“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” diyor Ahmet Arif

0
335

Tülay Sönmez

Gerçekten yine bir bahar mevsimi geldi ve hatta yerini yaza bırakıyor. Bizler son 1.5 yıldır her mevsimi dört duvara sıkıştırdık. Salgının ilk zamanları eminim herkes önüne bir hedef koymuştur; iki ay, üç ay, geçti geçiyor derken ileriye bakmaya çok da umudumuz kalmadı.

Biraz salgına dair konuşacağız ama sayısal veriler veya aşılama değil de bir başka boyutuyla konuşalım istiyorum. 1.5 yıldır salgının yükünü çeken sevgili sağlık emekçisi insanlar bu süreci nasıl geçiriyorlar, yarına dair umutları nelerdir? Bu yazıda sizlere aktarmak istediklerim bunlar.

Mesleki yaşamları salgında ne şekilde devam etti, hastane dışında ki hayatları ne şekilde devam ediyor? Onlardan dinleyelim…

Bu yazıyı hazırlamak için iki sağlık emekçisi arkadaşımla konuştum. Arkadaşlarımdan ilki 27 yıllık hemşire, halen aktif çalışıyor. Diğeri arkadaşım ise 33 yıllık uzman hekim. Uzun süre bulunduğu şehrin Tabip Odasında çok aktif çalışmış, halen de üzerine düşen görevi yerine getiren güzel bir insan, iyi bir hekim.

Her ikisi de ilk zamanları şöyle anlatıyorlar;

“Mesaiye giderken anksiyete, huzursuzluk ve çokça tedirginlik yaşıyoruz. Mesai bitiminde aşırı yorgunluk, bıkkınlık ve tükenmişlikle hastaneden ayrılıyoruz ayrıca ‘ya Covid olduysam’ endişesi psikolojimizi alt üst ediyordu.”

Hemşire arkadaşımız anlatmaya devam ediyor;

“27 yıldır aktif çalışıyorum iki çocuğum var. Her ikisi de sınavlara hazırlanıyor ama ben henüz o heyecana odaklanamadım. Eşim özel sektörde ama salgının başından beri evden online çalışıyor. Hatta sektör evden çalıştığı için önceden ödenen yemek ücretini de kesti. Çocuklar da EBA üzerinden evden derslere devam ediyorlar.

Eşim bu süreçte evde olduğu için onların sorumluluklarını da aldı. Eşim de çocuklar da sürekli evde olmaktan çok bunaldılar, eşim çay kahve molasını evin balkonundan sokağı gözetleyerek geçiriyor ve maskesiz kişileri şikayet ediyor. ‘Onlar bizim iyileşme hakkımızı gasp ediyorlar’ diyor. Ben zaten kendime ‘nasılsın’ diye sormaya korkuyorum sanki kendimle konuşursam dağılacağım ve bir daha toparlanamayacağım diye endişeliyim.

Yaşlı annemi bu süre içinde göremedim dokunamadım. İhtiyacını kapıya bırakıp onunla kapıdan pencereden konuştum. İlk zamanlar aile bireyleri ile ayrı odalardan iletişim kurduk çocuklarıma sarılamadım, aile olmanın gerekliliği ve çok insani ve basit bir şey olan aynı sofrada oturup yemeyi bile yapamadık.

Hastanede Covid-19 servisinde değildim. Bu da tamamen benim sağlık sorunlarımın kronik hastalıklarımın olması ve bağışıklık sistemimin düşük ve hastalığa yakalanma ihtimalimin yüksek olması ile alakalı bir durum ama ne var ki çalıştığım hastane RTE’nin ‘büyük hayalim’ dediği Şehir Hastanesi. İş yerimde hemen hemen her yerde koronavirüslü hastalar yatıyor.

Sabah işe geldiğimizde ‘bugün hangi arkadaşımız Covid-19 olmuş’ diye öğrenmek veya hangi arkadaşımızın görevi başında hayatını kaybettiğini duymak çok kötü bir deneyimdi. Aşılama seyri çok yavaş ilerliyor. Bilim Kurulu’nun açıklama ve tavsiyelerine ne ben ne de diğer sağlıkçı arkadaşlarım kesinlikle güvenmiyoruz.

Salgının ilk zamanları Sağlık Bakanı bizi balkonlardan alkışlatırken methiyeler diziyordu. Lakin ileriki dönemde pek çok meslektaşımız görevi başında şiddete maruz kaldı. Bir çoğunun kafası gözü kırıldı. Salgının başından bu yana 400 sağlık emekçisini kaybettik, tam da bu durum bizim kırılma noktamız oldu. Biz sağlıkçılar ‘Covid-19 meslek hastalığı olsun’ talebimizin arkasındayız. Talebimizi meslek kuruluşlarımız olan TTB ve SES kamuoyunda pek çok defa dillendirdi. Bu sayede muhalefet partileri önerimizi meclise getirse de gerici AKP ve onun ortağı faşist MHP’li vekiller tarafından bu hakkımız engellendi, reddedildi.

