Küba’da yaşanan protestolar ne anlama geliyor?

0
399

İnan Kaloğulları

Küba’da pazar günü başlayan ve birkaç bölgeye yayılan protestoları emperyalist Batı basını, Küba’ya zarar verecek ve halkı kışkırtacak biçimde yansıtmakta gecikmedi. Protestoları Küba tarihinin en büyük gösterileri olarak yansıttılar ve “diktatörlük” rejiminden bıkan halkın artık Küba’da “özgürlük” istediğini belirttiler. Gösterilerde ağır silahlı polislerin yer aldığı ve halkı bastırmak için aşırı şiddet kullanıldığı da öne çıkartılan haberler arasındaydı. Bazı ABD’li yetkililer ise Küba’daki protestoları desteklediklerini açıkladılar ve Küba rejimini kınadılar.

ABD’nin Küba’ya askeri müdahalede bulunması gerektiğini belirten yöneticiler dahi oldu. Göz koyduğu coğrafyalara savaş, yıkım ve sefalet götüren ABD; yetkililer aracılığıyla Küba’da yaşananları çok övdükleri “demokrasileri” adına endişe verici gelişmeler olarak belirtmekten geri kalmadı. ABD’ye ve Batılı ülkelere göçmüş olan Kübalı karşı-devrimciler, ABD’nin Küba’ya askeri müdahalede bulunmasını istedi.

Oysa Küba’da halkın karşı karşıya kaldığı çaresizliklerin asıl kaynağını, ABD’nin 61 yıldır katı biçimde uyguladığı ekonomik abluka oluşturuyor. Kübalı yetkililer, ABD’nin kendisine “baş düşman” olarak gördüğü ülkelerden daha ağır bir ambargoyu Küba’ya uyguladığını belirtiyorlar.

Trump yönetimi iktidarda kaldığı süre boyunca Küba’ya karşı bu ablukayı giderek ağırlaştırmıştı. 243 yeni ambargo maddesi ekleyerek zorbalığı daha da yaydılar ve Küba’yı yeniden terörist ülkeler listesine eklediler. Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, günümüzde yaşanan gelişmelere ışık tutacak biçimde o dönemi şöyle anlatıyor: “ABD, bu dönemde ekonomimizi çökertmek amacıyla yaptırımları yoğunlaştırdı, ablukayı daha sıkı hale getirdi, enerji sektörüne mali yaptırımlar getirdi. Böylece ülkemizde büyük bir toplumsal ayaklanma çıkacağını uman ABD, askeri müdahaleyle sonlanacak ve halkın egemenliğini, bağımsızlığını ve yurttaşlık haklarını olumsuz etkileyecek bir ‘insani yardım’ çağrısı için ortam hazırlama girişimlerinde bulundu.”

Küba Devlet Başkanı’nın bu ifadeleri, bugün benzer bir senaryonun Küba üzerinde geliştirilmeye çalışıldığını gösteriyor.

Batılı basın, Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel’in halkı sokağa, devrimi savunmaya çağırması ile 15 Temmuz’da gerici rejimin çeteleri sokağa çağırması arasında paralellik kurmayı ihmal etmiyor. Kendilerinin iş başına getirdiği rejimi beğenmemeleri onların kendi işidir. Küba Devlet Başkanı emperyalistlerin tayin ettiği BOP Eş Başkanı değildir. Küba’daki iktidar tekellerin çıkarları için değil, halk için çalışıyor. Küba dünyaya dincilik değil aydınlık yayıyor.

Yaklaşık 11,5 milyonluk nüfusa sahip Küba’ya gıda, ilaç, tıbbi malzeme ya da herhangi bir hayati ürün götüren ülkelere karşı ABD tarafından katı bir ticari ve siyasi baskı uygulanıyor. Küba limanına ticari amaçla giren yük gemileri 6 ay boyunca ABD limanlarına giremiyor. ABD emperyalizmi diğer ülkeleri de Küba’ya karşı uyguladığı bu ablukaya boyun eğmeye zorluyor.

Küba’da herhangi bir ürünün ihraç edilmesi ya da ithal edilmesine karşı ciddi bir Amerikan ablukası uygulanıyor. Hammadde, enerji, gıda, ilaç, tıbbi ürünler, yedek parça, petrol, döviz ve turizm, ülkenin en çok etkilendiği alanlar arasında yer alıyor.

