Özgürlüğün peşinde bir yaşam, Rosa Luxemburg: Vardım, varım, var olacağım!

0
497

Esra Yalçın

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 15 Ocak 1919’da Alman hükümeti tarafından katledildi. Ölümlerinin 102’nci yıl dönümünde Rosa Luxemburg’un yaşamını, sosyalist düşünceye katkılarını hatırlayalım ve onun vesilesiyle kadın kimliğinin sınıf mücadelesindeki öneminin altını bir kez daha çizelim istedim.

Rosa Luxemburg 5 Mart 1871 tarihinde Polonya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Rosa’nın dünyaya geldiği yıllar; Paris Komünü’nün yıldızının parladığı yıllardı. Birçok Avrupa ülkesinde işçi örgütleri gelecekte kurmayı planladıkları özgürlükçü, demokratik, barışçı, sosyalist bir devlet hayali etrafında örgütleniyor ve gelişiyorlardı.

“Ceza talep ediyorum,

Bugün tok olanlara, sefa sürenlere,

Milyonların ekmeğini hangi acılarla kazandığını

Bilmeyenlere, hissetmeyenlere…”

Rosa’nın okul yıllarında kaleme aldığı yukarıdaki dizeler; yaşamı kavrayış biçimini, çok genç yaşlarından itibaren üzerinde hissettiği toplumsal sorumluluğu görmemize ve genç Rosa’yı anlamamıza vesile oluyor, mücadele dolu geçecek bir yaşamın ipuçlarını barındırıyor.

Nitekim de çok genç yaşlarda Çarlık Rusya’sının işgali altındaki ülkesinin kurtuluş mücadelesi için gençlik örgütlerinde faaliyetler yürütmeye başladı Rosa ve bu sebeple tutuklanma tehlikesiyle karşılaşınca 1889 yılının ilkbaharında ülkesinden ayrılarak Zürch’e yerleşmek zorunda kaldı. Politik iltica yolu onun için kolay olmasa da kadın olarak özgürlüğe atmış olduğu önemli bir adım oluyordu bu yolculuk. Polonya’da o yıllarda kadınlar üniversiteye alınmıyorlardı. Rosa Luxemburg iltica ettiği Zürich’te felsefe eğitimine başladı, ülkesinde devam edemediği örgüt ve dergi faaliyetlerine, o dönem Zürich’te bulunan sürgün devrimcilerle birlikte devam etti.

Mücadele ile dolu yaşamında Rosa’nın yolu defalarca cezaevinden geçti. 1904’teki ilk tutuklanması ise İmparator’a hakarettendi.

Rosa Luxemburg sosyal demokrasi açısından ulus ve enternasyonalizm ilişkisinin nasıl değerlendirilip çözülmesi gerektiği, sosyalizmde ulusu ve ulus devletleri nelerin beklediği ve milliyetçiliğin halkların özgürlüğüne ve barışa verdiği zararlar hakkında çokça fikir yürüttü. Milliyetçiler tarafından kullanılan ve ulusun sosyo-politik bir birlik olduğunu içeren yaygın teze ve ulus devletin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının en ideal çözümü olarak yüceltilmesine karşı çıkıyordu. O hem zamanın koşullarından ve sınıflardan bağımsız ulusal hedefleri, hem de ulusal sorunların sınıfları dikkate almayan çözümlerini gerçeklikten uzak olarak değerlendiriyordu.

Almanya’da çalışma yürüttüğü Sosyal Demokrat Parti’den milletvekilleri, zamanın milliyetçi dalgasına kapılıp savaş kredileri oylamasında olumlu bir tavır aldığında, birkaç partili yoldaşıyla birlikte bu duruma karşı çıktı. Ülkelerinin kendi burjuvazisini destekleme politikasını reddetti ve askere giden gençlere “silahlarınızı kendi burjuvalarınıza çevirin” çağrısında bulundu. 

