KATLEDİLİŞİNİN 6. YILINDA TAHİR ELÇİ VE İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ

0
301

F. Ahmet Tamer

Avukat ve insan hakları savunucusu Tahir Elçi’nin 28 Kasım 2015 tarihinde öldürülmesinin üzerinden 6 yıl geçti.

Bu topraklarda katledilen yüzlerce insan hakları savunucusu gibi o da devlet tarafından susturuldu. Ama mücadelesi, bizlere bıraktığı deneyim ve azmi susmadı. Her yaştan hak, adalet, özgürlük savunucuları yine her türlü tehdide, engele ve bedele rağmen mücadelelerini sürdürüyorlar. Tahir Elçi gibi örnek aldıklarını izleyerek ve örnek alınacak emekleriyle.

Tahir Elçi bütün diğer insan hakları savunucuları gibi sistemin sömürü, baskı mekanizmalarına karşı durduğu, zarar verdiği için her zaman hedef halindeydi. Ama 15 Ekim 2015 tarihinde CNN Türk kanalında Ahmet Hakan’ın programında PKK örgütüne terörist demediği için hakkında linç kampanyası başlatılmış, ön sıralardaki bir hedef haline gelmişti.

Yaklaşık iki ay sonra da Diyarbakır’da, basın açıklaması yaptığı 4 ayaklı minarenin önünde polislerin PKK militanları ile giriştiği bir silahlı çatışma fırsat bilinerek yaşamına son verildi.

Hedef alınan, hedefte duran ve katledilen tabii ki Tahir Elçi ve birkaç insan hakları savunucusu değildir. Tüm hak savunucuları her zaman devletin hedefi durumundadır.

1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği’nin 23 üye ve yöneticisi yıllar içinde faili meçhul cinayetler sonucu yaşamını yitirirken, yüzlerce üyesi yaralandı. 1998 ve 2002 yıllarında, dönemin genel başkanları, derneğin genel merkezinde, silahlı ve fiziksel  saldırıya maruz kaldı. Derneğin yüzlerce yönetici ve üyesi, insan hakları alanındaki faaliyetlerinden dolayı yargılandı, hapis ve para cezalarına mahkum edildi.

Bugün de Türkiye’de ve dünyada insan hakları için mücadele veren binlerce kişi cezaevlerine konulmuş durumdadır. Bunların başlarında gelen kesimlerden biri de gazeteciler. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu IFJ’nin raporuna göre Mart 2021 itibarıyla dünya çapında en az 229 gazeteci cezaevinde bulunmakta. Rapora göre Türkiye “dünyada en fazla gazeteciyi cezaevine gönderen ülke” oldu. En az 67 medya çalışanının cezaevinde bulunduğu Türkiye’yi hapisteki 23 gazeteciyle Çin, 20 kişiyle Mısır, 16 kişiyle Eritre ve 14 kişiyle Suudi Arabistan izliyor.

Peki, şiddetsiz, silahsız, barışçıl yöntemlerle mücadele veren, bireyin özgürlüğü ve hakları için çalışan, iktidarı değil insanca bir yaşamı hedefleyen insan hakları savunucuları neden devletlerin şiddetine uğruyor, öldürülüyor, işkence görüyor, hapsediliyor.

Bunun yanıtı insan hakları savunusunun, insan hakları savunucularının ideallerinin emek sömürüsüne dayanan, baskıcı, iktidar sahibi sınıfların yönetim anlayışıyla nesnel olarak çelişki içinde olması ve iktidarlarını tehdit etmesidir.

Onbinlerce yıla yayılan ilkel komünal, eşitlikçi toplum dönemlerinden sonra yaklaşık 6-7 bin yıldır devam eden sınıflı toplumlar tarihinde hep böyle olagelmiştir.

Özetle ifade etmek gerekirse içinde bulunduğumuz kapitalist toplum dahil bütün sınıflı toplumlarda mülk sahibi azınlık emekçi sınıflar üzerinde egemenlik kurarak onların ürettiği artığa el koymuştur.

Egemenlik de sadece zor aygıtlarıyla gerçekleşmemiş başta din olmak üzere ideolojik kurumlar, iş bölümünün yarattığı beceri ve bilgi tekeli gibi çeşitli araçlar eliyle de sürdürülmüştür.

Din adamları, sultanlar, krallar, derebeyleri emekçiler için kutsal, dokunulmaz, egemenlikleri tartışılmaz kişiler olarak gösterilmiş, görülmüştür.

Bu egemenlik, kölelik ve bağımlılık ilişkilerine ilk çağlarda Uzak Doğu’da Taoculuk, Budizm, antik Yunan’da Sofistler, Roma’da kısmen Stoacılar insanların özgürlüğü ve eşitliğini, doğal haklara sahip olduğunu savunarak karşı çıkmışlardır.

