Kitap İncelemesi: Geçmişten Geleceğe Kıvılcımlı’yı Anlamak

0
303

A. Çağrı Gökçek

Bundan 50 yıl önce, 11 ekim 1971’de Türkiye Sosyalist Hareketi’nin en önemli isimlerinden birini, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı kaybettik. 1902’de Priştine’de doğan ve 69 yıllık ömrünün 50 yıldan fazlasını devrimci mücadeleye vakfetmiş bir isim olan Kıvılcımlı, Marksist-Leninist teoriyi Türkiye’ye uyarlama amaçlı çalışmalarıyla ve devrimci mücadeledeki direnişçi duruşuyla bizler için esin kaynağı olmuştur.

Kıvılcımlı, 1921’de ilk olarak devrimci mücadeleye Şefik Hüsnü TKP’si saflarında atılmış, defalarca gözaltına alınmış, işkencelere direnmiş ve bu direnişçi duruşunun sonucu olarak ise 22 yıldan uzun bir süre hapis yatmıştır. Hapiste devrimci çalışmayı terk etmemiş, etkisi günümüze değin süren ve Türkiyeli Marksist-Leninist devrimcilere ilham kaynağı olacak çalışmalar yaratmıştır.

Doktorun politik yaşamı, teorik birikimi ve günümüze değin miras kalan direnişçi çizgisi, içinden geçtiğimiz günlerde çeşitli etkinliklerle masaya yatırılıyor. Bu anma etkinliklerinin yanı sıra, geçtiğimiz günlerde doktorun külliyatını ve politik serüvenini irdelemeyi amaç edinen bir derleme kitap da yayımlandı. Cenk Ağcabay, Ulaş Taştekin ve Candaş Ayan’ın derlediği; Ümit Hassan, Ali Efe, Canan Özcan Eliaçık, Barış Aydın, Ulaş Taştekin, Cenk Ağcabay ve Candaş Ayan imzalı 7 ayrı makaleden oluşan “Geçmişten Geleceğe Kıvılcımlı’yı Anlamak” isimli çalışma, NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Kıvılcımlı’nın politik mirasına çok aşina olmayan biri olarak değerli ve faydalı bulduğum bu çalışmayı sizler için tanıtmak istiyorum.

Yakın dönemde akademik ve sol camia içerisinde Kıvılcımlı’ya dönük artan ilginin bir sonucu olarak hazırlanan “Geçmişten Geleceğe Kıvılcımlı’yı Anlamak” adlı çalışma, iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Doktorun Marksist-Leninist külliyata yapmış olduğu katkı farklı açılardan ele alınırken, ikinci bölüm ise Kıvılcımlı’nın politik mücadele geçmişine odaklanıyor.

Derlemeye “Marksizm, İbn Haldun, Kıvılcımlı Süreci” adlı çalışmasıyla katkı sunan Ümit Hassan, İbn Haldun’un bundan 650 yıl evvel döneminin üretim süreçlerinden yola çıkarak insanın birlikteliği ve bunun tarihsel kökenine dair sunduğu perspektifin izlerine Dr. Hikmet Kıvılcımlı’da da rastlayabileceğimizi belirtiyor. Bunun yanı sıra Haldun’un devleti toplumsal şiddete ve devlet oluşumu için yarışan unsurların mücadelesine dayandırmasının da bilimsel sosyalizmin devlet yaklaşımı ile paralellik gösterdiğini vurguluyor. Bu anlamıyla İbn Haldun’un teorisinin Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından Marksizm’i öğrenirken ve öğretirken özümsendiğini ve Marx’ın ömrüne sığmayan eksikliklerin giderilmesi noktasında faydalandığını belirtiyor.