Küba, sağlık alanında çok önemli başarılar sağladı. Pandemi sürecinde bu özelliğini dünyaya göstermeyi başardı. İnsan hayatına ve dayanışmaya verdikleri önem insanlar tarafından takdir edildi, para odaklı olmayan sağlık sistemi ise övgüyle anıldı.

Küba’nın elbette sorunları var ama ülkede yaşanan protestoların en önemli nedeni ABD ablukasının pandemiyle birlikte halkın yaşamında daha şiddetli şekilde hissedilmesinden kaynaklanıyor. ABD ise bunu fırsata çevirmeye çalışıyor. Küba karşıtı basının, muhaliflerin ve Amerika’da bulunan Küba karşıtı güçlerin protestodaki rolleri, Küba’ya karşı organize bir çabanın geliştirildiğini gösteriyor. Küba halkının yaşadığı yoksunluğun asıl kaynağı olan ABD, sorumlusu olduğu bu önemli sorunu rejime karşı yıkıcı bir çabaya dönüştürmek için uğraşıyor.

Protestoların kaynağını neler oluşturuyor?

Pandemi ABD ablukasıyla birleşince Küba’nın en önemli gelir kaynaklarından biri olan turizm alanı büyük zararlar gördü. Küba ekonomisi Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından çok büyük zorluklarla karşılaştığı için bir çıkış yolu olarak turizmi dünyaya açtı ve küçük aile işletmelerini gelir kaynağı olarak kullanmaya başladı. Hem ambargolar hem de pandemi nedeniyle bu gelir kaynakları günümüzde çok büyük zarar gördü. Bu durumun yaşanabileceğini öngören hükümet bir dizi yeni reform kararları aldı fakat bunların olumlu etkisinin henüz hissedilmediği belirtiliyor. Küba ekonomisi 2020 yılında yüzde 11 küçüldü.

ABD ablukasının ve pandeminin birleşerek ortaya çıkardığı yıkıcı etki, halkın temel ürünlere ulaşmasında eskiye göre daha büyük zorluklar yarattı. Artan koronavirüs vakalarının tedavilerinde daha fazla elektrik kullanılması bazı bölgelerde devlet tarafından planlı ve önceden haber verilerek elektrik kesintilerinin yapılmasına neden oldu. Yaşanan tüm bu huzursuzluklar halkın birkaç bölgede sokağa çıkmasına dönüştü. Sokağa çıkan protestocuların sayısının arttırılması için ABD de organize bir çaba içinde oldu. Sosyal medya, batı basını ve Küba karşıtları bunun için aktif şekilde kullanıldı. Protestoların içeriğini sosyalizm karşıtlığı ve Küba’ya karşı özgürlük gösterileri olarak yansıtmaya özen gösterdiler.

Polisin göstericilere karşı acımasız şekilde şiddet uyguladığı ve çoğu kişinin gözaltına alındığı haberleri hızlıca servis edildi. Oysa Küba’da toplumsal olaylara müdahale etmek için organize edilmiş ve halka karşı kullanılacak çevik kuvvet tarzı bir polis yapılanması bulunmuyor. Küba’ya karşı yıkıcı olabilecek eylemleri halkın kendi içindeki örgütlülüğü ile engelleme yolu tercih ediliyor.

Küba halkı, emperyalist güçlerin propaganda ettiği gibi “diktatörlük rejimi” olduğu iddia edilen Küba’dan kurtulmak için sokaklarda yürümedi. Protestocuların belli bir çoğunluğunun Küba devrimini savunduğu ve ABD karşıtı olduğu kolayca göze çarpıyor. Sokağa çıkan insanların Amerikan bayrağı açmaya çalışanlara müdahale ettiği de görüntülere yansıdı.

Küba Devlet Başkanı yaptığı açıklama ile gösterilerdeki inisiyatifin ABD merkezli güçlerin eliyle farklı bir yere çekilmek istendiğine işaret etmişti. Bu nedenle tüm devrimcileri ve yurtsever Küba halkını sokağa çıkmaya çağırdı. Bu çağrının ardından kalabalık insan toplulukları sokaklara çıktı.