Bizden nasıl bir ruh hali bekleniyor bilemedim. Biz normalleşemedik. Hiç eski halimize dönecekmiş gibi de görünmüyoruz. Sanırım bu senenin iznini iki hafta alabileceğiz ama salgın devam ettiği sürece iznimizi evde geçirmek zorunda kalabiliriz, umarım daha doğrusu umut ediyorum ki gelecek iyi olsun.”

Uzman hekim olan diğer arkadaşımız da salgın zamanını ve kendisini şöyle anlatıyor:

“33 yıllık hekimim, bir çocuğum var. Çocuğum salgın başladığında daha yeni üniversiteyi kazanmıştı ancak okulun binasını dahi görmeden ikinci sınıfı bitirecek, eğitimine evden devam ediyor.

Eşim de emekli sağlıkçı ve diyabet hastası. Eşimin kronik hastalığından dolayı bağışıklık sistemi zayıf. Onları koruma adına ilk zamanlar evime bile gidemedim, TCDD misafirhanesinde ve çeşitli otellerde kaldım. Benim de yaşlı ve yalnız yasayan annem var. Salgın öncesi mutlaka haftada bir ziyaretine gidiyordum, bu süreçte onunla yalnızca telefonla iletişim kurduk. İhtiyaçlarını alıp kapısına bıraktım, sağlık sorununu telefonda anlattı ona bu şekilde tedavi uyguladım.

Benim çalıştığım servis (üroloji) covit servisine dönüştürüldü ve biz nöbetlerimizde covitli hasta tedavisi yaptık. İdare tarafından olumsuz bir davranışla karşılaşmadık. Herkes işine odaklı çalıştı. Çalıştığımız alanlar pandemiye uygun hale getirildi, ekipman sorunu yaşamadık.

Şunu çok net söyleyebilirim ki uygulanan mevcut salgın yönetimi hiç başaralı olamıyor. Salgının bu şekilde çözülemeyeceğinden kesinlikle emin olmaya başladım. Biz hekimler olarak bu süreçte döner sermayelerimizi yüksek tavandan alırken bizlerle birlikte çalışan hemşire ve diğer personeller ise çok mağdur edildi.

Aşılama kaplumbağa hızı ile devam ediyor. Bu durum aşılama ekipleriyle ilgili değil, gerici iktidarın aşı teminindeki beceriksizliği ile direk bağlantılı bir durum. Bilim Kurulu’nun hiçbir şekilde güvenilirliği yok. Yine bunun da onların bilgilendirmesi ile alakalı olduğunu düşünmüyorum. Bunun tek adam rejiminin aldığı kararlarla ilgili olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bilgi akışını kendimin de üyesi olduğum ve aktif görev yaptığım TTB’den takip ettim. Uzunca bir süre emekli olmayı düşündüm ama sorumluluklarım gereği çalışmak zorundayım. Ben de arkadaşım gibi düşünüyorum yani biz normalleşemedik. Salgın öncesi kendime ve arkadaşlarıma, aileme zaman ayırıp kaliteli yaşamaya güzel zamanlar geçirmeye gayret ediyordum. Şimdi arkadaşlarımla saz çalıp türkü söylemeyi özledim. Sanki başkasına ait bir hayatı yaşıyorum gibi hissediyorum.”

Evet, her iki sağlıkçının da yaşadıklarını ve moral bozukluklarını görüyoruz. Tüm bunlara rağmen umutlarını kaybetmemişler ve mücadeleye devam ediyorlar. Sahada olmayan bizler de moral bozukluğu yaşasak da aynı duyguları yaşıyoruz. Sağlık emekçisi dostlarımızın ‘aynada kendilerine bile bakmaya korktukları’ durumlar hepimizi üzüyor. Ve gerçekten geleceğe dair umutları olmasa hemen bugün görevlerini bırakacaklar veya emekli olacaklar.

Onlar bir umut, küçücük bir kıvılcım taşıyıp hep var olsunlar. Onların idealist yönleri, dirayetleri ve kararlılıkları, iktidarın tüm kötü yönetimine ve politikalarına rağmen, bizleri bugün hayatta tutan şeylerdir. Siz sağlıkçılara olan güvenimiz nefes almamızı kolaylaştırıyor. Sizlerin umuduyla, hep birlikte mücadele ederek dağlarına bahar getireceğiz memleketimizin. Aynı Ahmet Arif’in dizelerindeki gibi. Hep sağlıkla var olun. İyi ki varlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.