Haftanın Özeti

0
197

Dünya Ekonomik Forumu’nda bu sene kapitalistlerin geleceğinin masaya yatırıldığı yazıldı. Özellikle koronavirüs pandemisi sonrasında “süper güçlerin”, “demokrasinin beşiği” diye lanse edilen ülkelerin birbiri arasında rekabeti nasıl had safhaya çıkardıklarını, birbirlerinin tıbbi malzemelerini çaldıklarını; kendi halklarına ise nasıl eşitsizce davrandıklarını görmüştük. Özellikle 1980’ler sonrası dünyada daha etkin olan ve tamamıyla piyasa odaklı neo-liberal politikaların ezilenlere ve yoksullara zerre kadar yararının olmayacağını bir kez daha deneyimledik. Bunlara, gelişen ekonomik kriz de eklenince ve krizin yükü daha hissedilir hale gelince egemenlerde dahi yeni çıkış yolları arama çabaları gelişti. Davos’ta toplanan egemenlerin şimdi “revizyonlara ihtiyaç duyuluyor” dedikleri ifade ediliyor. Pandemi eşitsizlikleri daha da çok derinleştirdi, sınıfsal uçurum daha çok açıldı ama kapitalistlerin “yüce gönüllü” özeleştirilerine inanılmamalı, bahsedilen revizyonların da yoksullara, ezilenlere daha fazla yük, daha çok baskı anlamına geleceği bilinmelidir.

Hindistan’ın bir süredir mücadelede öncü olduğu görülüyor. Geçtiğimiz Kasım sonunda gelişen çiftçi eylemleri giderek büyüdü. Halkın topraksızlaşacağı nedeniyle hükümetin çıkarmak istediği çiftçi yasasına itiraz eden on binlerce insanın başlattığı eylemler giderek yüz binlere ve milyonlara ulaştı. Eylemlere ilericilerin öncülük ettiği görülüyor. Geçtiğimiz günlerde başkent Yeni Delhi’de bulunan Kızıl Kale’ye yönelen halk polisle çatıştı ve polis kaçmak zorunda kaldı. Kızıl Kale, Hindistan’ın İngiliz emperyalizmine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin de sembolüdür. Hintlilerin ayaklanmasında kaleye İngilizler tarafından büyük zararlar verildi ve Hindistan İngiliz mandacılığına karşı zafer kazandığında ilk bayraklarını Kızıl Kale’ye astı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2020 Bilançosu’nu Strasbourg’da yaptıkları bir basın açıklaması ile açıkladı. Açıklanan raporda 2020 yılında hakkında en çok karar verilen ülkelerden birincisi Rusya olarak gözükürken, Türkiye ise ikinci sırada yer alıyor. Türkiye aleyhine AİHM’e gönderilen davaların 97’sinin kararı verilmiş. Bu 97 karardan ise 85’inde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHM) en az bir maddesinin ihlal edildiği görülüyor. Rapora göre Türkiye’nin davalarında en çok ifade özgürlüklerine yapılmış saldırılar bulunuyor.

Böylece Türkiye’ye geldik.

Geçtiğimiz haftaya damga vuran olaylardan birisi ESP üyesi Gökhan Güneş isimli işçinin kaçırılması idi. 138 saat boyunca kendisinden haber alınamayan Güneş’in güpegündüz ve alenen kaçırıldığı görüntüler ortaya çıkmasına rağmen devlet kaçıranları araştırmak, aileye bilgi vermek yerine görüntüleri Güneş’in arkadaşlarına verenlere soruşturma açtı. Çocuklarının akıbetini soran ailesi ve arkadaşları yapılan eylemlerde defalarca gözaltına alındı. Sosyal medyadan ve yapılan basın açıklamalarından Gökhan Güneş’in gözaltında kaybedilmesine karşı duyarlılık geliştirildi. Sonuçta yaratılan dayanışma ve mücadele, Güneş’in kurtulmasını sağladı. 138 saat sonra gözleri bağlı bir şekilde Bahçeşehir’e bırakılan Güneş’e kendisini kaçıranlar tarafından sistematik işkence yapıldığı da açıklandı. Ayrıntılar İnsan Hakları Derneği’nde düzenlenen bir basın toplantısında anlatıldı.

Yalova’da Alevi vatandaşların evlerinin işaretlendiği haberi de gündemde idi. Ondan önce de Tokat’ın Almus ilçesinde bulunan Alevi köylerinin Sağlık Bakanlığı’nın logosunun olduğu bir haritada kırmızı ile işaretlenmesi, yine Alevi vatandaşları ve ilericiler tarafından tepkiyle karşılandı. Yapılan baskılar sonucunda Tokat İl Sağlık Müdürlüğü, haritayı veren doktora soruşturma açıldığını belirtmiş olsa da, AKP hükümetinin Alevilere tarihsel düşmanlığı bilindiğinden, meselenin bir doktor ile sınırlı olmadığı da herkes tarafından görüldü.