Ancak eşitsizlik, bağımlılık ve sömürü ilişkilerine karşı felsefi, ideolojik ve siyasi olarak karşı duran insan hakları kavramı esas olarak Avrupa’daki reform ve Rönesans hareketlerinden sonra gelişmiştir

Bunda da temel itki, tahminlerin aksine emekçi sınıfların değil esas olarak yeni doğan burjuva sınıfının zorlamalarıdır.

Burjuvazi büyük çaplı, kapitalist üretim tarzını geliştirmek için hem kendilerinin hem de daha sonra proleterleşecek emekçi kitlelerin feodal zincirlerden kurtulmasına gereksinim duymuştur. Ancak onların hak ve özgürlük anlayışında mülkiyetin, dolayısıyla da sömürü ilişkilerinin temel, dokunulmaz olarak kabulü bulunmaktadır. Emekçiler bu nedenle, feodal bağlarından kurtulsa da kapitalist sömürü sistemine mahkum bırakılarak emeklerine yabancılaşmışlar, gerçek özgürlüğe kavuşamamışlardır.

Bütün bu eksikliklere ve çarpıklıklara rağmen burjuvazinin kendi egemenliğini sağlamak için de olsa savunmak zorunda kaldığı insan hakları ve özellikle de düşünce, kanaat, vicdan, ifade, toplanma, örgütlenme özgürlükleri emek sömürüsünün ve yabancılaşmanın aşılmasında önemli bir dayanaktır.

Burjuvazi nasıl ki alt yapıda proletaryayla birlikte aynı zamanda kendi mezar kazıcısını yaratmışsa, üst yapıda da insan hakları ve hukuk düzenini savunmak zorunda kalarak kendi mezarının kazılmasına katkıda bulunmuştur. (İnsan haklarının emperyalistler ve egemenler elinde kendi baskı sistemlerini sürdürmek için kullanılsanının bu gerçeği çürüttüğünü ileri sürmek, bizzat işçi sınıfının değişik kesimlerinin devrim karşısında konumlandırılmasını düşündüğümüzde çok da sağlam bir argüman olmayacaktır).

Bir kere bu haklar kabul edildiğinde kısmi ve kısıtlılıklar altında olsa da sistem ve onun değiştirilmesi gereği tartışmaya açılabilmektedir.

Ülkemiz özgülünde toplumu Türk-Kürt, Alevi-Sünni, inanan inanmayan vb. şekilde bölmenin temelsizliği, bizlere esas tehdidin emeklerimizi sömüren, hayatımızı, geleceğimizi çalanın sistem olduğunu anlatmak kullanılabildiği oranda bu özgürlükler sayesinde kolaylaşır.

Dünya özgülünde, birçok gerçeğin yanı sıra kar ve güç için, saçma, baskıcı kapitalist sistemin devamı uğruna dünya ikliminin bozulduğunu, iklim felaketlerinin yaşandığını; savaşların zorunluluk değil iktidar mücadelesinin parçası olduğunu vb. anlatmak ve buna karşı örgütlenmek, direnmek, özgürlükleri kullanabildiğimiz ölçüde daha güçlü bir şekilde mümkün olabilir.

Özcesi insan haklarının gerçekten uygulandığı koşullar baskıcı sistemlerin varlığı için bir tehdittir. Serbest, özgür, demokratik ve fırsat eşitliğine dayanan tartışma, örgütlenme, ifade ve mücadele elbet tarihsel, sosyal, ekonomik gerçekleri ortaya çıkaracaktır. Gerçekler devrimcidir ve böylesi bir özgürlüğün, gerçekliği ifşanın varacağı yer kuşkusuz Marx’ın da tarif ettiği eşitlikçi, özgür, sömürüsüz bir toplumdur.

O yüzden insan hakları savunucuları aynı zamanda devrimcidir. Daha da ötesi böyle bir dünyanın mücadelesini veren devrimciler de insan hakları savunucusudur.

O yüzden insan haklarının gerçek, tutarlı, kararlı savunucuları bu sömürü sistemi için büyük bir tehdittir ve dünyanın hiçbir yerinde bu hakların gerçek anlamıyla uygulanmasına, insan hakları savunucularının özgürce faaliyetine imkan tanınmamaktadır.

Ve o yüzden Vedat Aydınlar, Hrant Dinkler, Tahir Elçiler katledilmekte, Demirtaşlar, Yüksekdağlar ve binlerce yoldaşımız, dostumuz hapsedilmektedir.

Tarih binlerce yıllık ezilmenin, sömürün tarihiyse geride binlerce yılın direnişi, mücadelesi de vardır ve mücadele kazanana kadar devam edecektir.

Bu yolda yürüyenlerin anılarına, mücadelelerine, dirençlerine saygıyla ve insan haklarına, özgürlüğe, sömürüsüz günlere bağlılığımızla.


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.