Derlemeye “Marx’ın Suskunluğunda Devrimin Sesi” adlı çalışmasıyla katılan Ali Efe, Marx’ın Kapital’den sonra tarih çalışmalarına yoğunlaşma sebeplerini irdeliyor. Efe, Kıvılcımlı’ya atıfla Marx ve Engels’in antika tarih araştırmalarında tarihsel ilerleyişte ortaya çıkan farklılıkları yeterince derinleştiremediklerini ifade ediyor. Efe’ye göre, bunun sebebi, soyutu destekleyecek yeterli bilgi ve veri yığınının o dönem için var olmamasıydı. Aslında Marx, yeterli veriye sahip olmamakla birlikte Kapital’de ortaya konan tarihsel ilerleyiş seyrinin Batı ile sınırlı olduğunu fark etmişti. Bu farkındalığı Efe, Marx’ın Zasuliç’e mektubundaki Rusya analizi ile göstermeye çalışıyor. Efe’nin aktarımıyla konuşacak olursak Marx, Zasuliç’e yazdığı taslak mektuplardan birinde komünal ortak mülkiyetten özel mülkiyete geçişin Rusya’da zaruri olmadığını söylüyor (s.17).

Derlemeye “Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Anlayışı” adlı çalışmasıyla katkı sunan Canan Özcan Eliaçık, doktorun tarihe ve tarih yazıcılığına bakışını, tarih tezinin oluşum sürecini ve önemini okuyucuya aktarıyor. Özcan Eliaçık, Kıvılcımlı’nın tarihi metafizik yöntemle inceleyenlerin “tecrit” (soyutlaştırma) ve “tespit” (duralatma/durultma) olmak üzere iki hataya düştüğünü belirttiğini aktarıyor (ss. 73-4). Kıvılcımlı’ya göre, tarihte yaşanan olaylar birbirlerinden kopuk incelendiğinde “tecrit”, olayların sadece belli yönleri öne çıkarıldığında ise “tespit” yapılmış olur. Oysa ona göre, tıpkı doğa olaylarında olduğu gibi toplumsal olaylarda da belli bir sosyo-ekonomik determinizm söz konusudur (s. 76).

Derlemeye “Kaybolmuş Sosyalizmin Eskicileri: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı” adlı çalışmasıyla katılan Barış Aydın, okuyucuya karşılaştırmalı bir çerçeveden Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’nın din, kültür ve gelenek gibi uzun yıllar Marksist literatür içinde yeteri derecede incelenmeyen konulardaki görüşlerini aktarıyor. Aydın, insan eylemselliğinin kurucu niteliğinin Bloch ve Kıvılcımlı açısından tarihin motor gücü olarak kabul edildiğini ifade ediyor. Bunun yanı sıra, Bloch ve Kıvılcımlı, geçmişin devrimci mirasını inceleyip bugüne yaratıcı bir şekilde aktarma çabaları nedeniyle “romantik” bir damar taşırlar. Bloch ve Kıvılcımlı’daki bu romantik damar, geçmişi Aydın’ın ifadesiyle “muhafazakar bir restorasyon nesnesi” (s. 120) olarak değil, bugünün ve geleceğin devrimci mücadeleleri açısından alınacak ve taşınacak derslerin bir aracı olarak görürler. Ayrıca, Bloch ve Kıvılcımlı için dinsel nitelikli toplumsal birikim, sosyalistler açısından irdelenmesi gereken bir nesnedir. Aydın, bu durumu Bloch’un dini halk isyanlarındaki “kurtuluşçu” damarı belirginleştirme; Kıvılcımlı’nın ise İslam’da “eşitlikçi” yönler olduğunu vurgulayarak İslam ile sol arasında verimli bir ilişki kurma çabası ile ifade ediyor. Aslında ilk üç çerçevenin de bir sonucu olarak, Bloch ve Kıvılcımlı için tarih, din, kültür ve gelenek, insan eyleminin maddi deneyimleri ışığında ele alınıyor.

Derlemeye “Hikmet Kıvılcımlı ve Emperyalizm Teorisi” adlı çalışmasıyla katkı koyan Ulaş Taştekin, Doktorun Türkiye’de emperyalizm ve sınıfların oluşumu konularında yapmış olduğu çalışmaları sunuyor. Taştekin’e göre, Doktorun bu alandaki metinlerinin ortak özelliği Lenin’in emperyalizm teorisinin bir Türkçe söylenişi oluşlarıdır (s. 156). Taştekin, Leninci bir emperyalizm analizinden yola çıkarak Kıvılcımlı’nın, Türkiye’de kapitalist gelişmenin yerel ve yabancı sermaye odaklarının işbirliği ve dönemin siyasi iradesinin onayı ve desteği ile gerçekleştiğini saptadığını aktarıyor. Bu anlamıyla Kıvılcımlı’ya göre Türkiye, Batı’dakine benzer bir burjuva demokrasisini deneyimlememiştir. Türkiye’de burjuvazi, Kıvılcımlı’ya göre hiçbir zaman ilerici karakter taşımamaktadır.