Boğaziçi öğrencileri direnişine devam ediyor. AKP tarafından kayyum olarak atanan ve ekranlarda “hoşgörülü” pozları kesen Melih Bulu’nun da gerçek yüzü daha görünür oluyor. Bulu, Rektörlük önünde çadır açan öğrencilere çadırın kaldırılması için güvenlik görevlilerini saldırttı ve bu görüntüler sosyal medyada yayınlandı. Öğrenciler kararlı olduklarını belirtiyor. Okulda bulunan akademisyenler de öğrencilerin yanında gözüküyor. Öyle görülüyor ki AKP ve asıl olarak da Erdoğan dışında, üniversitenin özneleri; hocalar, öğrenciler, akademisyenler Bulu’yu istemiyor ve Rektör olarak kabul etmeyecek. Boğaziçililer direnişlerinin daha görünür olması için duyarlı kamuoyundan yardım talebinde bulunuyor.

Selçuk Özdağ’a yapılan saldırıda tutuklanan 2 kişiye ek olarak 5 kişinin daha gözaltına alındığı ve bunlardan 3’ünün tutuklandığı kaydedildi. Bilindiği üzere ilk tutuklanan 2 kişinin MHP’nin Ülkü Ocakları’na bağlı oldukları, hatta Ankara’da Ülkü Ocakları yöneticisi olanın da IŞİD’in Türkiye’deki Ankara Gar Katliamı’nı övdüğü ortaya çıkmıştı. Gazetecilere, AKP-MHP faşist iktidarı dışında kalanlara yapılan saldırılar çok açık şekilde mesaj niteliği taşıyor. Muhalefet ise buna rağmen Erdoğan ile sandıkta görüşeceğini zannediyor. Muhakkak ki AKP sandıkta da geriletilebilir, ama Erdoğan’ın sandıkta alt edileceğini sanmak, Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmekten başka bir şeye yaramaz. İlericiler bunları düşünmelidir. AKP örgütlü halk hareketiyle alt edilebilir. Eğer halk örgütlü değilse AKP olağanüstü ve ön görülemeyen gelişmeler sonucunda düşse bile halk bundan kazanamaz. Sömürücüler yer değiştirmiş olurlar. Ama devrimciler ve halk güçleri örgütlülerse en kötü koşullarda bile söz sahibi olacaklardır.

Türkiye’de koronavirüs aşısı belli bir yaşın üstündekiler ile “torpillilere” yapılmaya başlandı. Sosyal medyada öncelik kategorisinde olmayan birçok AKP’linin aşı olduğuna ilişkin görüntüler paylaşılıyor. Yolsuzlukları ile bilinen eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de bunlardan birisi. İşçiler, emekçiler, yoksullar “Allah’a emanet” bırakılırken torpili olanlar önceliği olmamasına rağmen kolayca aşıya ulaşabiliyor. Virüsün etkisinin ciddi şekilde geriletilemediği görülüyor. Daha önce 15 Şubat’ta yüz yüze eğitime başlanabileceğini öngören “Bilim Kurulu”, şimdi yeni tarih olarak 15 Mart’ı öneriyor.

Türkiye’de işçileri, emekçileri katletmek neredeyse serbest. Yargıtay’ın Soma Davası’na bakan 12. Ceza Dairesi’nin 5 üyesinden 3’ünün değiştirildiği, daha önce verilmiş Soma patronları aleyhindeki kararın yeni heyet tarafından bozulduğu ve 301 işçinin ölümünden sorumlu patronların paçasının kurtarıldığı ortaya çıktı. Üstelik hükümet tarafından çıkarılan yeni infaz düzenlemesi kanunundan da yararlanıp kısa sürede “cezalarını” bitirebilecekler.

Türkiye’de bir yandan eşitsizliklerin, sömürünün ve baskının geliştiği görülürken öte yandan bunlar karşısında halkın daha duyarlı olduğu ve korku duvarını yavaş yavaş yıktığı görülüyor. Türkiye halkından umutlanmak için çok sebep var. Bu umudu görmek isteyenler gelişen öğrenci direnişlerine, işçi eylemlerine, kadın direnişlerine bakmalıdır. Sorun bu direnişlerin içinden güçlü örgütlenmeler ve birlik yaratabilmektir.

Tam bu noktada 28-29 Ocak gecesi katledilen Türkiye devrimci hareketinin önderleri Mustafa Suphiler ile birlikte Ömer Yazgan, Mehmet Kanbur, Erdoğan Yazgan ve Ramazan Yukarıgöz nezdinde mücadelede kaybettiğimiz devrimcileri anmak istiyoruz. Halkın direnişine öncülük edecek örgütlenmeleri ve birliği yaratmak için onların mücadele azmine ihtiyacımız var. Mustafa Suphiler, Ömerler, Rosa Lüksemburglar, İlker Akmanlar ve yine Ocak ayında katledilen Uğur Mumcu, Hrant Dink, Metin Göktepe ve ismini sayamadığımız devrim ve demokrasi şehitleri kalbimizde, ruhumuzda ve bilincimizdedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.