Haftanın Özeti

0
146

Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada Demirtaş’ı ve Öcalan’ı kast ederek, “Edirne’deki, en büyük hesabı İmralı’dakine verecek” dedi. Erdoğan’ın nasıl hesaplar içinde olduğunun yorumunu okura bırakarak önce kısaca dünyaya ve sonra da ülkemize bakalım.

Korona ve aşılar kafa karışıklığı yaratıyor. Dünyada korona salgını bugüne kadar görülmemiş hızla yayılırken üçüncü doz aşıların dahi yetersiz kaldığı ortaya çıktı. Fransa’da yapılan araştırmada hastaneye başvuranların yüzde 56’sının 2 hatta 3 doz aşılılardan olduğu ortaya çıktı. Ancak hemen her ülkede yoğun bakımda yatanların içinde aşısızların çoğunluğu oluşturdukları bildiriliyor.

Bir yandan aşı karnesi uygulamaları toplum hayatında zorunlu kılınırken diğer yandan koronayı önemsemeyen tutumların geliştiği gözleniyor. Dünya Sağlık Örgütü ve Amerika İlaç Ajansı gibi aşıyı öneren kurumlar artık hatırlatma dozlarına gerek olmadığı yönünde açıklamalar yapıyorlar. Yeni varyantların sadece başka rahatsızlıkları olanlara ve yaşlılara karşı etkili olduğunu belirtiyorlar. Yapılacaksa, sadece bu durumda olanlara aşı yapılsın ve mümkünse de aşı yeni varyantlara göre geliştirilsin çağrısı yapılırken, hükümetler aldıkları aşıları tüketmek ister davranışlarda bulunarak çok öldürücü bir salgın varmış gibi korku ortamı yaratıyorlar. Oysa yasakları getirenler İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın yaptığı gibi eğlenceler düzenlemekten geri durmuyorlar. Sadece Boris Johnson İngiltere’sinde değil, birçok ülkede de benzer durumlar yaşandı. Ayrıca hiçbir ülkenin parlamentosuna girerken de aşı zorunluğu aranmıyor. Ancak neredeyse bir kahvenin tuvaletine girmek için bile sağlık sertifikası isteniyor.

Korona salgını döneminde başta enerji alanı olmak üzere birçok alanda zamlar yapıldı. Halkın alım gücü düşürüldü. Avrupa ve ABD’de enflasyon rakamları yüksek çıkarken, bunun, çalışanların maaşlarına yansımadığı görüldü. Hatırlanacağı gibi Türkiye’de de benzer şekilde asgari ücrete resmi enflasyonun bile altında zam yapıldı. Korona önlemleri nedeni ile birçok ülkede uzun zaman eylem ve miting yapma izni dahi verilmedi. Bu arada da halkın aleyhine birçok yasa çıkarıldı. Bu dönemde en çok kazanan zenginler olurken, kaybedenler her zamanki gibi işçiler, emekçiler ve orta sınıf oldu.

Bu konuda söylenecek çok söz var ama şimdilik burada bırakıp başka bir uluslararası olaya, Kazakistan’a dönelim. Kazakistan’da yapılan zamlara ve baskılara karşı başlayan eylemler, “Arap Baharı” dönemini aratmayan sokak eylemlerini ve Suriye’yi yıllarca savaş ortamına dönüştüren silahlı saldırı ve çatışmaları hatırlattı. Geçen haftaki özetimizde, “Gelişmeler halkın tepkilerinin Batılı güçler tarafından manipüle edildiğini ve Rusya’nın da ortaya çıkan durumu fırsata çevirerek Kazakistan’daki etkisini artırdığını gösteriyor. Kazakistan’da yaşananların 10 Ocak’ta Biden ve Putin arasındaki buluşmayı da hedef aldığı görülmektedir. Bilindiği gibi Putin, NATO’nun Rusya’yı kuşatacak şekilde genişlemesine son verilmesini istiyor. ABD ise Rusya’yı kuşatıp, bölüp, güçsüz düşürerek Çin’e karşı mücadelesinde yedeği durumuna getirmek istiyor” diye yazmıştık. ABD’nin ve onun Batılı müttefiklerinin amaçlarına ulaşamadıkları ve ulaşamayacakları görülüyor. Rusya bölgede kendi aleyhine sonuçlanacak bu çıkışa izin vermedi.

