdür. Kendisini Atatürkçü, Kemalist hatta Marksist  gören kitlenin binde 999’u ne yazık ki bu durumdadır. Köleliğimizin en büyük sebebi de işte budur! Bu bireycilik insanlığa yeni-liberalizm tarafından empoze edildi. 

Yurtsever, devrimci ve sosyalist gibi konuşurken bir tarikatçı, bir cemaatçı kadar bile dava insanı olamayanlar Afganistan’a iyi baksınlar. İşgal altındaki ülkede gözleri sömürge sistemi içinde yükselmekte olan ve çalımla İngilizce konuşan o kozmopolit hizmetkarlar ülkeleri için direnmezler. 

TSK’nın 12 Mart (1971) ve 12 Eylül (1980) Amerikancı askeri darbelerini yaptığı, AKP sonrasında ise başta Suriye olmak üzere ÖSO ve benzeri dinci güçlerle akıl almaz işlere girdiği bilindiği halde çaresiz halk onu hala yurtsever, laik ve Atatürkçü görür. TSK içinde elbette namuslu ve dürüst insanlar çok vardı, bugün de vardır. Ama 1952 yılında NATO’ya girmiş, o zamandan bu yana eğitimi, yapısı NATO’ya göre düzenlenmiş; 1971 ve 1980 yıllarında ABD’nin emrinde halka karşı darbe yapmış ordu milli ordu değil, İşbirlikçi tekelci sermayenin başını çektiği oligarşinin ordusuydu. 

Türkiye bağımsız değildi ki ordu milletin ordusu olsun! 

Emperyalizme bağımlı Türkiye’de milletin ordusu ancak halk ordusu olabilir. O özlemi taşıyan yurtsever askerler terörist sayılmayı göze almalıdır. Yurtsever ordu mensupları maaşı, rütbeyi, terfiyi değil vatanı; sömürücüleri değil emekçileri esas almalıdır. Aksi halde dinci rejim onları cihatçılarla beraber Suriye, Irak, Libya demeden ülke ülke gezdirir.

Şimdi 28 Şubat generallerinin eski rütbelerinin ve memuriyet haklarının geri alınacağı konuşuluyor. Amaçları dinciliğe karşı olanlara korku vermektir. Eğer yurtseversen zulmün ve sömürünün hizmetinde subay ya da general olacağına halkın hizmetinde er olmayı göze almalısın. Rütbeye, maaşa ve özel hayata bağımlı olanlar zalimlerin ve sistemin hizmetkarı olmaya mahkumdurlar.

Hele ki Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve Che Guevara gibi sosyalistleri taktir etmekle mücadeleden kaçış birbirine uymaz. Uyarımız sözde sosyalistleredir: Örgütleri beğenmiyorsan onları düzeltmeye çalış. Olmuyorsa daha iyisini kur. Onu da yapamıyorsan yakınındaki örgütlü mücadeleye katıl. Onu hem destekle hem de sonuna kadar eleştir. 

Türkiye’de ve dünyada baskıcı ve gerici iktidarların yolunu asıl açan, özgürlükten söz edip de türlü bahanelerle örgütlülükten kaçma ve bireysel hayata odaklanma tutumudur. Türkiye’de ilerici ve sosyalist hareketin en büyük zorluğu işte bu bireyciliktir.

Evet, Mustafa Kemal’e övgüler yağdıran sözde Atatürkçülerin örgütten ve mücadeleden nasıl korktuklarına, neredeyse sadece kendileri için çalışıyor olmalarına bakın. Özgürlükçülükten dem vuran ve her fırsatta devrimci kahramanları anan sözde sosyalistlerin bir yandan da örgütten ve mücadeleden uzak durmak için çabalarına, şahsi geleceklerine ve özel hayatlarına yoğunlaşmalarına bakın. Avrupa’ya gelip de özgür birey kesilen sözde sosyalistlere ve ilericilere bakın: Taliban’dan kaçan Afgan işbirlikçilerine de bakın ve aradaki benzerliği görün. Acil sorunumuz da çözümümüz de işte buradadır! 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.