Küba’nın yeni lideri Miguel Diaz-Canel göstericilerin arasına inerek onlarla diyalog kurdu ve eyleme katılanlar için “Bu insanlar, bazı eksiklik ve zorluk yaşayan, devrimci olup kafası karışan, tartışma ihtiyacı duyan veya memnuniyetsizliklerini dile getiren insanlar… Söyledikleri ilk şey ‘ben bir devrimciyim’ ve ‘devrimi destekliyorum’ oldu” demişti. Diaz-Canel devrim karşıtı güçlere karşı ise “Amerikan imparatorluğuna bağlı olan devrim karşıtı paralı askerlerin istikrarsızlık yaratmasına izin vermeyeceğiz. Devrimci bir tepkimiz olacak” diye konuştu. “Ancak cesedimizi çiğnersiniz” dedi.

Küba, ABD girişimleri ile yaşanacak kışkırtmalara ve çeşitli zorluklara karşı hem dirençli hem de tecrübeli bir geçmişe sahip. Fakat bu protestoların kaygı verici yanları da büyük ihtimalle hafife alınmayacaktır. Halkın huzursuzluğunun ve ABD destekli güçlerin bu huzursuzluğu etkili şekilde istismar edebilecek olması Küba’yı çeşitli önlemler almaya itecektir. Yakın zamanda yeni seçilen Devlet Başkanı Diaz-Canel’in göreve gelmesi ABD tarafından memnuniyetle karşılanmamıştı. Duyulan memnuniyetsizliğin yanında Batı basını bu gelişmeyi “Kastrolar dönemi son buldu” şeklinde propaganda etmişti.

Fidel’in hayatta olmadığı ve Raul Kastro’nun devlet yönetimde yer almadığı Küba’da halk daha fazla manipüle edilmeye çalışılacaktır. Fakat Küba görüldüğü kadarıyla kişiler üzerinde değil güçlü bir örgütlülük üzerinde duruyor.

Küba halkının zorluklara karşı yaklaşımı

Küba halkı geçmişte daha büyük zorluklarla karşı karşıya kaldı. Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından çok uzun yıllar boyunca devam eden ve “özel dönem” olarak adlandırılan süreçte sorunlarına çözümler üretmeyi başardı. Küba’nın ayakta kalıp kalmayacağı uzun yıllar sıkça tartışılan bir konu olmuştu. ABD, Sovyetlerin ardından Küba’nın da çökeceğini düşünüyordu. Küba o dönem alışverişinin yaklaşık yüzde 80’ini Sovyetler Birliği ile yapıyordu. Sosyalist Blok’taki çözülmeyle gelirinin yaklaşık yüzde 35’ini bir anda kaybetti. Kıtlığı andıracak bir süreçle boğuşmayı ve onunla baş etmeyi başardı. Bu zorlu dönemden, halkın katıldığı tartışmalarla çözüm yolları üreterek kurtuldu. O dönem yapılan tartışmalara yaklaşık 5 milyon Kübalının katıldığı belirtiliyor.

ABD’den para desteği alan bir kişinin, on bin imza toplayarak rejimi değiştirmek istemesi de yine Küba tarihi açısından halkın önemli bir tepkisiyle karşılanmıştı. Küba Anayasası’nda milletvekillerinin; hükümet, bakanlıklar ve komitelerin imza sayısı on bini bulan sıradan vatandaşların talebi üzerine değiştirilebileceği ifadesi yer alıyor. Halk bu karşı devrimci çabayı on bin imzanın karşısında 8 milyon imza toplayarak savuşturmuştu. Bu kampanyanın ardından Küba Anayasası’na “Sosyalizm geri alınamaz, Küba kapitalizme geri dönmeyecektir” maddesi eklendi.

Küba, yaşadığımız dönemin zorlukları nedeniyle geçmişe göre daha farklı özellikler taşıyor olabilir. Tek kutuplu ve kudurmuş bir neo-liberal dünyada emperyalizm karşısında uzun yıllar ayakta kalıp kalamayacağı sorusuna cevap bulmak kolay değil. Fakat Küba devriminin zorluklara rağmen 61 yıl boyunca aldığı yolu, biriktirdiği tecrübeleri ve Küba halkının kendi devrimine sahip çıkma yürekliliğini ve zekasını hafife almamak gerekiyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.