Halk hareketi ise ne yazık ki başka mecralarda tükendi. Yapılan zamlara ve hükümetin baskısına karşı başlayan eylemler, uluslarası bir oyuna heba oldu ve kazanan Kazakistan burjuvazisi ile Rusya oldu. Kaybeden ise maalesef daha demokratik ve adil bir ülke için sokaklara çıkan işçi ve emekçiler oldu. Başta ülkemiz Türkiye’de olmak üzere, Batılı fonlarla davranan bütün “Sivil Toplum Kuruluşları”na karşı uyanık olunması gerekiyor. Demokratik kitle örgütlerine, basın kuruluşlarına ve belediyelere fonlar dağıtan Batılı ülkeler iyi niyetli değildir. Sonuçta parayı veren düdüğü çalmaktadır.

Biraz da ülkedeki gelişmelere göz atalım. Maalesef yine acı haberler ve gelişmeler yaşandı. Kadına yönelik şiddet bu hafta da devam etti. İstanbul Tuzla’da 29 yaşındaki Avukat Dilara Yıldız, Oktay Dönmez tarafından tabancayla katledildi. Eski erkek arkadaşı Oktay Dönmez tarafından sürekli tehdit edilen ve defalarca polise şikayet etmesine karşın önlem alınmayan Dilara Yıldız, sokak ortasında silah ile vurularak öldürüldü. Hükümeti eleştiren en küçük mesaj ya da tweeti görüp dava açanlar, hatta insanları tutuklayanlar nedense saldırganın açık açık yazdığı tehdidini ve nasıl öldüreceğini belirten mesajlarını dikkate alıp müdahale etmiyorlar. Kadına yönelik birçok olayda olduğu gibi bu olayda da saldırgan kadar AKP hükümetinin ve önlem almayan polisin de suçu var. Hükümetin kadına yönelik saldırılara karşı takındığı tutumdan cesaret alan bu insanlıktan çıkmış kişiler, gücü yettiği kadınlara şiddet uygulamaktan geri durmuyorlar.

Toplumu derinden etkileyen bir diğer olay ise ailesinin baskısı ile tarikat yurduna yerleştirilen ve oradaki baskılara dayanamayan Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kara’nın intiharı oldu. Bu olay ile birlikte tarikat yurtları tekrar ülke gündemine girerken, AKP ise yurtların avukatlığını yapmaya devam ediyor. Tarikatları teşhir etmek için basın açıklaması düzenleyen öğrenciler tehdit edilirken yeni bir karar ile olay ile ilgili basına haber, öğrencilere de eylem yapma yasağı getirildi. Daha önce de taciz, tecavüzler ile gündeme gelen tarikatlar ile ilgili soruşturma yapmak yerine basına yine yasak getirmişti AKP.

Hükümet kasten yurt inşa etmiyor ve böylece öğrencileri kendine bağlı kılıyor; onları, sürekli fonladığı bu gerici yurtlara mecbur ediyor. Tarikatlar da hükümetten aldığı cesaret ile çok rahat hareket ediyorlar. Öyle ki bu tarikatlar sadece üniversite yurtları kurmuyor; anaokulu öğrencilerine din dersi ve kuran dersleri de veriyorlar. Bu noktada Türkiye solunun aymazlığı çok dikkat çekicidir. Türkiye solu böylesine feci olaylar karşısında bile sadece tarikatları eleştirmekle ve devleti yurt yapmaya çağırmakla yetiniyor. Devlet bugünkü koşullarda en iyi ihtimalle öğrencileri kapitalist sisteme entegre edecek yurtlar yaptıracaktır. Olayı devlete havale etmek teslimiyetçiliktir.

Cemaat yurtlarında kafa kesmelere ve intiharlara varan baskılar Türkiye solunu öğrenci gençliğe karşı kolektif sorumluluğa çağırıyor. Türkiye solu el ele vererek bu sorumluluğunu yerine getirmelidir. Bu, Türkiye solu olarak hem kendi birliğimizin ve öğrenci gençlik hareketinin gelişmesi için çok önemli bir görev hem de gençliğe karşı ahlaksal sorumluluğumuzdur.