Rosa Luxemburg 1. Dünya Savaşı’nın neden olduğu korkunç yıkımları “Enkaz” başlıklı yazısında şöyle ifade ediyordu: “Şu anki dünya savaşının ezici etkisi, geniş topraklarda ve denizlerde enkazdan başka hiçbir şey bırakmıyor. Şehir ve köy enkazları, yerle bir edilmiş istihkamların enkazları, dev savaş gemisi ve torpido botlarının enkazları… Bunların arasında ise, paramparça edilmiş insan bedenleri, korkunç bir şekilde ölmüş at ve köpek leşleri ve açlıktan veya yanarak can veren hayvanlar […] Dünya savaşının yaydığı şiddet ve derin etki şimdiye değin yaşanan her şeyin ötesine geçiyor. Hiçbir zaman bu kadar çok halk, ülke ve bölge savaş alevlerine sarılmamış, hiçbir zaman bu kadar dev boyutlarda teknik araçlar imhanın hizmetine sunulmamış, hiçbir zaman maddi kültürün böylesine zengin defineleri cehennem fırtınaların maruz kalmamıştı. Modern kapitalizm, bu dünya kasırgasında şeytani zafer şarkısını çığırıyor: yalnızca kapitalizm, birkaç on yılda muazzam zenginlikleri ve kültür eserlerini meydana getirip bunları birkaç ay içerisinde alçakça araçlarla bir enkaza dönüştürme becerisine sahip. Yalnızca kapitalizm, insanı ülke, deniz ve havaların krallığına, gülümseyen yarı-tanrılığına, tüm doğa güçlerinin hükümdarlığına yükseltip sonra ona kendi ihtişamının enkazı altında, kendisinin neden olduğu azaplar içerisinde bir dilenci gibi sefilce can çekiştirebilir.”

Almanya Sosyal Demokrat Partisi’yle birçok meselede karşı karşıya gelen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 5 Ağustos 1914’te partiden ayrılarak Internationale grubunu kurdular. 1 Ocak 1916’da grubun adı Spartaküs Birliği olarak değiştirildi ve 1918 Kasım’ında hapisten çıktıktan sonra da örgütlenme faaliyetlerine devam eden Rosa ve Liebknecht Alman Komünist Parti’sini kurdular.

Düzene karşı bir tehdit oluşturan Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 15 Ocak 1919’da, Freicrops adı verilen daha sonra Hitler’in birliklerine katılacak olan Alman Devleti’nin silahlı birlikleri tarafından öldürüldü.

Rosa yaşadığı dönemde düzene karşı bir tehditti, çünkü hayal ettiği barış dolu, adil, özgür bir dünya ancak mevcut sömürü düzeninin alaşağı edilmesiyle kurulabilirdi. Hayatı boyunca da savunduğu bu yaşamın mücadelesini verdi.

Biz kadınlar da düzen için tehdit oluşturuyoruz, özellikle de özgür bir dünya düşü kuran kadınlar. Yaşamın hemen her alanında sömürülürken yasalarla ve toplumsal baskı aracılığıyla da sürekli ehlileştirilmek istenmemiz bundan olsa gerek. Her geçen gün daha çok öfke birikiyor içimizde. Ancak biriktirdiğimiz bu öfkeyi, kadına has yaratıcı özelliklerimizle sentezleyip; insanlık mücadelesiyle birleştirdiğimizde mükemmel birer yaşam deneyimi ortaya çıkabiliyor. Rosa Luxemburg yaşamıyla, kadınların kaderlerini kendi eline alma gücü kadar, dünyayı yeniden kurma potansiyelini de içinde barındırdığının en iyi örneklerinden birini sunuyor bize. Kadınlara ithafen yazılan bir şarkının şu sözlerini hatırlatıyor: “Tarih yazar, figüran olmaz.”

Rosa’nın basılan son satırları ise şöyle: “‘Berlin’de düzen hüküm sürüyor!’ Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin ‘düzeniniz’. Devrim daha yarın olmadan, ‘zincir şakırtıları içinde doğrulacaktır!’ ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri içinde şunu bildirecektir: ‘Vardım, varım, var olacağım!’”

Rosa Luxemburg bu satırları yazdığında, öldürülme tehlikesinin farkında olduğu söylenir. Yine de büyük bir coşkuyla yazılan bu satırlar dünya devrim tarihine büyük bir miras olarak kaldı. Ve onun tutkuyla bağlı olduğu devrim bugün hala “Vardım, varım, var olacağım!” diye haykırmaya devam ediyor.

Kaynak:

  1. https://ekmekvegul.net/bellek/gunun-bellegi-devrimin-kizil-gulu-rosa-luxemburg
  2. Annelies Laschitza, Her şeye Rağmen Tutkuyla Yaşamak, Yordam Kitap, çev: Levent Bakaç, Ekim 2010, İstanbul 
  3. Olur olmaz, Bandista

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.