NURHAK: SİZ HİÇ KATLEDİLEN YOLDAŞLARINIZIN NAAŞINDAKİ KURŞUN DELİKLERİNİ SAYMAYA ÇALIŞTINIZ MI?

0
204

Atilla Keskin

THKO’nun İstanbul ekibinin Florya’nın sırtlarında tuttuğu bir evde kalıyoruz. Son gün…

Artık şehirlerde işimiz bitmiş, hepimiz dağ ekibine katılmaya karar vermiştik. Cihan ve Tayfur motosikletle yola çıktılar. Erzurum’da buluşacağız ve ben onları dağ ekibinin yanına götüreceğim. İlişkileri bir tek ben biliyorum.

Saklandığımız evi terk etmeden arkadaşlarla radyodan haberleri dinliyoruz. Duyduklarımız bomba gibi düşüyor aramıza:

GÖLBAŞI’NDA ÇATIŞMA… SİNAN, KADİR, ALPARSLAN ÖLDÜRÜLMÜŞ… YALÇINER YARALI, HACI TONAK SAĞ ELE GEÇİRİLMİŞ…

Kendimizi acılara, ölümlere hazırlayarak yola çıkmıştık sözde…

Korkunç dağlanıyor gencecik yüreklerimiz. Konuşan yok, ağlayan da…

Gerçekten gördük mü o çiçeği Kadir? Buzullaşmış karların altında akan incecik bir su…Suyun kenarındaydı, anımsıyor musun? Karları delip çıkmış, anlatılması olanaksız güzellikte bir çiçek… Kırmızıya yakın, eflatun renkli bir çiçek… Öylesine narindi ki koparsak belki de cam gibi parçalanacaktı. Nasıl da şaşırmış, çocuklaşmıştık. Her bir yanımız bembeyaz kar. Gerçekten gördük mü o çiçeği Kadircan?

Keşke koparsak, koparıp tüfeklerimizin namlusuna taksaydık. Ama yapamadık… Romantikliğimizin “ti”ye alınmasından çekindik. Sadece ikimizin arasında bir sır, bir sevgi çiçeği olarak kaldı bu güzelim çiçek…

Doktor ağabeyim bize hep yardımcı olmuştu. Uzun kuyruklu bir Amerikan arabası var. Ankara’dan tanıdığımız “proleter şoför” arabayı kullanıyor. Alparslan’ı dağa getireceğim. Malatya’da bir dağ başında arabadan iniyoruz.

Kulağımın dibinde fısıldıyordun:
“Burası olduğundan eminsin değil mi Ato?”
“Eminim yoldaş. Memo dayının evi şu kayaların hemen dibindedir.”
Bir daha hiç soru sormuyorsun… Eve geldiğimizde küçük bir ışık vardı. Bizim geleceğimizi bildikleri için köpeklerini sanırım başka bir yere götürmüşler. Sessizce yaklaşıp kapıyı tıklatıyoruz. Memo dayı uyumamış, belli ki bizi bekliyor… Tüm ev halkı ayaklanıyor. Su ısıtanlar, çay demleyenler, yemek yapanlar. Sen utangaçça, “Zahmet etmenize gerek yoktu; inanın yolda yedik” diye onları ikna etmeye çalışıyorsun…

Günlerdir ikimiz de böyle deliksiz bir uyku uyumamıştık değil mi Alp? Altımızda tertemiz yataklar, etrafta nöbet tutan evin gençleri… Oysa sana kalsa evde hiç kalmadan yola çıkıp yoldaşların yanına, dağa gitmeliydik…

Biliyor musun Alp, ne El-Fetih kamplarında ne de Diyarbakır cezaevinde senin bir tek özel isteğin olduğunu duymamıştım. Çok sinirlenince bıyıklarını sıvazlamanın dışında ağzından kötü bir söz çıktığını da…

Fetih’de en çok seni götürürlerdi gece devriyelerine. Fetih’lilerin dediklerine göre en iyi savaşçılardan, en iyi nişancılardan birisi olmuştun. Hep seni anlatırlardı överek, sen ise sorduğumuzda gülümserdin sadece.

Sevgili Sinan; ne zaman seni düşünsem aklıma hep birlikte yaşadığımız hoş anılar geliyor. Şimdi sen bunları okuyunca, biliyorum alt dudağını hafifçe çarpıtıp gülerek, “Yahu Ato yazacak başka bir şey yok mu?” diye bana kızacaksın. Ama olsun, yaşadığımız güzellikleri, başkalarıyla paylaşmak bizim felsefemiz değil miydi?

ABD Dışişleri Bakanı’nın geleceğini duyunca, Esenboğa Havaalanı’na gelmiştik, ortalıkta dolaşıyoruz. Ara sıra bir uçağın inip kalktığı havaalanının kalabalık olmadığı yıllar. Yüz-yüz elli kişi ortalıkta dolaşıyoruz. Yolcu olmadığımız belli. Alana doldurulmuş “frukolar” (altmışlı yıllarda toplum polisine taktığımız ad) bir şey yapmadığımız için ses çıkarmıyorlar.

Biz böyle aylak aylak ortalıkta dolaşırken, aramıza birkaç öğrenci (!) daha karışıyor. Gençler, ama takım elbise, pardösü var üstlerinde. Sivil polis oldukları kabak gibi belli. İki kişi bir araya gelip konuşsa yaklaşıp dinlemeye çalışıyorlar.

Sevgili Sinan kulağımıza fısıldıyor: “Bu sivil polisleri rezil etmenin bir yolunu buldum.”

Biraz sonra Sinan’ın işaretiyle oyun başlıyor. Sayıları beş-altı olan sivil polislerin etrafında halka olup parmaklarımızla onları işaret ediyoruz. Frukolar da, sivil polisler de şaşırıp kalıyor. Ne yana dönseler kendilerine uzanmış parmakları gören sivil polisler biraz sonra ortalıktan kayboluyor. Biz ise onlar gidince kahkahalarla gülmeye başlıyoruz. Ama o gün, hevesimiz kursağımızda kaldı. Gelen giden olmadı, ya biz istihbaratı yanlış almıştık, ya da bizler alana dolunca Bakan’ı başka bir havaalanına indirmişlerdi.

Sevgili Sinan o kadar çok, o kadar çok güzel günleri paylaştık seninle. Evlerinize ilk geldiğim günü anımsıyor musun? Apartmanların arasında bahçe içinde eski kagir binayı görünce, “Eve bak bu kadar beton binanın arasında amma da direnmiş” dediğimde; “Direniriz Ato, direniriz, bizim ailenin yaşantısı hep direnmekle geçti. Gördüğün direnen ev de bizim evimiz” demiştin.

Cibo’nun mağarasının önündeyiz. Ben biraz sonra aranızdan ayrılıp Cihan’ı getirmek için İstanbul’a gideceğim. Hava soğuk ama güneşli. Mağaranın önüne çıkıp vedalaşırken Şirin’i ve oğlun Taylan’ı görmemi istemiştin. Ahmet Arif’in tüm şiirlerini ezbere bilirdin değil mi? Bağdaş kurup yoldaşlar etrafına toplanınca o güzelim sesinle okumaya başlamıştın:

Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretin nazlıdır Ankara…

Gelemedim yanınıza. Şimdi elimde lanet gazete vücudundaki kurşun deliklerini saymaya çalışıyorum.

Yeter, daha fazla yazmayı yüreğim kaldırmıyor. Ne lanetli bir aydır bu Mayıs ayı benim için…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.