Kitapta ikinci bölüm, Cenk Ağcabay’ın “Dr. Hikmet ve Onun Partisi TKP: Ama Hangisi?” adlı çalışmayla başlıyor. Ağcabay, bu bölümde doktorun politik yaşamını merkezine alarak okuyucuya kısa bir TKP tarihi sunmaya çalışıyor. Makalenin başlığından da anlaşılacağı üzere Ağcabay, TKP tarihinde farklı eğilimler olduğunu aktarıyor. Kıvılcımlı’ya göre, TKP mücadele tarihinde iki tip kadro vardır. Buna göre; Kıvılcımlı, Milli Dövüş Cephesi olarak adlandırdığı Türkiye’yi kanser tedavisi olmak dışında terk etmemesi ve hayatını mücadeleye adaması sebepleriyle militan kategoriye girerken, İsmail Bilen ve Zeki Baştımar gibi sonradan TKP Dış Büro adında örgütlenecek kimi isimler ise ikinci kategoriye girmektedir. Kıvılcımlı’nın Brejnev’e mektubundan okuduğumuz bu ayrım yine Kıvılcımlı’nın yaşamının son döneminde tedavisi için yurt dışına çıkmaya uğraştığı süreçte yaşadıklarıyla pekişiyor. Kanser tedavisi için Bulgaristan ve Demokratik Almanya’ya giden Kıvılcımlı, her iki ülkeden sınır dışı ediliyor. Ağcabay’ın aktarımından öğreniyoruz ki bu duruma sebep olan, daha önceleri İsmail Bilen’in SSCB’ye sunduğu Hikmet Kıvılcımlı’nın bir ajan olduğunu iddia eden raporlarıymış. Bu anlamda Ağcabay’ın katkısı, salt Hikmet Kıvılcımlı’nın mücadele tarihimizdeki yerini sağlamlaştırmak olmuyor. O, sosyalist geçmişimizin sahici bir muhasebesini de yapıyor.

Derlemenin yedinci ve son çalışmasında, Candaş Ayan tarafından Kıvılcımlı hareketinin 60’lardaki kitle örgütü olan İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği sunuluyor. Ayan, İPSD’nin kuruluş amacını iki açıdan değerlendiriyor. Buna göre, İPSD ilk olarak 60’ların yakıcı sorunları olarak öne çıkan yoksulluk ve pahalılıkla mücadele etmeyi, bu kapsamda emekçi kesimlerin örgütlenmesini sağlamayı ve bu amaç doğrultusunda farklı fraksiyonlardan devrimci çevrelerle ittifaklar geliştirmeyi amaçlıyordu. İPSD’nin bir başka kuruluş amacı ise ilk amacın başarıya ulaşması ile paralel olarak Türkiye’de kurulacak bir proletarya partisinin kitlesel zeminini yaratması olarak belirlenmişti.

Doktorun siyasi duruşunu ve teorik birikimini 7 farklı çalışmayla okuyucuya aktaran bu derleminin, doktorun düşünce ve pratiğinin bugüne ve geleceğe aktarılması ve toplumsal mücadele tarihimiz açısından yeniden yorumlanması adına değerli bir katkı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, bu ve benzeri çalışmaların salt Kıvılcımlı ile sınırlı kalmamasına mücadele tarihimizde önemli bir yere sahip olan Mustafa Suphi, Şefik Hüsnü, Mihri Belli, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya gibi isimler için de üretilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Umarım önümüzdeki süreçte Türkiye Sosyalist Hareketi’nin tarihini inceleyen yeni çalışmalar artarak devam eder ve devrimci hareketimizin tarihle olan bağı sağlamlaştırılır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.