Hükümet dinci yolunda ilerlemeye devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı Bakan Yardımcılığına TÜGVA’lı din eğitmeni bir kişiyi atayacak kadar rahat davranıyor. İtiraz edeni din düşmanı olarak suçluyor. Diğer taraftan ise Ankara’da bir kadın, gerici bir hocanın yönlendirmesi ile eşi tarafından öldürüldü. Hoca olduğu söylenen bir şarlatanın isteğiyle, Selçuk Tekin isimli şahıs, içine cin kaçtığı gerekçesiyle eşini döverek öldürdü. Ölen kadına oklavayla vurulduğu ve hacamat yapıldığı anlaşıldı. Gericiliğin, dinciliğin toplumdaki etkisi bu örnekle bir kez daha gün yüzüne çıktı. Özelikle salgının zorluklarına karşı amansızca savaşan doktorları tehdit eden Erdoğan, bu hocalara ses çıkartmıyor çünkü onlar 20 yıllık gerici politikasının eseri. Kendi yetiştirdiği dinci nesil örneği onlar oluyor.

Suriyelilere yönelik ırkçı saldırılar bu hafta da devam etti. İstanbul Bayrampaşa’da Suriye kökenli Nail Alnaif yüzleri maskeli bir grup tarafından kaldığı evde bıçaklanarak öldürüldü. Alnaif ile birlikte kalan diğer Suriyeliler ise dövüldü. Yine İstanbul Esenyurt’ta Suriyelilere yönelik saldırı oldu. AKP iktidarının politikaları sonucu milyonlarca Suriyeli savaştan kaçıp Türkiye’ye geldi. Bu durum Türkiyeli emekçiler ile ucuz işgücü olarak kullanılan Suriyeli göçmenleri karşı karşıya getirdi. Birçok yerde benzer saldırılar oldu. Sorumlusu, Suriye’nin kan gölüne çevrilmesine ve milyonlarca insanın göç etmesine neden olan savaşta baş rol oynayan AKP iktidarıdır.

10 Ocak çalışan gazeteciler günü dolayısıyla Çağdaş Gazetecilerin yaptığı açıklamaya göre geçtiğimiz yıl 32 gazeteci gözaltına alınırken, 27 gazeteci başta siyasiler olmak üzere çeşitli kesimler tarafından tehdit edildi. Ayrıca çoğunluğu toplumsal olayları takip sırasında, 75 gazeteci saldırıya uğradı ya da darp edildi. Ülkemizde sade vatandaş olmak ne kadar zorsa mesleğini dürüstçe yapan insanlar da sürekli baskı ve tehdit altında yaşıyorlar. Sadece gazeteciler değil Türkovac adıyla çıkarılan ‘aşı’yı eleştiren Türk Tabipler Birliği de hemen Erdoğan tarafından hedef alındı. Benzer şekilde hakimler de hükümetin lehine karar almayınca sürgün ve buna benzer uygulamalara tabi tutulmuştu.

Son olarak iki haber ile özeti bitirelim.

Küba, geliştirdiği ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından tanınmayan Korona aşısından 240 bin dozu Suriye’ye hibe etti. Diğer taraftan DSÖ’nün tanıdığı aşıları üretenler ise dakikada 10 bin dolar kazanıyorlar. Ancak hiçbir dayanışmada bulunmuyorlar. Batılı hükümetlerin, aldığı fazla aşılardan son kullanma tarihi geçen aşıları yoksul ülkelere gönderdiği ortaya çıktı. Oysa Küba ambargo altında ve ciddi ekonomik sorunlar yaşamasına karşın ürettiği aşıları paylaşırken aşıların üretim izinlerini de ücretsiz veriyor.

Son olarak Soma kömür ocağında yaşanan iş cinayeti sonrasında yapılan protestoya katılan bir madenciyi tekmeleyen dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın eski Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel Almanya’ya ticari ataşe olarak atanmıştı. Ancak yapılan haberler ve çağrılar sonrası Almanya’daki Türkiyeli ve Alman politikacılar atamanın durdurulması yönünde açıklamalar yapmaya başladılar ve Almanya’nın akredite vermeyeceği belirtiliyor. Yine sivil toplum örgütleri de 14 Ocak’ta atamanın durdurulması amacı ile bir yürüyüş organize edeceklerini duyurdular. İşçiye atılan o tekme asla unutulmamalıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.